0.
Yalan yok, bu aralar çok televizyon izliyorum. Bilgisayarda falan iş yaparken arkada boş bir şeyler dinlemek hoşuma gidiyor.
Sesler, ışıklar ve hareketler bana hayatın akıp gittiğini, hem hareketli bir şekilde hem filmlerdeki ve dizilerdeki gibi hayallerle hem de renklerle ve ışıklarla birlikte akıp gittiğini hatırlatıyor. İş yaparken de bilgisayarda oyalanırken de hayatın böyle akıp gittiğini anımsamak hoşuma gidiyor.
Çünkü buna hepimizin ihtiyacı var.
1.
Hayatın akıp gittiğini anımsamanın en önemli müsebbibi öte dünyanın var olmadığını iliklerimize dek hissetmek. Mitolojik kültürlerin hayatın her anında karşımıza çıktığı bu yıllarda, bu kalıntıları hayatımızdan söküp atmak için yöntemler geliştirmek gerekiyor. Boş beleş televizyon izlemek benim için bunlardan biri. Ben evde otururken birilerinin yunuslarla beraber daldığını, romanını bitirdiğini, kaliteli bisikletler aldığını falan görmek, evde oturdukça bunları yapmak için ikinci bir şansa sahip olmayacağımı, cennete gitsem bile (ki teklifi aldım) bunları yapamayacağımı tak tak tak kafama kakıyor.
Tüm bu boş beleş televizyonun bana öğrettiği diğer bir şey, ahlakçı ve özgürlükçü siyasette ısrarcı olmanın bu dünyada daha da zorlaştığı.
Hâliyle acele etmemiz lazım.
2.
Elbette tüm bunları bana düşündüren, size düşündürecek olan tek şey televizyon programları değil. Bizleri saran bir sürü şeyin düşük kaliteli ve saçma sapan olması bunun en büyük nedenlerinden biri. Benim için televizyon, belki sizin için Atari, anlamsız arkadaşlıklar, sosyal medya falandır.
Tüm bu müptelalıkların dini bir içeriğinin olması, ibadet eder gibi bir şekilde bu saçmalıklara bağlanmamız konunun aynı insani zaafın karşılığı olduğunu anlatıyor bana. Öte dünyanın verdiği rahatlık ve gevşeklik, bundan sonra ne olabileceğine dair o ukala bilmişlik duygusunun, tüm bu saçmalıkların altında, az da olsa, yer aldığına inanıyorum. Ama iyimserim.
Çünkü içkin bir öte dünya varmış gibi yaşamanın ve bu da yetmezmiş gibi özgürlükçü siyaset ahlakından uzaklaştığımızı günbegün anımsamanın, buna her gün sürekli maruz kalmanın diğer bir adı öfkeyi bilemektir.
3.
Modern dünyanın zehrine karşı dimdik durabilmenin devrimci bir adım olduğunu inkâr edecek değilim. İster “düşmanını tanı” deyin, ister konformizme bir direniş, yeni dünyada yeni stratejiler geliştirmek gerektiğinin apaçık bir ispatı bu. Zira bu stratejileri geliştirdikçe Netflix’ten bile devrimci çıkarmak mümkün olacak.
Öyle ya da böyle, tüm bunların ardında nesillerdir dile getirilen bir şikâyet var: Devrimcilerin halktan kopması. Eh, günümüzde halk sosyal medyada ve saçma sapan dizilerde kendini buluyorsa devrimcilerin de kendilerini bunlara aşina etmesi gerekecek. Halkı anlamanın yolu dizilerden, komikli X hesaplarından geçse bile, eğer bu halkı bu kadar seviyorsanız bu yolları arşınlamak gerekecek. Bu manasız diziler halkı sevmenin bir kriteri, halka yakınlaşmanın bir yolu, halkı anlamanın bir aracı, devrime giden yolun da bir haritası olacak. Bu yol haritası da öte dünya var olmadığından devrimi buralarda yapmak gerektiğini izah edecek.
“Dizilerle ve X takibiyle halkı anlamaya çalışmak da halktan kopmanın bir ibaresidir” diyeceksiniz. Doğru. Fakat dizilerden koptukça halktan daha da kopmanın senedini imzalamış olacağız. Halktan madem kopmuşuz, daha da kopacağımıza aradaki farkı kapatmanın zamanı gelmiş. Dizilerle bunu yaparken hem devrimi iteleyecek hem de öte dünya mitolojilerinin zehirlerinden de kendimizi kurtarabileceğiz. Çok mu iyimserim?
Ne de olsa ayyaş ve kavgacı bir adamdan Marx çıkabilmiş. Kim bilir belki de Erşan Kuneri fanlarından da devrimci çıkarabiliriz.
{fold içindeki imge: No Hard Feelings (2023) adlı filmin tanıtım afişinden ayrıntı, kaynak: IMDb}