Herkesin Konuştuğu Bir Dünyada Dinlemek

17-19 Mayıs arasında Venedik Bienali Mimarlık Sergisi’nin basın ön açılışına katıldım. Öncelikle, yıllar önce geçirdiğim kısacık zaman diliminde kalbimin bir köşesini bıraktığım bu rutubetli şehri1 yeniden ziyaret etmeme ve Venedik Bienali Türkiye Pavyonu üzerine düşünüp bu metni yazmama vesile olan kurum ve kişilere teşekkür ederim. Venedik Bienali Türkiye Pavyonu, İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından, TC Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın desteğiyle, TC Dışişleri Bakanlığı’nın himayesinde düzenleniyor. Mimarlık Sergisi’nin gerçekleştiği bu yılki pavyonun eş sponsorları Schüco Türkiye ve VitrA. Türk Hava Yolları, Türkiye Pavyonu’nu havayolu partneri olarak destekliyor. 20 Mayıs’ta resmen açılan sergi, 26 Kasım’a kadar sürecek.

Bu yılki Türkiye Pavyonu’nun küratörleri SO?’nun kurucuları Sevince Bayrak ve Oral Göktaş’ın üretimlerini uzun zamandır merak ve heyecanla takip ediyorum. Hemen her seferinde bir mekânın ötesinde, üzerinde durdukları zeminin ziyadesiyle farkında olarak, yeni bir sorgulama ve tartışma ortamı yarattıklarını düşünüyorum. Türkiye Pavyonu’nda sergilenen Hayalet Hikâyeleri: Mimarlığın Çuval Teorisi’nin de benzer bir üretim çizgisinde olduğunu söylemeliyim. Üstelik bu kez, üretim sürecinde ülkemizde yaşanan “zemin kayması”na rağmen çoklu bir farkındalık zemini yakalamayı da başarıyorlar.

Hayalet Hikâyeleri: Mimarlığın Çuval Teorisi, ilhamını Elizabeth Fisher’ın Woman’s Creation adlı çalışmasında anlattığı “Evrimin Çuval Teorisi”nden alıyor. İnsanlığa ait ilk kültürel gerecin bir av aleti değil de doldurulacak bir nesne olabileceğini söyleyen Fisher’ın bu teorisi insanlık hikâyesine farklı bir bakış sunuyor. Ursula Le Guin, Fisher’ın çuval teorisini kurguya uyarlayarak, anlatıyı sopalardan, mızraklardan, kılıçlardan ya da beynimizi göçerten o uzun ve sert şeylerden bugüne kadar hakkında pek de bir şey bilmediğimiz o içine bir şeyler konan kapsayıcı nesneye çeviriyor. Mazrufun zarfını dinlemeye ve yeni bir hikâyeye çağırıyor bizi… Le Guin’in yeni hikâyesinde kahramanın yerini “sıradan olan” alıyor.2 Sevince ile Oral, hikâyeyi Le Guin’in getirdiği yerden alarak mimarlığa uyarlayıp şu iki soruyu soruyor: “Mimarlar olarak, miras edindiğimiz imgeleri yeniden düşünmeye, güzellik ve işlevsellikle ilgili katılaşmış algılarımızda köklü bir değişikliğe hazır mıyız? Bu dönüşüme Kahraman yapılar yerine, kıyıda köşede kalmış, terk edilmiş yapıların öykülerini dinleyerek başlasak nasıl olurdu?”3

Öncelikle bu iki soru etrafında şekillenen serginin hem imgeler dünyasında hızla dolananlara hem de onu daha uzun sürede dikkatle incelemek isteyenlere uygun olarak tasarlandığını söylemeliyim. Sergi öncesinde Türkiye genelinde yapılan bir açık çağrıyla toplanan ve ülkedeki kullanılmayan binalardan oluşan Hayalet Hikâyeleri yani Bulut hızlı tüketicilere, Mimarlığın Çuval Teorisi için küratörlerin yazdığı manifestonun on beş maddesine karşılık gelen Tezgâh ise sergiyle daha uzun süre meşgul olmak isteyenlere hitap ediyor. Serginin bir uzantısı olarak hazırlanan kitap da bu dipsizleşmeye müsait konuyla daha derinlemesine bir ilişki kurup, mevzuyu evine kadar götürmek isteyenler için bire bir. Ben de bir süreliğine kitabı elimden bırakıp zemin ve kahramandan başlayarak bir boy vereceğim ve sonra biraz daha derinleşmek için atıl yapıların gölgesinde kalan sorulara doğru kıracağım rotayı.

