“Hata Yapılabilir”
Evini Bulmuş
Bir Yabancı
Ne kadar anlatırsak anlatalım
her hikâyenin içinde
duyulmayan bir ses vardır,
hatta bazen kendi sesimiz…
Eve girer girmez babam televizyonu açtı. Annem, normal olarak, evi dolaşıp etrafı inceledi. Kocaman terası ve deniz manzarasını görünce mutlu oldu. Belki bir süreliğine de olsa öyle tatlı bir evde yaşadığım için sevindi. Babama baktım, sanki dedesinin memleketi olan bu adaya ilk kez gelen o değildi: Burada yaşayan oymuş da misafir olan benmişim. Anında televizyondaki maça kilitlenmiş. Biz çocukken de dilini hiç bilmediği kanalları pürdikkat izleme huyu vardı gerçi ama yine de... Babama “Hadi!” dedim, “Dışarı çıkıyoruz yemeğe, en sevdiğim yerlerden birine gideceğiz, üstelik çok yakın”. Babam hâlinden memnun “Dışarıya mı? Ben gelmeyeceğim, burada iyiyim” deyince önce ısrar ettim. Sonra baktım nafile: “Bir tür şok yaşıyor herhalde” diye düşünüp annemi kaptığım gibi Asteras’a gittim. Annemle baş başa içtiğimiz son bira o muydu? Galiba, evet. O kısacık zaman diliminin içerisinde o kadar çok ilk ve son vardı ki… Yetişkin hayatımda ilk kez annem ve babamla birlikte İzmir hatta Türkiye dışındaydık. Babam ilk kez bana gelmişti. Yıllar önce kendime hiçbir şeyi çok istememeye söz vermişken, adaya gelmeleri için ısrar etmiştim. “Olmadı seneye geliriz, nasılsa seneye de orada olacaksın…” sözlerine iyi ki kulak asmamışım. Şimdi geriye dönüp bakınca “İyi ki gelmeleri için ısrar etmişim ve iyi ki gelmişler” diyorum. Onların dönüşünden kısa bir süre sonra her şey o kadar hızlı değişti ki dünyanın düzenini alt üst eden pandemiyi biz neredeyse hissetmedik, hissedemedik kendi patırtımızdan… Çok şükür hepimiz hayattayız. Ama o günden beri eksiliyoruz da… O günden beri azalıyor nefesimiz ve en çok da kelimelerimiz… Peki, içimdeki bu sesi şimdi ne mi titretti?
Yanılmıyorsam iki yıl kadar önceydi, pandemi henüz bitmemişti. Esen kısa bir mesajla patrida kelimesinin son ekinin nasıl çalıştığını sormuştu. Bildiğimi sandığım bu kelimeyle ilgili detayları ben de Aleko’dan öğrenmiştim o zaman.1 Antik Yunanca “baba” anlamına gelen eril patir kelimesinden türetilmiş dişil bir kelime olan patris’in Modern Yunancadaki karşılığı patrida. İngilizce çevirisi fatherland olan kelimenin Türkçe karşılıkları ise “memleket” ya da “vatan”. Kısacası, patrida bir dişi baba-vatan; Yunanca ise her seferinde insanı şaşırtmayı başaran çokkatmanlı bir bilmece…
Yönetmenliğini Ayça Damgacı ve Tümay Göktepe’nin yaptığı Patrida, bu girizgâhtan anlaşılacağı üzere, önce ismiyle çekti beni kendine. Esen’den ilk duyduğumda mutlaka izlemeliyim diye düşünsem de gündelik rutinin koşturmacası arasında aklımdan uçup gitmiş. Geçenlerde Mubi’de önüme düştü, affetmedim, hemen izledim. Sonra hızımı alamadım, kısa İstanbul ziyaretimde bir kere de Cumi ile izledim. Beğendiğim ve etkilendiğim filmler hakkında onun ne düşündüğünü bilmek isterim, eğer o da severse daha çok hoşuma gider. Cumi belgeseli sevmekle kalmadı, Ayça Damgacı’nın İskeçe sokaklarında yürürken “Burada doğmuş olabilirdim. Hem Türkçe hem de Yunanca konuşuyor olabilirdim. Sokakta terliklerle koşturan o başörtülü kız ya da köyde kirazlarını, üzümlerini hasat eden yaşlı kadın ben olabilirdim…” sözlerini “Melo, bu cümleleri sen de kurmuş olabilirdin” diye tamamladı. Nitekim on yıl önce Resmo eski şehrin sokaklarında dolanırken “Tuhaf bir şekilde içim sürekli şunu söylüyordu: ‘Burada doğup büyüme ihtimalin de vardı bu hayatta, kim bilir o zaman nasıl bir insan olacaktın? Nasıl bir hayatın olacaktı?’” notunu düşmüşüm bir kenara… Ayça Damgacı’nın bir aile sırrını öğrenmesiyle başlayan Patrida, babası İsmet