“Hata Yapılabilir”
Süreli Yayınlar
Son on yıldır, her yaz yeniden hatırlayıp gülümsediğim bir hayalim var: Günün birinde işe deniz bisikletiyle gidip gelmek. Bu şahane fikir, Moda’da ikamet edip Kuruçeşme’de çalışırken, Beşiktaş-Kuruçeşme arasındaki o kısacık yolun sürekli sıkışması yüzünden aklıma gelmiş olmalı. O zamandan beri her yaz, sahibinden satılık deniz bisikleti ilanlarına ara ara bakarım. “Bisiklet, kuğu ya da yunus biçiminde mi olsun, yoksa daha sade olup üzerinde tentesi mi olsun?”, “Tek kişilik yeter mi, iki ya da daha çok kişilik mi olsa?”, “Koyu renk sıcağı çeker mi?”, “Akşam eve dönerken nereye park ederim?” ve dahası “Nerede yaşayıp, nerede çalışırım?” gibi sorulara cevaplar arayıp hayallere dalarım. Bu fikre ilham olan şehir İstanbul olsa da, düşünmeye başladığımda kendimi Roterdam gibi kanalı bol, küçük bir Avrupa şehrinde ya da Güney Amerika’da bulurum. Hayal deyip merkezine bir iş koymam ve çalışmamanın aklıma dahi gelmeyişi ise tuhaflık konusunda deniz bisikletlerinin formuyla yarışır sanıyorum.
Bundan daha aklı başında sayılabilecek başka bir hayalim, her zaman kesintiye meyyal yaşamımda bir sürekliliğin ve rutinin parçası olabilmek. Hiç şüphesiz, kurduğum şu kendi içinde tutarsız cümle “Kronik kesinti hâli de bir süreklilik değil midir?” sorusunu beraberinde getiriyor. Öte yandan, bu çetrefil durum hayatın ta kendisi gibi de! Süreli yayınlara olan merakımın bu sebeple başlamadığını bilsem de, bu ilgiyi ve okurluğu sürdürüşümde epey örtük bir hayalin etkisi olduğunu düşünüyorum.
bir kadın, Copacabana, 2005,
fotoğraf: Jenny Mealing (CC BY 2.0)
{Fold içindeki fotoğraf: Chester, 2009, MonkeyMyshkin (CC BY 2.0)}
Süreli yayınlarla tanışıklığım ilkokula başladığım 80’lerin ortasına denk geliyor. Kendisi de kronik bir süreli yayın takipçisi olan annem beni 88’de yeniden yayımlanmaya başlanan Doğan Kardeş dergisine abone etmişti. İlk başlarda dergiyle benden çok annem ilgileniyordu. Onun çocukluğunda çıkanların baskı kalitesini bilmesem de her ay bana gelen renkli kuşe kâğıda basılı dergi hayli cezbediciydi. Buna rağmen benim ilgimi yazılardan çok arka sayfalarda yer alan karikatürler, bilmeceler ve zekâ oyunları çekiyordu. O yıllarda ergenlik ile çocukluk arasında bir yerlerde olan abim ise kendi dergilerini kendisi seçip alıyordu. Onun düzenli okuru oldukları arasında ilk aklıma gelenler Bilim ve Teknik, Commodore 64 ve Blue Jean. Annem de o ara düzenli olarak Burda alıyordu. Hayatı boyunca hiçbir dergiye abone olmayan babam da ülkenin çeşitli şehirleri ile İzmir arasında mekik dokuyan sürgün bir memur olarak bu dergileri finanse ediyordu.