Hayalet Hikâyeleri: Mimarlığın Çuval Teorisi, Venedik Bienali 18. Uluslararası Mimarlık Sergisi (20 Mayıs–26 Kasım 2023), fotoğraf: Fatih Yılmaz

Zeminin Önemi

Sevince ile Oral, uluslararası ortamda ilgi ve kabul gören başka sergileme deneyimleri olsa da ilk kez ulusal bir pavyonun küratörlüğünü yapıyor. Projenin atıl yapı stokuna dikkat çekerek yakın zamanda yaşanan deprem ve barınma krizi için olası çözümlere destek olma potansiyeli Türkiye’deki gerçeklikle örtüşüyor. Öte yandan atıl yapıların varlığı Türkiye’ye özgü değil. Küratörler, Türkiye’deki atıl yapı stokunun, dünyadaki örneklerinden farklı olarak, yapı türü bakımından daha çok çeşitlilik içerdiğine dikkat çekerek, uluslararası bir etkinlikte “ele alınan meselenin yerel olması” riskini de bertaraf ediyor. Tezgâh üzerinde yer alan, dönüştürülmüş Venedik Tüzüğü ise tam olarak ayağımızı bastığımız zeminle ilişkileniyor. Metnin başında çoklu zemin farkındalığı diye işaret ettiğim durum, projenin Türkiye’yle, dünyayla ve serginin yapıldığı Venedik’le kurduğu tüm bu ilişkilerin sonucunda ortaya çıkıyor ki küratörlerin bu yaklaşımı bence bir tesadüf değil. SO?’nun Göğe Bakma Durağı ve Sudaki Umut projelerinde zeminle ilişkilenmelerinin farklı izlerini görmek mümkün. Ben bu tavrın genel olarak farkındalık ve sorgulama yaklaşımlarının bir sonucu olduğunu düşünüyorum. Nihayetinde üzerinde durduğumuz zemini fark etmeden onu sorgulayamayız, hele ki mimarsak başka türlü inşaata da başlayamayız.

Kahramanın Dönüşümü

Projenin ilk dikkat çeken yanı “kahraman”a meydan okuması. Meydan okumak değil belki doğru kelime ama “Sen şöyle kenara geç biraz” diyorlar kahramana… Kahraman mimara, kahraman yapıya, kahraman müteahhitte, kahraman işverene, kısaca mimarlık dünyasında kahramanlığa soyunan herkese ve her şeye… Yeni yapı yapmadan ve yıkmadan; sıradan, çirkin, öyle ya da böyle demeden ve etiketlemeden var olan atıl yapıları bir kaynak olarak görüp, ihtiyaçlar doğrultusunda dönüştürmeyi öneriyorlar. Bu yapıların mülkiyet durumlarını, atıl kalma nedenlerini, fiziksel durumlarını ve daha bir sürü detayı kenarda bırakarak bir çuvalın içine atıyorlar. Etiketlemeden işaret edebilmek önemli, çünkü içinde yaşadığımız dünyada etiketlediğimiz her şey, her an bir kahramana dönüşme riskini taşıyor. Aynı tehlike hiç şüphesiz “sahne”ye çıkan için de var. Sahneye çıkan her “hayalet yapı” eleştirel olduğu kadar bu riskli potansiyeli de taşıyor. Sevince ile Oral’ın önerdiği çuval –ki aslında bu bir dönüştürme eyleminden ziyade bir tür bakış açısı– yapıları etiketlemediği ve birinin yerine diğerini –yani kahramanın yerine sıradan olanı ya da inşa edilenin yerine mevcut yapıyı– koymadığı için esnek ve gerçekten kapsayıcı. Aksi durumda kahramanlaşma tuzağına düşmeleri hiç zor değildi. İkisi de bu tehlikenin farkında ve “Önemli olan hikâyenin nasıl kurgulandığı” diyorlar.

