Özgürlüğün
En Yalın Hâli

Mimarlık fakültesindeki ilk yılım tüm öğretim hayatımdaki en başarısız zaman dilimiydi. Tetiklenen obsesyonlarıma eklenen yavaşlığım zamanımın büyük çoğunluğunu çizim masası başında geçirmeme neden oluyordu. Kimileri sınav kâğıdını teslim ettiğinde, ben kâğıdın masaya gerçekten paralel olup olmadığını kontrol ederken buluyordum kendimi. Ne kadar sabahlarsam sabahlayayım ödevleri kusursuz olarak yetiştiremiyordum. Bu alışık olmadığım bir durumdu ama yine de önceden teknik resim eğitimi alanları saymazsak sınıfın genel havasına çok uzak değildim. İlk yılın sancılı olacağını çok geçmeden kabul etsem de fakülte dışındaki arkadaşlarımın uykusuz geçen gecelere gönlü pek razı olmazdı. Zaten çok geçmeden onlar da kendilerine yer edindiler bu teslim öncesi gecelerde; kimi zaman sesli kitap okuyarak, kimi zaman paftalara çiçek-böcek çizerek, kimi zaman da yaptığım hataları jiletle kazıyarak. Bu pafta kazıma işi bir tür incelik ve hassasiyet gerektirdiğinden herkes talip olmazdı tabii.

Yine bir teslim öncesi Cumi geldi. Yüksek sesle birkaç öykü okudu. Bu arada mutfakta çay sürekli kaynıyor, bir de çerezimiz var oyalanalım da uyuyakalmayalım diye. Sabaha doğru hâlâ ben çiziyorum, o okuyor. Bir süre sonra yeni paftaya geçerken; “İlk paftadaki hataları kazır mısın be Cumi?” dedim. Belli ki sesli okumadan yorulmuş, cevap bile vermeden müthiş bir hevesle paftayı, jileti ve bir avuç çerezi kaptığı gibi diğer odadaki yemek masasına konuşlandı. Arkasından seslendim: “Elindeki çereze dikkat et ama Cumi, pafta yağlanmasın sakın.” Kendinden emin “Merak etme Melo!” bir süre sonra biraz mahcupça kısılmış “Bir bakabilir misin Melo?”ya döndü. Anladım bir tuhaflık olduğunu, dedim “Herhalde ya pafta yırtıldı ya da yağlandı, mecbur yeniden çizeceğim.” Sonuç elbette tahmin ettiğim gibi değildi. Çerez uyarımı öyle ciddiye almış ki sol elini sımsıkı bir yumruk yapıp paftanın üzerine koymuş. Kendini de artık nasıl sıktıysa o el terleyip paftanın bir köşesini buruş buruş etmiş. Cumi, hatalarımı kusursuz bir şekilde silmeye çalışırken yeni bir iz bırakmıştı paftaya. O gece anladım hatanın yapmaktan çekindikçe çekilen ve ayağımıza dolanan bir şey olduğunu. Belli ki hata yapma korkusu hatanın mıknatısıydı. Peki hata yapmaktan niçin korkarız? Ne zaman öğrendik bu korkuyu?

Nişanyan’ın etimolojik sözlüğüne göre “çizgi, çizik” ve “yazı”ya karşılık gelen “hat” ile “günah” ve “yazı, çizi”ye karşılık gelen “hata” aynı anlam dairesinde olan kelimeler. Nişanyan, hatanın anlam evrimi için “‘Düzgün bir yüzeyi sivri bir uçla çizmek/bozmak’ kastedilmiştir” notunu da düşmüş. Hatanın yazıyla olan yakınlığına bakınca, çoğumuzun hatalarla olan ilişkisinin yazıp çizmeye başladığı ilkokulda şekillenmesine de şaşırmamak gerekir. Doğruyla yanlışı tanıdığımız ve akabinde onları birbirinden ayırmanın derdine düştüğümüz, hataların “silinmek” suretiyle düzeltildiği, doğruların kırmızı bir kurdeleyle parlatıldığı, yaptığımız her dört hatanın bildiğimiz bir doğruya mal olduğu ve elmalı silginin portakal kokusunu bastırdığı bir acayip evrendi ilkokul. İyi bir öğrenciden beklenen de mümkünse hata yapmaması, hata yaparsa da kolye gibi boynuna astığı silgisiyle derhal onu düzeltmesiydi. Aren Kurtgözü’nün “Silgi Felsefesi” başlıklı metninde değindiği gibi silginin varlığı az ya da çok hata yapmamızı etkilemez belki ama bence hatayla nasıl ilişkilendiğimizi pekâlâ belirleyebilir. İlkokuldayken yaptığımız hataları silmek ya da üzerini çizmek yerine renkli çerçeveler içine alsaydık, belki şimdi onu bu kadar dışlamaya çalışmazdık hayatlarımızdan.

Dünya iyiden iyiye hatasızlığın başarı olarak görüldüğü tuhaf bir yöne evrildi. Günlük hayatımızda yaptığımız hataları silecek bir silgi olmamasına rağmen aynı refleksi sürdürüyoruz. Hata görünce sıkılmamız, ondan kaçınmamız, onu örtmeye, kazımaya, düzeltmeye, silmeye ve yok saymaya çalışmamız hep bundan. Çünkü hata kötü, çünkü hata negatif, çünkü hata istenmeyen, çünkü hata başarısızlık, çünkü hata şöyle böyle... İlkokul ya da üniversitede olmak, üzerini şerit düzelticiyle kapamak ya da kazımak, silmek ya da yok saymak arasında bir fark yok. Hata anlam kazanmak için sahiplenilmeyi ve görünür olmayı bekler. Ne var ki kimse sahiplenmek ya da üstlenmek istemez onu. Nasıl ki aklımız hep bizimse hata da hep başkasınındır. Oysa hatalarımız basbayağı aklımızın ve düşünme biçimimizin bir uzantısıdır.

Hiç şüphesiz silgi hatalarımızı yok etmez ama silgi çöpüne dönüştürür. Bir bakıma kâğıt üzerinde olan şeye yeni bir boyut katarak onu dokunulur kılar. Peki özgürlüğün en yalın hâllerinden birisi olan hatanın üzerine yapıştırdığımız onca olumsuz etiketi de dönüştürebilir miyiz bir silgiyle?

Fotoğraf: Melis Cankara

hata, Melis Cankara, silgi