Bir süreli yayına ilk iştirak denemem de yine 80’lere denk geliyor. Aboneliğin verdiği özgüvenle evden kimseyi haberdar etmeden Milliyet Çocuk dergisinin şiir yarışmasına katıldığım için gönderilen teşekkür kâğıdına ailecek şaşırıp sevinmiştik. Şimdi dönüp bakınca hayatımda çok önemli süreli yayınlar olduğunu görüyorum. 90’larda sadece dokuz sayı çıkan Fol bunlar içerisinde en önemlisi kuşkusuz. Dergiyi çıkaran ekibin yakın çevresini saymazsak sanırım Fol’un gelmiş geçmiş en küçük okuru olmalıyım. Üstelik bu dergi bizim eve girenlerden de değildi. Abimin üniversiteye başladığı, benim de ne okumak istediğimi bulmaya çalıştığım zamanlardı. Yeni sayı çıktıkça teyzem Işık bize haber verir, eve çağırırdı. Derginin bizatihi kendisi bir sürprizdi, arada bir çıkardı çünkü. İlk sayıya Ali Püsküllüoğlu’nun sözlüğünden fol kelimesinin anlamına bakarak başlamıştık. Sonra gelen sayıları ise Işıkların salonunda dergiyi yere yayıp kadavra inceleyen tıp öğrencileri gibi merakla ve hevesle hep birlikte okuduk. Gecenin sonunda eve gelen koca teyzemin “Yine çok sigara içmişsin Işık, çocukların gözleri küçülmüş dumandan” serzenişi de bu hikâyenin cabası. Koca teyzemin eve girişi, bizim yerdeki şaşkın hâlimiz aklımda kalan İzmir’in en güzel anlarından… İstanbul’a taşındıktan sonra dergiyi çıkaranların ve ona iştirak edenlerin bir kısmıyla tanışma, bir kısmıyla da birlikte çalışma fırsatım olduğu için ise kendimi hep şanslı hissettim. Fol, bu hayatta Işık ile yakınlaşmamı sağlayan şeylerden biri olduğu için de ayrıca önemli benim için. Ve ihtişam ile süreli yayın kelimelerini aynı cümle içinde kullanacak olsam, bu hiç şüphesiz Fol ile başlardı.
fotoğraf: Işık Ezber, 2021
“Işık Üstüne Gezi Notları”, Fol dergisi,
9. sayı, s.16-17, İstanbul, 1998,
fotoğraf: Işık Ezber*, 2021
Üniversite sınavına hazırlandığım sırada baş gösteren tiyatro merakı üç yazımı sadece oyun okuyarak geçirmeme neden oldu. İşte o yıllarda cebimi biraz zorlayan Mimesis’i okumaya başladım. Öte yandan okul içi ve aile arası muhtelif saçma sapan ve pek de bir yere varmayan fanzin girişimlerim ise hep var oldu. Güzelyalı Parkı’nın köşesindeki gazete bayisinin çeperlerini dolduran ilginç kapakları sayesinde farkına vardığım Arredamento Dekorasyon (Mimarlık) uzunca bir süre mesafeli durduğum bir yayındı. Dergiyi almaya her niyetlenişimde, mimar olmak isteyen arkadaşım Çağda’nın “Okusak da anlamayacağız” engeliyle karşılaştım. “Nedir yani? Alıp okuyacağız. Anlamazsak da resimlerine bakarız!” diye düşünsem de onu ikna etmeyi başaramadım. Sonunda ikimiz de mimar olduk. Ben Arredamento’yu ilk kez, mimarlık fakültesine kaydımı yaptırdığım 97 Eylül’ünde aldım. Rahat bir on yıl kadar da sadık okuru olmuşumdur. Pratik olarak mimarlıkla aram açıldıkça, takip ettiğim mimarlık dergilerine de mesafelendim. Yine de benim için en az Fol kadar unutulmaz olan, 2000-2001’de Tepe Mimarlık Kültürü Merkezi’nin 10 sayı olarak yayımladığı XXI Mimarlık Kültürü Dergisi’dir. Mimarlığı gündelik hayatın bir parçası olarak ele alan XXI’in, interdisipliner içeriği ve farklı alanlardan gelen yazarlarıyla, Türkiye’de yayımlanan mimarlıkla ilgili süreli yayınlar arasında özel bir yeri olduğunu düşünüyorum. “Daha ilk sayıda Tomris Uyar varmış” desem, bir fikir oluşur sanırım zihinlerde.
Adam Öykü, Aries, Cogito, Defter, İstanbul, Ludingirra, Metis Çeviri, Öküz, Penguen, Roll, Sanat Dünyamız, Toplumsal Tarih ve Virgül dergileri hatırı sayılır bir düzende uzun yıllar takip ettiklerimin başında geliyor. Süreli yayınlarla olan ilişkim Yunanistan’a gidip gelmeye başladığım zaman zorunlu olarak kesintiye uğradı ve birkaç yıl dergi okurluğuna ara verdim. Bu boşluğu 2016’dan beri önce okuru, sonra iştirakçisi olduğum Manifold dolduruyor. Bugüne kadar takip ettiklerimin çeşitliliğine bakınca Esen Karol’a hak vermemek mümkün değil: “Süreli yayınlar hayatın soundtrack’i gibi.” İşte tam da bu yüzden örtük hayalimin benden önce farkına varıp mutfaktaki vişneli pasta olmamı sağlayan sevgili Esen’e ve Manifold’u var eden iştirakçilere müteşekkirim.
* Sevgili Işık’a hem fotoğraflar için hem de 16 yaşımdayken beni Fol gibi acayip bir süreli yayınla tanıştırdığı için teşekkür ederim.