Manifestonun “Yıkmanın ve inşa etmenin başrolde olduğu bir kahramanlık hikâyesinde dönüştürmeye yer yoktur” diyen 13. maddesini okuyunca Osmanlı İmparatorluğu’nun bir güç gösterisi olarak fethettiği topraklarda yer alan kilise ve manastırları camiye çevirme pratiğini düşündüm. Görünen o ki yapılar dünyasında “kahramanlık” sahip olmaktan çıkıp başka bir yöne evrilmiş. Bu evrildiği yer de şeylere atfettiğimiz değerlerin, konuştuğumuz dilin ve içinde yaşadığımız dünyanın bir sonucu. Oysa çuvalın içine girmeleri herhangi bir değerden ya da özellikten değil, sadece var olmalarından kaynaklanıyor. Tam da bu yüzden bu bir çuval, tam da bu yüzden hayat gibi –içine ne kadar koyarsak o kadar alıyor–; aksi hâlde bu belirli şeyleri içine alabilen spesifik bir çekmece olurdu herhalde.

Gölgede Kalan Sorular

“Gelecekte, muhtemelen ‘dinleyici’ olarak adlandırılan bir meslek olacak. Belirli bir ücret karşılığında ötekine kulak verecek. Kişi, dinleyiciye artık ötekini dinleyen kimse kalmadığı için gidecek.”4

Hayalet Hikâyeleri: Mimarlığın Çuval Teorisi, proje derslerinin merkezine yeni yapı yapmayı alan mimarlık eğitiminden, mimarların yapı yapma iştahına ve günümüz koşullarındaki pozisyonuna, kullandığımız dilden ve değer yargılarımızdan ihtiyaç kavramına uzanan bir çeşitlilikte hem mimar hem de birey olarak içinde sıkıştığımız dünyayı sorgulamak için bir vesile. Bugün mimarlığı yapıdan, formdan ve imgelerden bağımsız nasıl düşünebiliriz? İnşa etme, imza atma, söz söyleme, gösterme gibi heyecanlarımızı bir kenara koyup mimarlığın sadece yapı değil mekân yaratmakla5 ilgili olduğunu hatırlayabilir miyiz? 

İşlev ve işlevsellik gibi kavramlar etrafımızı sarmış olsa da “mimarlıkta ihtiyaç” bugün artık bir oksimorondur. Peki, ihtiyaç kelimesi henüz sözlüklerden silinmemişken şu soruyu soralım mı: Bugün herhangi bir yapıyı dönüştürmeye gerçekten ihtiyacımız var mı? Kaynakların hızla tükendiği bir dünyada yapmak ve yıkmak kadar dönüştürmek de sorgulanmalı. Sonuçta o da bir tüketim. Yani poşet tüketmemek için tote bag koleksiyonu yapmayalım, yapabiliyorsak herhangi bir şeyi tüketmeden önce ihtiyaç tartısına koyalım. O yüzden bu projenin diyalog ve tartışmaya zemin hazırlayan provakatif tarafını çok kıymetli buluyorum. Eğer bu yüzünü görmezsek, onu tasarımın herhangi bir alanındaki upcycle fikrine indirgemiş oluruz. Ki bu da bence projeye yapacağımız en büyük haksızlık olur. Çünkü bu fikirden çok daha fazlasını sorguluyor ve sorgulatmak istiyor. Le Guin’in transferinde “eril olan kahraman yerini dişi”ye bırakmıyor belki ama Sevince ile Oral’ın transferi tüm kapsayıcılığıyla bugüne kadar bildiğimiz o sert dilden sıyrılmayı başarıyor. Mimar olan ya da olmayan herkesi ilgilendiren bu konu üzerine samimiyetle düşünmeye ve bizi görmezden geldiklerimize kulak vermeye çağırıyor.

