“Hata Yapılabilir”
Sabaha karşı üç gibi otobüsün ışıklarıyla birlikte gözümü açtım. Dışarısı karanlık ve buz gibiydi. Pasaportlar ellerimizde sıraya dizildik. Teker teker geçiyoruz kontrolden. Neyse ki şanslıyız bu kez, bagajlara bakmıyorlar. İpsala Sınır Kapısı’ndan geçen her otobüs yolculuğumda farklı bir bagaj kontrol stratejisiyle karşılaştığımdan, bu durum benim için hep ayrı bir merak ve çoğu zaman da şikâyet konusu oldu. Daha ilk seferimde Esenler Otogarı’nda valizimi görevliye teslim ederken sormuştum Başak’la Halis’e “Acaba kara sınırından geçişlerde bagaj kontrolünü nasıl yapıyorlar?” diye. Bu soru İpsala Sınır Kapısı’ndan da duyulmuş olacak ki, sınıra vardığımızda otobüse binen görevli koltuk numaramı söyleyerek beni aşağıya çağırdı. Bagajı açıp, valizimin hangisi olduğunu sordu. Gösterdim kara valizi, çekip çıkardı. Çelik bir tezgâhın üzerine yerleştirip, burcuma yakışır bir özenle hazırladığım valizimi bir güzel didikledi. Baskın hissim öfke miydi yoksa şaşkınlık mıydı, şu an emin değilim. Üstelik bu daha sadece başlangıçtı. Bu tecrübeyle sinir bozuculuk konusunda yarışabilecek bir başka sefer de tüm yolculara bagajdaki valizlerini iade ederek, her şeyi tek tek x-ray’den geçirmeleriydi. Kış kıyamet bir sabah ayazında, çocuk yaşlı demeden herkesi ellerinde valizi, çantası, torbası ya da çuvalıyla üç saat bekleten şeyin ne olduğunu hiçbir zaman anlayamadım. Yolculuğun süresini de çekilirliğini de belirleyen hep bu kapı kontrolleriydi. Başıma gelen her tuhaflık da sınırlar, ülkeler, kapılar, diller ve kimi zaman da insanlar üzerine düşünmem için iyi bir fırsattı. Hiç şüphesiz bu bakış açısı, hayatın beni yok yere hırpaladığı düşüncesinden kurtulup gerçek anlamda büyümeye ve özgürleşmeye başladığım zaman olgunlaştı. Her neyse, işte bu kez kapı kontrolünden pıt diye geçmiştik. Soğuğa rağmen, dışarıda geçen sürenin azlığı beni tam olarak ayıltmaya yetmemişti. Yarı uykulu vaziyette duty-free shop’a girdim. Biraz içeride dolandım sırf vakit geçirmek için, sonra da bir iki ufak şey alıp çıktım. Dışarıya çıkmamla da ayılmam bir oldu: “Yok artık”, otobüsün yerinde yeller esiyor! Başından beri karanlık ve soğuk olan yer, artık ıssız da. Etrafta soru sorabileceğim hiç kimse yok. Duty-free shop’u arkama almış, bir sağa bir sola umutsuzca bakıyorum. Bir uçta tuvalet diğer uçta ilk kez pıt diye geçtiğim sınır kapısı var. Geri mi döneyim sınıra yoksa bu ıssız ara bölgeden er ya da geç birisinin geçmesini mi bekleyeyim? İpsala’dan geçtim ama henüz Kipoi Kapısı’ndan geçmedim. Neredeyim şimdi ben, kimin toprağındayım, buradan nasıl kurtulacağım ve dahası o otobüs beni almadan nasıl gider? Kısa bir an için de olsa kendimi, talihsiz bir kaza sonucu otoyol kenarındaki beton bir adada mahsur kalan Robert Maitland* gibi hissettim. Belki de benim için kaza, gitmek için seçtiğim bu tuhaf yolun kendisiydi. İpsala ve Kipoi sınır kapıları arasındaki bu açık alan, benim için ivedilikle içinden çıkılması gereken kapalı bir mekâna dönüşmüştü. Ben kafamda binbir soruyla içinde bulunduğum durumun hangi roman kahramanınınkine daha yakın olduğu düşünürken, karanlığın içinden nihayet bir görevli belirdi. Tabii ya orada ne arıyordum? Otobüsü sordum; tüm olağanlığıyla “Gitti” dedi. Otobüsten indiğimizde, etrafta başka bir otobüs yoktu. Zaten her akşam tek sefer yapılıyor, iki ayrı firma var ve saatleri de çakışmıyor. Yani görevlinin başka bir otobüsten bahsediyor olma ihtimali yok gibiydi. Çaresizce ne yapacağımı düşünürken varış durağımın neresi olduğunu sordu: “Selanik” dedim. “İyi de az önceki otobüs İstanbul’a gitti” demesiyle birlikte arkamda bıraktığım duty-free shop’a yüzümü dönmem bir oldu. Uyku sersemliğiyle girdiğim kapının tam karşısındaki kapıdan dışarıya çıkarak dönüş yoluna geçmiştim. Eğer görevlinin gitti dediği otobüsü yakalasaydım da, ilk kez pıt diye çıktığım ülkeye aynı hızla geri dönmüş olacaktım!
fotoğraf: Ioannis Grigoriadis, 2016
Üzerinden geçen dokuz yıla rağmen dün gibi hatırladığım bu olay, hayatımın beşte birine yayılan doktora sürecinde başıma gelen sayısız tuhaflıktan sadece birisi. Öte yandan bu süre boyunca tecrübe ettiğim bu ve benzeri türde pek çok olayın çalışmama olan katkısını yadsıyamam. Kısa süreli göçmenlik ve türlü yolculuk deneyimlerinin ardından araştırmamın odağına mülkiyet ve sınır meselesinin yerleşmesi de bir tesadüf olamaz. İşte bu noktada varılan yerden ziyade gidiş yolunun kendisine yani sürece dikkat çekmek istiyorum. Hep sonuçları üzerinden konuştuğumuz bu uzun süreli araştırmaların ve daha pek çok üretimin ardında onlarca hikâye var, ama sıra bir türlü onlara gelmiyor. Oysa geçtiğimiz yollar da bu üretimlerin önemli bir parçası ve bana göre, hedefe giden yolda kaybolmak da mubahtır. Hem, gerçek anlamda kaybolmadan bir yol bulmak da mümkün değil sanki.
* James Graham Ballard, Beton Ada, çev. Gökçe Metin (İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2004).

