aklı bir karış adada
Ada’yla Anlaşma
ben bir gün giderim ki neyim kalır
eksik bıraktığım her şeyim kalır

—Turgut Uyar*

“Derin nefes alıp tutuuuuun.” Nefesimi tutup içimden saymaya başlıyorum: “1, 2, 3, …, 20.” Ardından gelen “Rahat nefes” ile uzun bir “Pfffff….” ve yeni komutla birlikte tekrar derin nefes alıp tutuyorum. Böylece kalbimi koruyoruz ışınlardan, ama aklımı koruyup koruyamamak bana kalmış. Bu sırada koca bir cihaz kıpırdamadan duran bedenimin etrafında dönüp duruyor. Radyoterapiye yetecek kadar açılmış sol kolumla tutunuyorum hayata. Işın aldığım o beş dakikada hayata ve zamana dair ne kadar az şey bildiğimi düşünüyorum. Aklımda hep zor sorular: Zamanın en küçük birimi nefes midir? (Ki eğer varsa) nefesten kısa olan zamanı nasıl hissederiz? Sahi kaç nefestir ortalama bir insan ömrü? Sorular soruları, günler günleri kovaladı; su aktı yolunu buldu. Bir zaman sonra her şey gibi nefes alıp verişim de yeniden düzene girdi ve ben o koruduğumuz kalbime yarım kalan aklımı ekleyip Girit’e gittim. Geride bıraktığım parçaları toplamaya ve birleştirmeye.

Ruken ve Azor karşıladı beni Ktel’de. İlk iş Asteras’a gidip birşeyler yedik. Yolculuk ertesi açığa çıkan vitamin ihtiyacımı giderdim hemen. Burası işe giderken, işten dönerken, öğle arasında, hafta içi ya da hafta sonu günün her saatinde buluşma noktamız olsa da çalışanlar bizi daha çok kapanış ekibi olarak hatırlıyor. Günün bu saaatinde çok kalabalık olmazdı, yine öyle sakin. Görünürde değişen pek bir şey yok; dut ağaçlarının gölgesinde birkaç mütevazı masa. “Sayıları mı artmış sanki biraz?” diyorum Ruken’e ve ağaca dalıp gidiyorum: İki sene önce bir pazar akşamı müthiş bir iç sıkıntısıyla aradım onu. Şu karşıdaki dutun altına oturduk. Turistler çekilmiş, hava yeni yeni serinlemeye başlamıştı. Birkaç kadeh tsikoudia’dan sonra çıkardım ağzımdaki baklayı. Elime gelen kitleden, bir süre çaresizce kendiliğinden yok olmasını beklediğimden, içimi yiyen içimden başladım ve son on dört gündür koskoca adada kendimi koyacak yer bulamadığımdan çıktım. Biraz korkarak, belki biraz utanarak ve çokça da sıkılarak anlattım bunları. Ama iyi ki anlattım. Şimdi aldığım bu rahat nefesi, o geceki nefes darlığıma borçluyum belki de.

Azor’u Marios’a emanet edip birlikte eve geçtik. Beni bekleyenin ne olduğunu ve ne hissedeceğimi bilmiyordum ama bu karşılaşmanın her koşulda tuhaf olacağı aşikârdı. Belki de çok erken söylemiştim insanın kendi ölümünü deneyimlemesinin imkânsız olduğunu. İtiraf edeyim ilk başta içimdeki his biraz böyleydi. Pandemiden dolayı ev uzun süre kapalı kalmıştı. Elimi kapının koluna atınca artık ayakkabılarımın rengiyle uyumlu olduğunu fark ettim.

İçeri girer girmez evi havalandırıp temizliğe giriştik. Bu arada ben dolapları açıp kapatıp sürekli şaşırmaya ve oradan oraya mânâsızca dolanmaya başlayınca Ruken beni evle baş başa bırakmaya karar verdi. “Otur yüzleş” dedi, “İki hafta buradasın, şimdi yüzleş ki sonrası rahat geçsin”. Çok haklıydı. Ne kadar erken, o kadar iyi. Başlanıp bitirilmemiş mektuplar, yarım kalmış planlar, okunmuş kitaplar ve okunmamışlar, proje notları, diplomalarım, almak için çok uğraştığım denklik belgesi, gelen mektuplar, kartpostallar, yanımda götürdüğüm birkaç fotoğraf, üç yıl önce yola çıkarken verilen hediyeler ve sair eşya. Ada’ya giderken yanıma çok sevdiğim ve gerçekten gerekli olduğunu düşündüğüm eşyayı almıştım. Ne olduklarını bile hatırlamadığım bu eşya yığınına bakarken içten içe dağılmış hayatımın parçalarını birleştirmeye çalıştığımı fark ettim. Neredeyse her parça hayatımdaki birisiyle ilişkilenirken, hepsinin bir aradalığı mekân içerisinde ayrı bir mekân yaratıyordu. Bu muydu gerçekten bir yere yerleşmekten anladığım? Eşyasız olmuyor muydu ve hatta olmadı mı zaten onsuz? 

Aldım hayalkırıklığımı kucağıma oturdum kanepeye. Kalkmadım; kalkamadım uzunca bir süre. Orada okuduğum son kitabı açtım, notlarıma baktım. Yaşadığım belirsizlik içerisinde hissettiğim çaresizlikle karışık korkuyu hatırladım. Önce üzüldüm. Ancak birkaç gün sonra orada başlayan ve iki yıl boyunca süren bu karmaşanın artık son bulduğunu anladım: Nefes aldım. Hikâyem de başladığı yerde böylece bitti. Hem bir anlaşma da yaptık Ada’yla, bundan sonra ara sıra o da beni ziyarete gelecek!

* Turgut Uyar, “İyimser Bir Sonuç’a”, Büyük Saat (İstanbul: Can Yayınları, 1984), s. 264.

{Fold ve metin içindeki fotoğraflar: Melis Cankara}

ada, aklı bir karış adada, Girit, kanser, Melis Cankara, nefes, ölüm, yaşam