0.
Erken İslam tarihine dair ne zaman bir şeyler karıştırsam, tarihi kazananların yazdığına daha da kani oluyorum.0 Örneğin, o yıllara dair bilgilerimizin neredeyse hiçbirinin kaynağı o devirlerde yaşayan Arap yazar veya tarihçiler değil. O tarihlerde barbar Avrupa kavimlerinin neredeyse her adımını anlatan ve o devirlerde yazılmış tarihçeler varken, aynı şeyi erken Arap-İslam tarihi için söylemek namümkün. İslam, demek ki, tarihini kazandıkça, kazandıktan sonra yazmış.
Keza, aha bu cumhuriyetin tarihini saray şakşakçılarından da dinlemek mümkün, yazarı sürgünde olan Yanlış Cumhuriyet’ten okumak da.1
1.
İdeolojisiz siyasetin en net okuması da tarihi kazananların yazdığı gerçeği üzerinden yapılabilir; bunda hemfikiriz. Çünkü tarih yazmanın en önemli adımı bir önceki tarihi unutturmaktır. Sosyal medya devrinde bunun yeni bir adı var: dezenformasyon. Ya da alternatif hakikatler.
Siyasi tarih yokmuş gibi bir siyaset kurma çabası tam da sosyal medyadan öğrendiğimiz bir tantana. Erken İslam tarihi aksine, bugün yazılan çok tarih var, bunu yapan çok tarihçi var. Ama artık tarihi anımsayan ve anımsatan bir siyaset yok.
Tarihçi olalım, materyalist diyalektikle tarihi okuyalım demiyorum. Zira, aynayı kendime tutayım, kendi siyasi pozisyonumu hiçbir zaman tarihçilik üzerinden konumlandırmadım. Harıl harıl Bolşevik devrimini, onun öncesini ve sonrasını okumayı bugünün siyaseti açısından faydalı görmemiştim.2 Çünkü anakronik nedensellik kurma hülyasını beyhude görüyordum. Hatta marifetmiş gibi Lenin, Makhno veya Malatesta okuyarak, hatta bunların tefsirini yaparak bugünü anlamaya çalışmanın nafile olduğuna inanagelmiştim.
Bugün artık bu pozisyonumun rötuşlanması gerektiğini düşünüyorum. Zira dezenformasyonun birinci şartlarından biri tarihten kopmakmış. Bu kusuru düzeltmek de çözüme doğru ilk adım. Kastım sadece tarih okumak ve tartışmak değil, dikkatli bir şekilde çoğulcu bir tarih okuması yapmaktır. Marksizme sıkışmayarak, Leninizm ve Troçkizmden başka bir şey yokmuş gibi nedensellik arayarak tarih okumaktansa, tarihi analitik ve detaylı okumak gerekiyor. Bunun için bizi zorlayan da dezenformasyon ve hatta mizenformasyon. Yani bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde internet ve sosyal mecra zemininde hakikati değiştirmeye çalışmak. İnternet vasıtasıyla toplu yalan, diğer bir deyişle.
2.
Nedenselliği tersten kurmak da mümkün. Günümüz siyasetinin tarihi yok sayarak ideolojisiz politika üretme çabası doğrudan mizenformasyona yol açıyor. Bunu Brexit kampanyasına yapılan yapay zekâ temelli manipülasyonda da Trump’ın ilk seçildiği seçimlerde de gördük. Tarih unutuldukça yeni tarih yazmak kolaylaştı. Bu kolaylığı sağlayan da sosyal medya denen bok çukuru.
Bu çaresizliği görmek de önemli. Tarih unutuldukça, yeni bir medya ve bilgi alma düzeneği oluştukça bu kolaylaşıyor. Söylemesi ayıp Žižek de benzer bir bağ kuruyor; geleneksel medyaya yönelik güven eksikliğinin vatandaş medyası saçmalığıyla birleşmesinin bunda büyük payı olduğu da açık. Fakat ben yine de bugünün siyasetinin tarihi ihmal etmesinin bunun en büyük müsebbibi olduğunu düşünüyorum.
Bu teze kanıt bulmak kolay. Britanya İşçi Partisi’nin kendi tarihi yokmuş gibi merkez sağa kaymasından tutun da tarihteki başarılarını bir masalmışçasına hayalperestçe gören Türk solu da gani gani anekdotal kanıt sunuyor.3 Çünkü yavaş yavaş siyasi tarih bir mitolojiye dönüştürüldü. Çok değil 60’lardaki sıçramayı unuttuğumuz yetmiyormuş gibi, bunu artık bir masal gibi okumaya başladık. Tarihi yazmalarını beklemedik, kaybettiğimizi kabul edip onların tarihini de biz yazdık. Mizenformasyona da dezenformasyona da adım adım yol açtık.
Tarihi unuttukça mizenformasyonun da dezenformasyonun da yarattığı tahribatı artırdık. Bu tahribattan da en çok biz zarar gördük.
3.
Bunun çözümü işi gücü bırakıp siyasi tarihi hatırlamak ve hatırlatmak değil. Ama dezenformasyonu ezmeye çalışmadan önce, hangi materyal koşulların buna yol açtığını irdelemek bizlerin bundaki payını düşünmek gerçekçi ilk adımdır. Yoksa farkındayım, hırsızın hiç mi suçu yok diyeceksiniz.
İşin beni hâlâ şaşırtan yönü un varken, şeker varken helva yapamamamız. Zira kendi siyasi tarihimizde merak uyandıracak, üzerine gani gani düşünülecek, entelektüel merak yaratacak sayısız “malzeme” varken hâlâ siyasi bir perspektifle bunları incelememek sorunun en önemli kaynaklarından biri. Hatta, ironik olacak, bu vazifeyi YouTuber’lara bırakmak da meselenin paradoksu belki de.
Diğer bir deyişle, ben hâlâ özgürlükçü siyasetin Tanzimat’ı, 12 Eylül’ü, Amerikan anayasasını, Kuzey İrlanda meselesini heyecanla ve yeni yeni perspektiflerle tartışmasını istiyorum, sadece Lenin’in yolculuklarını değil. Ben hâlâ özgürlükçü siyasetin Tuz Yürüyüşü’nden, Danimarka’nın İkinci Dünya Savaşı’ndaki direnişinden vazife çıkarmasını istiyorum.
Bu tarih ihmal edilince ve tarih tartışmanın heyecanı unutulunca neler olduğunu gördük çünkü.
{fold içindeki imge: Toby Haynes’in Brexit: The Uncivil War (2019) adlı filminin tanıtım afişinden detay, kaynak: IMDb}0. Seçimlerde de kimin oy verdiği değil, oyları kimin saydığı önemlidir. Çok değil 24 yıl önce falan, yüzde 30 küsur oy alan bir parti yüzde 60 civarında sandalya kazanmıştı.
1. Sevan Nişanyan, Yanlış Cumhuriyet (İstanbul: Propaganda Yayınları, 2013).
2. Duy Gün Zileli, duy!
3. Emek Partisi’nin [Labour Party] neden İşçi Partisi olarak Türkçeleştirildiğini hâlâ anlamış değilim.