TED konuşmaları ilk çıktığında beğeniyle izleyenlerden biriydim. Zamanla bu konuşmalara egemen olan iki üç öğeyi tespit edebilir oldum. Öncelikle ilgi çekici, zamanın ruhuna uygun, pek de radikal olmayan bir başlık lazımdı konuşmalar için. Sonrasında konuşmacının da ünlü ve popüler olması gerekliydi. Dahası sunumların kendisi de neredeyse kusursuzdu: Üzerlerinde oldukça çalışılmış olduğu apaçıktı. Neredeyse bütün konuşmacılar meselelerini tutulmadan, duraklamadan anlatıyordu. Her şey profesyonelceydi, izlemesi de bedavaydı; hatta birçok konuşmanın Türkçe altyazısı da vardı.
Fakat TED’i terk etmem fazla zaman almadı. Bu ayrılığın ilk sebeplerinden biri, Batı entelektüel dünyasını yıllardır işgal etmiş olan mikro-tarihçilik, aşırı uzmanlaşma ve daracık konulara eğilme hastalığıydı. Akademik açıdan anlaşılır ve belki de arzu edilir bir şey bu. Hemen her araştırma sahası artık çok geniş ve sonu gelmez bir derinlikte. Aklı başında bir insanın yapabileceği tek şey artık, daracık bir oyun alanı tespit edip orada mümkün olduğunca derinlemesine çalışmak. Hayatlarını daracık konulara adayan araştırmacılar sayesinde medeniyet ilerledi, bilgi hazinemiz inanılmaz derecede arttı. Balinaların ürettiği, parfümeride falan kullanılan yağın tarihini anlatan kitaplardan tutun da Silikon Vadi’sindeki çalışma kültürünün dinsel öğeler taşıdığını çözümleyen kitaplara dek artık her konuda derinlemesine bilgi üretiyoruz. Bazen de bunlar basitleştirilip, profesyonelce sunulup TED konuşması hâline getiriliyor. Neoliberal, postkapitalist bilgi ekonomisinin en entelektüel boyutlarından biri de bu. Derinlemesine bilgi üret, sonra bunu gerek endüstriyel piyasaya gerekse halka –sıradan, okumuş halka– pazarla.
Bu saçmalığın sonuçlarını gitgide daha net görüyoruz. Örneğin akademik dergilerde hakemlik süreçleri artık ciddi sorunlar yaşıyor, çünkü hakem bulmak neredeyse imkânsızlaşmış.1 Derinlemesine konuları irdeleyen makaleler için, benzer uzmanlığa ve konu hâkimiyetine sahip hakem bulunamıyor. Dahası, konunun uzmanından çok “meseleyi popülerleştirenler” entelektüel ilgiye mazhar oluyor. Hatta Chomsky ve Žižek de bunlardan bazıları. Zira dilbilimdeki Chomsky hiyerarşisinin, örneğin programlama dillerine olan etkisi üzerine düşünmek, Chomsky’nin Filistin meselesi üzerine anlattıklarını dinlemek kadar heyecanlı ya da eğlenceli değil çoğu insan için.
Bu sıradan sorunların en büyük zararını bilhassa pandemi gibi küresel ve zor bir sorunu çözmeye çalışırken gördük. Çünkü derinleşmiş bilgiye mazhar olanların çoğu, yatay veya engin veyahut kapsamlı ve hatta küresel bilgiye sahip değildi. Örneğin popülasyon dinamikleri uzmanlarının insan ve kitle psikolojisi üzerine kapsamlı bir yetkinliği yoktu. Keza ekonomistler mikrobun mutasyon kuvvetini ve etkisini öngöremiyordu.
Bu, uzmanlaşmanın makul ve tahmin edilebilir bir bedeli, buna şüphe yok. Fakat bununla beraber kapsamlı bilgimiz azalır oldu. Dünyayı okumak, anlamak ve yorumlamak, bunlarla beraber geleceği inşa etme çabası artık zayıfladı. Bu insanüstü mücadelenin yerini artık “19. yüzyıl mahalle kitapçılarının günümüze etkisi”ni araştırmak aldı. Detaya yoğunlaşa yoğunlaşa asıl meseleyi unuttuk. Derine dala dala denizin engin manzarasını seyretmez olduk.
Şimdi önümüzde iki büyük sorun var. Birincisi artık dünyayı kavramakta zorlanmamız. İnternet ahlakını yok sayarak iletişim kurmaya çalışmaktan tutun da enflasyon ve faiz arasındaki ilişkiyi hazmetmeye dek türlü türlü örnek verilebilir. Toplumcak, dünyacak, artık anlayamıyoruz. Bunun devamında, ikinci ve belki de daha büyük sorun da halo etkisi. Bir işi iyi becerenin alakasız başka bir işi de iyi becereceğine dair inancımız. Sosyoloji profesörünün iyi bir politikacı olabileceğini düşünmekten tutun da sporcunun “zeki ve ahlaklı” olacağını beklemeye dek, bunun sayısız örneği var.
Dolayısıyla TED konuşmaları kültürü bizleri hazmı kolay ama bağlamdan kopuk, bir yandan da ustaca hazırlanmış bilgi kırıntılarıyla besledi ve sonunda bilginin kendisiyle olan ilişkimizi, entelektüel merakı ve çabayı unuttuk. Marx’ın ta 1845’te gördüğünü hâlâ göremez olduk.2 Dünyayı yorumlamaya çalışırken, değiştirmeyi unuttuk. Yorumlamadan değiştirmenin namümkünatını, değişikliğe yol açmayan yorumlamanın da boş ve saçma bir çaba olduğunu unuttuk.
Dünyayı ve hayatı yorumlamanın sırrını ben hâlâ eski dönem düşünürlerde buluyorum. Öğrenciyken merakla okuduğumuz klasiklerden tutun da Kıta felsefesinin temel taşlarına kadar, hâlâ öğrenecek ne çok şey var! Çünkü o düşünürler tümevarımcı değildi belki.3 Tümdengelimciydi. Dünyayı anlamanın her şeyin ilk koşulu olduğunu düşünüyorlardı.
Geçmiş zaman, Edinburgh’da bir konferansta zamanın büyük Humeistlerinden birini dinlerken, beklenmedik şekilde elektrik kesildi. Akabinde hemen salonda esprili fısıltılar yükseldi: “Hume karşıtlarının yapamayacağı yok”tu, çünkü.
Oysaki “dogmatik uyku”larından uyandıklarına şükretmeliymişiz. Günümüzün dogmatik uykusundan kitleleri uyandırmaya Hume’un da gücü yetmeyecek anlaşılan.
{fold içindeki imge: David Hume, illüstrasyon: Manifold, 2022}1. Profesyonel felsefecilere hitap eden bir blog olan Daily Nous bu meseleyi epeydir irdeliyor:
“A Little Rough Data About Journal Refereeing in Philosophy”
“How to Fix the Referee Crisis in Professional Philosophy”
2. “Filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumlamışlardır; oysa sorun onu değiştirmektir.”, Karl Marx, Feuerbach Üzerine Tezler (11. tez).
3. Meraklısı zaten Hume’dan okuyacaktır: David Hume (1739), A Treatise of Human Nature. David Hume (1748), An Enquiry Concerning Human Understanding.