“Hata Yapılabilir”
Telefonu kapattım ve bir liste yaptım hemen: Atılacaklar, verilecekler, satılacaklar, depolanacaklar ve yanımda götürülecekler. Evdeki tüm eşyaya bu gözle bakıp, hepsini tek tek etiketlemeliydim. Ertesi gün işten dönerken nalbura uğrayıp bolca karton kutu ve koli bandı aldım. Benim için bardağı taşıran, çatıdan akıp yastığıma düşen o son damla olmuştu. Sorunun kısa sürede çözülemeyeceği gün gibi ortadaydı. Adada geçireceğim zaman zarfında aklımın eve takılı kalmasındansa her şeyi kapatıp gitmek, dönünce de yeni bir eve çıkmak yapılacak en mantıklı hareket gibiydi. Bu kararı gidişime birkaç hafta kala, yine bir yılbaşı arifesinde alışımsa hiç beklenmedik bir durum değildi. Hatta böyle olmasa tuhaf olurdu!
İstanbul’daki son günlerim gündüz işyerinde gece de evde süren hummalı bir düzenleme faaliyetiyle geçti. Gideceğim için yapmam gereken evrak prosedürüne faturaların kapatılması da eklenince durum daha da içinden çıkılamaz bir hâl aldı. Yine de ailemin ve arkadaşlarımın desteğiyle tek parça olarak şehirden ayrılmayı becerebildim. Tek parça dedimse, artık neredeyse uzvum sayılabilecek valizlerle birlikte elbette. İstanbul’daki 21 yıllık serüvenimin özeti 6,9 metreküplük bir konteyner ile birkaç kutudan ibaretti artık.
Bomboş evde, kalan kutulardan birinin üzerine oturup Melike’yi aradım: “Haydi gel” dedim; “Gel, beni al”. Yerinden kalkmayan kara valiz gözlerini dikmiş bana bakıyor, zaman adeta geçmek bilmiyordu beklerken. Oysaki hızla gelmişti Melike. Kapıyı açar açmaz onu uyardım, “Göreceklerin sakın seni korkutmasın, bir bir bırakacağız hepsini” diye. Önce arabayı doldurduk valiz ve kutularla. Sonra esnafla vedalaştım ve ilk durağımız Tayfun’a uğradık. Birkaç parça eşya bırakıp, ondan boş bir valiz aldım. Oradan postaneye gittik. Melike arabayı park etti; İzmir’e gidecek kutuları postaneye taşırken Esen’le karşılaştık. Sarılamadan, hızla selamlaştık. Koliler koluma yapışmış gibiydi. Günlerdir merdiven inip çıkmaktan ve eşya taşımaktan her yanım ağrıyordu. Kargo için epey sıra beklememiz gerekti. Bir köşeye oturup etrafa boş boş bakarken, Melike elinde sıcacık bir kahve ve kekle yanımda belirdi. İşin aslı, o gün ihtiyacım olan ne varsa ben söylemeden Melike bulup getirdi. İzmir’e gidecek kutuları gönderdikten sonra anahtarı teslim etmek için kiliseye uğradım. Sonra da birlikte karşıya geçtik. Eve varır varmaz ben duşa girdim. Çıktığımda yemek hazırdı. Ağzıma bir şeyler atıp, taksiye atladığım gibi Nişantaşı’na gittim. Saat tam altıda Deniz Hanım’ın karşısına, yolculuk öncesi son kafa ayarı için oturdum. O geceyi Melike’de, son geceyi de Gülsüm’de geçirdim. Valizi hafifletebilmek için birkaç parçayı da Gülsüm’e bıraktığımı artık yazmama gerek yok sanırım.
Kim bilir belki de her gittiğim yerde birkaç parça eşya bırakmasam, eve dönüş yolunu bulamamaktan korkuyordum. İşin ilginci, benim sonum da Hansel ile Gretel’inkinden farklı olmadı; türlü sebepten şehre dönüş yolunu bulamadım. Kendimi nedense sürekli merkezinde hissettiğim yeryüzü yerleşememe şenlikleriyse tüm hızıyla sürüyor.
Adadan geleli bir yıl oldu; beşinci durak ya da ikinci taşınma gerçekleşti. Artık gözlerimi kapatınca sahip olduğum ve dahi ödünç aldığım tüm valizler bagaj taşıma bandında dönüp duruyor. Hâl böyleyken, üşenmedim, doğduğum evden başlayarak yaşadığım tüm adresleri Google Haritalar’da işaretledim. Bu arada sokak görünüşlerinden de yapıların son durumlarını kontrol etmeyi ihmal etmedim. Şişli’deki iki apartman kentsel dönüşümle uçmuş. Selanik’teki yurdun da içi epey yenilenmiş. İşaretleri sırasıyla birleştirince, İzmir’den başlayıp on yedi farklı mekânda duraklayan ve yine İzmir’e varan bir 8 çizdiğim anlaşılıyor. İşin içine geliş gidişler de katılınca şekil biraz değişiyor tabii. Elvan haklı belki de; bumerang gibiyim! “Millette ne arkadaşlar var, yurtdışına yerleşip arkadaşlarını da yanlarına aldırıyorlar. Biz seni gönderiyoruz, gönderiyoruz, sürekli geri geliyorsun. Ne yapalım, bize de arkadaşın böylesi denk geldi” diye az hayıflanmadı İzmir’e dönüşümü duyduğunda.
İlerleyen günlerde bu haritaya çalıştığım işyerlerini, okuduğum okulları ve günlük rotalarla yaşadığım evlerin planlarını da eklemeyi düşünüyorum. Harita esas işte o zaman bir şeyler söylemeye başlar. İstiflenmiş hâli 10 metreküpü aşmayacak eşya ise, üçü Türkiye’de olan toplam dört ayrı şehre dağılmış, kuşbakışı 12.806 kilometrekarelik bir yedigenin içerisinde. Hareket ettikçe anladım ki, büyüklükleri 15 ile 150 metrekare arasında seyreden bu mekânları benim için ev yapan olmazsa olmaz bazı nesneler var. Mektup ve masanın bu konudaki önemine iki ayrı yazıda değinmiştim. Diğer ev kurucularıysa yazıcı, masa kalemtıraşı, mandal (çamaşır makinesi olmayabilir ama mandalsız olmuyor), omlet tavası, parmak arası terlik, bazı kitap ve sözlükler, kahve kokusu, ütü… Liste böyle devam ediyor; yeni yerde geçirilecek zamana göre ihtiyaçlar değişiyor elbette. Mesela saç kurutma makinesi eskiden valize ilk giren şeyken artık liste dışı. Bu nesnelerin valize sığabilmek dışında ortak bir özelliği de yok sanırım. Gerçi hepsini yanımda taşıdığım söylenemez. Kimini gittiğim yerden alırım, kimini de sürekli yanımda taşırım. Kısacası, 10 metreküplük eşyanın da kendi içerisinde tekrarı var; örneğin aynı masa kalemtıraşından bir tane adada, bir tane depoda, bir tane de yanımda var. O yüzden bir gün tüm malzemeyi yeniden bir araya toplamayı başarmak neye yarar onu da pek bilmiyorum. Zaten içimden bir ses sinsi sinsi “Bırak” diyor; “Bırak, dağınık kalsın!”