Sadece, mimarlığı artık gözümüzle değil kulaklarımızla anlamaya çağırdıkları ve herkesin konuştuğu bir dünyada dinlemeye talip oldukları için bile umut var yarına… Emeği geçen herkesi6 içtenlikle kutlarım. Eğer bu metin bir şekilde size ulaşmışsa, kendimi o çuvalın içine atmadan yazmayı başardım demektir. Çünkü, projenin kendisi de üzerine düşündükçe esneyen ve kapasitesi artan bir çuval gibi… 

1. O gün bugündür, hayatımın bir döneminde Venedik Devlet Arşivleri’nde çalışmanın hayalini kurarım. Hemen her sene ocak ayında İtalyanca öğrenmeye niyetlenip çalışmaya başlar, İtalyan Kültür Merkezi’ni arayıp kurs takvimini öğrenirim. Genellikle mart gibi bu istek sönümlenir ve yerini başka heyecanlara bırakır, ta ki bir sonraki ocak ayına kadar… Kim bilir belki de bu arzunun sonsuza kadar bir “hayal” olarak kalmasını istiyorum.

2. Ursula Le Guin, “Çuval Kuramı ve Kurgu”, Kadınlar Rüyalar Ejderhalar (İstanbul: Metis Yayınları, 2015), s. 60.

3. Sevince Bayrak, Oral Göktaş, Hayalet Hikâyeleri: Mimarlığın Çuval Teorisi (İstanbul: İKSV ve Yem Yayın, 2023), s. 10.

4. Byung Chul Han, Ötekini Kovmak: Günümüzde Toplum, Algı ve İletişim, çev. Mustafa Özdemir (Ketebe Yayınları, 2023), s. 81.

5. Türkiye Pavyonu seçici kurulunda yer alan Han Tümertekin’in kendi mimarlık pratiğini özetlemek için aktardığı “çıkarma” hikâyesi, inşa etmeden ya da eklemeden mekân yaratmaya dair güzel bir hatırlatma: Tümertekin sahip olduğu en dikkat çekici mimari gözlemin, bir bina hakkında değil, tavla oynayan iki kişi hakkında olduğunu söyler. Sıcak bir yaz günü, öğle vakti güneş tam tepede, gölgeler kısalmışken tavla oynayan iki esnafın hikâyesini anlatır. Tümertekin’in etkilendiği sahne alçak taburelerde oturup birbirlerine değen dizlerinin üzerinde tavla oynayan iki adam ve yanlarında duran boş bir sehpadan oluşuyor. [Sehpaları olmasına rağmen tavlayı üzerine koymadan oynuyorlar.] Mimarı etkileyen, bu iki esnafın altında bulundukları yapının saçağının gölgesine sığabilmek için sehpayı aradan çıkartarak yarattıkları mekânın yakıcı gerçekliği için bkz. Han Tümertekin, “Subtraction”, Han Tümertekin Recent Work içinde, Hashim Sarkis, Neyran Turan ve Rengin Toros (ed.) (Cambridge: Harvard University Press, 2007), s. 14.

6. Ben metin içerisinde belirtemedim, ama projenin baştan sona kurgusu ve vurgusu bir ekip çalışması olduğu yönündeydi. Bu bağlamda ortaya çıkan sonuç ürün gibi, üretim sürecinin de kapsayıcı olduğunu görmek de ayrıca keyifli. Projeye emeği geçenlerle yapılan kapsamlı bir söyleşi için bkz. 2023 Türkiye Pavyonu Ekibiyle Soru Cevap.

anlatı, çuval teorisi, Elizabeth Fisher, hikâye, İKSV, Manifold, Melis Cankara, mimarlık, Oral Göktaş, sergi, Sevince Bayrak, SO?, tasarım, Ursula K. Le Guin, Venedik, Venedik Bienali, Venedik Mimarlık Bienali