“Hata Yapılabilir”
Tık-tık, tık-tık, tık-ah! Tık-tık, tık-tık, tık-tık, tık-tık, tık-tık, tık-tık, tık-ah!
Tık-tık, tık-tık, tık-tık, tık-tık…
— Isındık, saymaya başlayalım hadi!
Parktaki beton masayı fark ettiğim günden beri her fırsatta, sürekli değişen rakiplerle masa tenisi oynuyorum. Tık-tık, tık-tık, tık-tık, tık-tık… Önce Şebnem’le başladık oynamaya; sonra Özge ve İpeto da katıldı rakipler arasına. Nadiren İlkin de tık-tık iki raket sallıyor bizimle. E tabii gelen misafirleri de es geçmiyorum: Tık-tık, tık-tık, tık-tık, tık-tık… Terapötik bir etkisi var bu sesin. Masa tenisi oynamaktan bu kadar keyif alınca düşünmeye başladım neden böyle aniden bu oyuna düştüğümü. Aslında masa tenisi oynamışlığım da pek yok eskiden. Ergenlikte biraz heves etmiştim ki kullandığım raket de o zamandan, Muratiko’nun hediyesi. Oynamazdım belki ama voleybola gittiğimiz spor kulübünde masa tenisi maçlarını keyifle izlediğimi hatırlıyorum. Bu ani düşkünlüğün kaynağını ararken, bu durumun benim için çok daha özel bir yeri olan voleybolla da ilişkisi olduğunu fark ettim.
Muratiko ve kuzenlerimle birlikte sıcak bir yaz günü başladığımız kursta voleybol topuyla ilk karşılaşmamı hiç unutmuyorum: Daha o dakika orta parmağımın lifleri koptu ve 15 gün boyunca atel takarak kursları tribünden takip ettim. Sahaya indikten sonra atel meselesine artık nasıl içerlediysem, önce kulübün lisanslı oyuncusu oldum, okullar açıldıktan sonra da okul takımına seçildim. Benim için ortaokulun imgesi herhalde voleybol topudur. Hem kulüpte hem de okul takımında oynadığım için hafta içi bazı günler çift idmanla, hafta sonları da maçlarla geçerdi. Bu maçları Muratiko ve birkaç okul arkadaşım dışında kimsenin izlediğini hatırlamıyorum. Onur Yıldırım’ın basketbol topuyla ilgili metninden sonra ben de voleybol topu üzerine yazsam diye geçirmiştim içimden hevesle, ama olmadı. Yine de metnin bende bıraktığı heves baki, umarım bir gün yazabilirim ya da belki Onur Yıldırım yazar.*
Muratiko ile voleybol maceramız aslında bu kurstan çok daha önce başlamıştı. Çocukluğumuz Mordoğan’da aile içi amansız voleybol maçlarını izleyerek geçmişti. Akşamüzeri olduğunda balkondan taburelerimizi alıp yerden yaklaşık 80 cm yüksekliğindeki tribünümüze kurulurduk. Kapı girintisinin tam karşısına yerleştirdiğimiz kahverengi suni deri taburelerin üzerine oturduğumuz anda minderden çıkan bir puf! ve bizden çıkan birer ah! sesi… İzmir’in sıcağında kavrulan tabureler popomuzu ve bacaklarımızı yakıyor. Birazcık serinleyelim diye evin girişini hortumla yıkıyoruz. Terliklerimizi çıkarıp henüz ıslanmış sıcak taşlara basıyoruz çıplak ayaklarımızla. Su, girişin iki yanındaki basamaklardan sokağa ve bahçeye yavaş yavaş süzülüyor. Hortumu kapatmadan duvar dibindeki akşam sefalarını da suluyoruz. Yine de kâr etmiyor; başımızı ve çenemizi dayadığımız demir parmaklıklar hâlâ sıcak. Bu sırada babam ve Fahri eniştem ipi geriyor bir elektrik direğinden diğerine. Saha sınırlarını belirleyecek taşlar köşelere yerleştiriliyor. Sonra takımlar kuruluyor beşe beş ve başlıyor şamata: Anneannem, kocateyzem, Fahri eniştem, annem, babam ve teyzelerin hepsi… Biz iki ufaklık da daimi seyirci. Arada top kaçıyor evin karşısındaki boş arsaya. “Elin topa değdi-değmedi; top sahanın içine düştü-düşmedi ve top ipin altından yok hayır üstünden geçti”ler eşliğinde ipin bir o tarafına bir bu tarafına geçiriyoruz bakışlarımızı. Saat 7 gibi anneannemin evini yapan ve aynı zamanda karşı komşumuz olan Nazif Usta kamyonuyla sokağa girmeye çalışıyor. Ama ne çare! Bizimkiler voleybol oynayarak dünyayı kurtardıklarından adamcağız evine bir üst sokaktan dolanarak gitmek zorunda kalıyor her seferinde. Çünkü kamyonun maç saati sokağa girmesi yasak! Her maçın sonu aynı gürültüyle biterdi, kim kazanırdı kim kaybederdi hiç anlamazdık bile. Taraf tutmadan maç seyretmeyi ve oynamadan da keyif almayı herhalde o zaman öğrendik.
Biz büyüyüp voleybol oynamaya başladığımızdaysa takımlar çoktan dağılmış, yan yana dizilen yer yatakları, upuzun sofralar, akşamüzeri çayları ve eşlikçisi s kurabiyeler, kaybedilen oyunların sonunda alınan dondurma ve Çokoprensler, bahçedeki begonviller ve kapı önündeki akşam sefaları çoktan geride kalmıştı. O kadar aradım, ama bir tane bile kalabalık maç fotoğrafı bulamadım. Sonra iş başa düştü; sıcak demir parmaklıklıların ardından bu satırları yazdım.
Mordoğan’da geçen kalabalık yazlar oyun doluydu. Kocaman bir sunta üzerine çizilmiş kızma birader, karanlık gecelerde anneannemin “Azıcık sessiz oynayın gerçek sanacak hırsızlar!” uyarısı eşliğinde oynanan Monopoly, 3-5-8, batak, okey ve liste böyle uzayıp giderdi. Ama tüm büyüklerin topluca oynayabildiği, bizim de seyirci olarak katılabildiğimiz tek oyun voleyboldu. Peki, ailecek voleybola gösterdiğimiz bu ilgi niyeydi? Benim bir gün aniden masa tenisine düşmemin voleybola olan ilgimle ne alakası vardı? Her türlü kaygımızın ve dahi hijyen takıntılı genlerimizin kaynağı, ana kraliçemiz, Fürüz müydü yoksa bu iki oyunu da hayatlarımıza sokan?
* Kayıp bir iştirakçi aranıyor.
{Fold içindeki fotoğraf: Anneannem voleybol topunu karşılarken, 1980’lerin ikinci yarısı, Feruzan Özes Arşivi}