Damgacı’nın yaşadığı zorunlu göçün izini yıllar sonra tersten sürüyor. Yönetmenlerin izleyiciyle kurduğu samimi mesafe, hayli kişisel bir yerden başlayarak kendi hikâyemize, insanlığımıza ve içinde yaşadığımız dünyaya dair birçok meseleyi düşünmemizi ve sorgulamamızı sağlıyor. Bittikten sonra baş parmağınızın ucunda ipince bir sızı ve aklınızda dönüp duran sorular: Bu bir baba-kız filmi mi? Köklere yolculuk filmi mi? “Ben kimim?” sorusuna çokkatmanlı bir yanıt mı? Aidiyet arayışı mı? Açık kalpli bir göç hikâyesi mi? Yoksa hepsi mi? Bence Patrida bir tür kendini ve izleyicisini “iyi etme” filmi. Ayça Damgacı kendi sesini arayan çok iyi bir hikâye anlatıcısı. Bunu gönlünden geçen bir başka cömert paylaşımdan, Hüseyin Karabey ile senaristliğini yaptığı Gitmek: Benim Marlon ve Brandom filminden beri biliyoruz. Pozisyonunu değiştirmekten hiç çekinmiyor; yönetmenlik, oyunculuk, senaryo yazarlığı ya da seslendirme… Belli ki her hikâye için uygun sesi özenle arıyor. Patrida’nın sonunda “Bütün dünya bir yabancı ülke benim için” diyen Damgacı hikâyelerinden bir ev2 inşa etmemekle kalmamış, kendi dilini de bulmuş bir yabancı bana göre. Sanılanın aksine aynı dili konuştuğumuzda değil, kendi biricik dilimizi bulduğumuzda hiç tanımadıklarımızla bile iletişim kurabiliyoruz.
Patrida’yı Cumi’den sonra Sasan ve Osman’a da sordum, izlememiş ikisi de. Osman, otobiyografik bir aidiyet hikâyesinin izleyicisine dokunan ve dünyayı ilgilendiren bir mesele hâline dönüşen belgesel önerime bir başka iyi örnekle karşılık verdi: Dağların Denizcisi. Hatta yönetmenliğini Karim Aïnouz’un yaptığı bu belgeseli metnimi yazmadan önce mutlaka izlememi önerdi. Bu durum bende bir tür telaş yarattığı için belgeselin hakkını yeterince veremediğimi düşünüyorum. Ama onu da tekrar izleyeceğime eminim. Brezilyalı film yapımcısı Aïnouz, 54 yaşındayken babasının memleketi olan Cezayir’e gider. Tıpkı Patrida gibi Dağların Denizcisi de aile geçmişindeki boşlukları keşfetme, kimlik, aidiyet ve göç gibi kavramlar eşliğinde ilerliyor. Hiç tanımadığımız birinin hikâyesini izlerken önce dünyaya yayılıyoruz, sonra da aynada kendi yüzümüzle baş başa kalıyoruz. Aïnouz, babasının köyünde okula giden bir çocuğun fotoğrafını şu düşünceler eşliğinde çekiyor: “Bu benim okula her gün gittiğim yol olsaydı nasıl olurdu diye merak ederek onu kadraja sokmaya çalıştım. Cezayir’e taşınıp mühendis olur muydum? Bir eşim, bakmam gereken ikiz çocuklarım olur muydu? Zürih’te yaşamayı mı düşlerdim?” Bu kişisel anlatılardaki benzerlik basit bir tesadüf olamaz diye düşünürken Zygmunt Bauman yetişti imdada: “’Kimsin’ sorusunun sorulması insanı bir an için bile olsa başka biri olabileceğine inanmaya sürükler.”3 Günün birinde kim olduğunu sorgulayıp, kökünün peşine düşen herkesin soracağı sorular, hissedeceği şeyler ne kadar benzer. Göçün ağızda bıraktığı tat hepimiz için ne kadar tanıdık. Sınırlarımız, etiketlerimiz, değer yargılarımız ve kimliklerimiz ne kadar kurmacaysa, aidiyet konusundaki hislerimiz o kadar gerçek, o kadar benzer ve o kadar evrensel. Birbirimize ne kadar tanıdığız ve ne kadar yabancı…
“The homeland will be when we are all foreigners.”4
{fold içindeki görsel: Ayça Damgacı ve Tümay Göktepe, Patrida, 2021}1. Arkadaşım Alexandros Lamprou’ya teşekkür ederim.
2. Epey kişisel bir tercihle, burada ve başlıkta “memleket” yerine “ev” kelimesini kullandım.
3. Zygmunt Bauman, Kimlik, Türkçe söyleyen: Mesut Hazır (Ankara: Heretik Yayınları, 2017), s. 29.
4. Venedik’te bir grafiti “La patria sarà quando tutti saremo stranieri”, kaynak: Matteo Rossetti, “Perché ha senso parlare di interculturalità?”, Senago Bene Comune, 2012.
