“Hata Yapılabilir”
Geçtiğimiz günlerde Küçük Asya felaketinin yüzüncü yıldönümü sebebiyle Girit’te düzenlenen bir konferansa katıldım. Son on yıldır bu konuda çalışmama ve çok sayıda konferansa katılmama rağmen ilk kez yaptığım bir sunum sırasında duygulandığım için duraksadım. Çünkü konuşmamın konusu kişisel tarihimde önemi olan iki yerle ilgiliydi: Biri doğup büyüdüğüm İzmir, diğeri de köklerimin uzandığı Girit. Bu cümleyi Hanya’da büyükçe bir tiyatro salonunda yüksek sesle söylemenin bu kadar zor olacağını hiç düşünmemiştim. Aniden durdum. Ağzımı açsam çıkan sesi tanıyamayacaktım. O kesif sessizlik izleyenlerin cömert desteğiyle bozuldu ve böylece devam edebildim. Sahneden inerken kulaklarıma kadar kızarmıştım ve sınırlarımı zorladığım için kendime kızıyordum. Ancak kısa sürede bu hissim yerini şaşkınlığa bıraktı. Sunumla ilgili yorum yapan herkes duygulandığını da söylemeyi ihmal etmiyordu. Bunu tecrübe etmek benim için müthişti. Öğle arasında Hanya sokaklarında yürüdüm ve adaya nasıl geldiğimi, hangi yollardan geçtiğimi ve o yollardan geçerken kaç kere sınırlarımın zorlandığını düşündüm. Kolay değildi, ama gerçekleşebildiğine göre zor da değildi. Üstelik epey gecikmiş ufacık bir kabul ve merakla başlamıştı her şey.
Çocukluğumun geçtiği İzmir’den ayrılana dek Giritli olmayı ısrarla reddetmiştim. Nedense kulağıma pek hoş gelmiyordu ve sanırım Giritli olmanın bir tür “farklılık” içerdiğini hafiften de olsa hissedip, bu durumdan rahatsız oluyordum. Tuhaf, büyüdükçe farklılaşmayı ne kadar çok istiyorsak, çocukken de o kadar kaçınıyoruz ondan. Belki bir tür güven ve aidiyet hissiyle kaçıyoruz farklılıklardan, bilmiyorum. Biraz büyüdükten sonra “Giritli” olma fikri kulağıma hoş gelmeye başladı. Sonra bu fikri bir şekilde sahiplendim ve sanırım sahiplendiğim son şey oldu... Durup düşününce, sahiplenmek ve aidiyetle ilgili hep sorunum olduğunu fark ediyorum, hatta bazen içimde ikisine de engel olan bir canavar olduğunu bile düşünüyorum. Böyle biri olarak kökümü aramaya kalkmam da başka bir acayiplik olarak duruyor önümde ki dursun bence. Sonuç olarak her ne kadar kökümün peşine düşmüş de olsam, üzerimizde taşıdığımız her kimlik gibi benimki de seçilmiş ya da inşa edilmişti.
Yunanca öğrenmek üzere Yanya’ya gittiğim zaman Giritli dedemin babasının Hanyalı ve lakabının da Kaloyeráki olduğunu biliyordum. Babam senelerce bize “Kalóyeros, iyi ihtiyar demek. Dedem çok iyi bir adammış” diye anlatıp durdu. Ne var ki Yunancada aynı iki kelimeden oluşmasına rağmen birleşik ya da ayrı yazıldıklarında anlamı değişen kelimeler varmış. İşte derste bu konuyu işlediğimiz gün anladım ki “iyi ihtiyar” olan kalós yéros [καλός γέρος] bir sıfat tamlaması; bileşik kelime olan kalóyeros [καλόγερος] ise bambaşka bir anlama geliyormuş. Soyadı yerine kullanılan bir lakabın bileşik yazılması kuvvetle muhtemel olduğundan yurda gider gitmez hemen babamı aradım.
Ben: Baba bir şey soracağım: Kalóyeros ne demek?
Babam: Kalóyeros, iyi ihtiyar demek kızım. Kalós iyi, yéros da ihtiyar. Hayırdır nereden icap etti?
Ben: Peki bunu okuduğun belgede tek bir kelime olarak mı yazıyordu, iki ayrı kelime mi?
Babam: Tek kelime. Neden sordun?
Ben: Hmmm. Şey, bugün derste gördük de tek bir kelime olarak bitişik yazılınca başka bir anlama geliyormuş o.
Babam: Öyle mi, ne demekmiş peki?
Ben: Keşiş demekmiş.
Babam: Yapma ya! (Tatlılığını anlatamayacağım bir es.) Allah Allah! (Bir tane daha). Emin misin Melis?
Ben: Evet, baba! Yanlış anlamış olabilirim diye, odaya gelince sözlükten de baktım, keşiş demek.
Babam: Melis, dur bakayım kapatma telefonu, ablamı arayacağım.
Babam büyük halamla konuşurken, ben de öbür telefonun ucunda merakla bekliyorum, acaba keşiş miydik biz diye. “Abla, sen biliyor muydun?”la başlayan uzun konuşma halamın mevzuya koyduğu şaibeli bir noktayla sona erdi: Büyük dedem, evlerinin bulunduğu arsayı bir keşişten satın almış ve o günden sonra (?) sarı çizmeli Mehmet Ağa, Kalóyeros olarak anılmaya başlanmış. Bu bilgi halama kadar nasıl gelmiş hiç anlamasak da o gün bu hikâyeye inandık babamla. Sonra ben Girit’te Elias K. ile tanışınca hemen sordum “Hanya’da hiç Kaloyeráki var mı?” diye. Elias gülerek cevapladı, Hanya’nın neredeyse yarısı Kaloyeráki imiş.
Son on yıl her iki yakada da çok sayıda ailenin evini, adresini, mülkünü ya da akrabalarını bulmama rağmen kendi ailemle ilgili hiçbir şey bulamadım. Daha doğrusu çok kısa sürede aramaktan da vazgeçtim. Çünkü bu durumun şimdi yaptıklarıma vesile oluşunu yeterince önemli buluyorum ve bu bana yetiyor. Kim bilir belki de böylesi daha iyi, böylece bir yeri sahiplenmek yerine tüm adayı evim gibi hissedebiliyorum. Hem hangi terzi söküğünü dikebilmiş ki ben dikeyim…
{Fold içindeki fotoğraf: Hanya, 2022, Melis Cankara}