Erotik Katarsis

Erotik arzudan daha sarsak temeller üzerinde yükselen bir ruh hâli ya da duygulanım daha düşünemiyorum. Ve ona dair düşündüğüm ilk şey zamanla kurduğu biricik ilişki oluyor; daha doğrusu onu zaman üzerinden tanımlamak zorunda olduğumu düşünüyorum. Erotik arzunun zamansal ölçeğini (sahiden, son derece rölatif olmak koşuluyla zaman haritasını çıkarabiliriz) küçültünce bir kibrit yakımı, büyütünce yani arzulayış hâlindeyken zamandan muaf, ebediymiş gibi geliyor. Arzunun yaşanan hâliyle hafızadaki hâlinin birbirinden bu denli farklı olması belki de bundan; yaşanmış arzu hafızaya transfer edilince öncekine nazaran minicik bir yer kaplıyor. Ama ister dışarıda ister bellekte ele alınsın, arzunun zamanla kurduğu ilişki oldukça özgül, kendine has seviyede bitimli. Zaten arzuda herhangi bir zamansızlıktan söz edilememesinin sebebi de zamanı kendine has şekilde paketliyor olması, diyelim ki zamanı öznel kılıyor. Fakat bu zamanı öznel kılış aslında bir öncelden ötürü mümkün; arzu edişiyle zamanı öznel kılan öznenin arzusu da hâlihazırda tarihsel bir anda ve anla boğumlu cereyan ediyor. Yani arzu ilkin arzu eden öznede, arzu edişin o özneye has bir anına, bir zaman dilimine, bir öznel tarih kesitine tekabül etmek zorunda; arzunun belirli bir ötekine yönelmesi için gereken zemini hazır edecek bir tarihsel noktaya, başka bir deyişle kendi çevresini öznelleştiren bir çekim alanına sahip zaman segmentine. Arzularımızın çoğu bellekte ve bellekle gelişiyorsa, bir arzu şeceresinden de bahsedebiliriz gibi duruyor. Öznenin belleğinde arzu edişler kümeleniyorsa, yani tekil arzular olarak değil de her yeni arzu ediş bir öncekilerle bağlantı kurma ve böylelikle bağlılaşma ihtimaliyle belleğe dahil oluyorsa ve bu bellek öyle ya da böyle kalıcıysa, demek ki öznenin kendi tarihi onun arzu edişinde mutlak bir belirleyici.


Öyleyse, arzu ancak zamansallıkla tarif edilebilir.

Belleğimiz ve onun işleyiş şekli zamanı bizim için öznel şekilde kuramlaştırıyor; zamanı sanki segmentler hâlinde deneyimliyormuşuz gibi böldürüyor, çünkü hatırlatmak/hatırlamak eylemini herhangi bir tasnifleme olmaksızın yapamıyor. Lakin farklı açıdan düşünülürse, bu bir yandan bizi pratikten (ve bir bakıma gerçeklikten [o artık her neyse]) uzaklaştıran zihinsel bir pranga. Pratikte hep şimdi var, teoride ise zaman her ölçekten çeşitli ve hatta neredeyse sınırsız şekilde segmentlere bölünebilir. Fakat biz zamanı çeşitli ölçeklerle bölünmüş anlarmış gibi deneyimlemiyoruz. Hangi ölçekle bölersek bölelim, zaman anlarının bu segmentleri arasındaki sınırlar pratik deneyim bir kenara, teoride bile yeterince muğlak. Bir çellist arşesiyle teli çekmeye başladı, iki saniye sonra zamanı durdurduk. Durduğumuz nokta neresi, titreşmekte olan tel nasıl durdu, geçmişteki ile gelecekteki hâli arasındaki fark ne? Sınır ne? Ses nasıl durdu ve nasıl devam edecek? İşte zamanı durdururken çizdiğimiz sınır bize bir zaman segmentini göstermek pahasına bazı şeylerin üzerini de örttü. Demek ki zamanı segmentlere veri kaybetmeden bölemiyoruz. Başka bir deyişle her niteleme belli bir seviyede indirgemeye yol açıyor. Çünkü zaten ölçme de tanımlama yapmanın bir veçhesi, bir biçimi (bkz. “ölçüp biçmek”), ayrıca zamanı kavramsallaştırmanın da ilk adımı. Bellek ile pratik arasında zamana dair açılan yarık, zihnimizin bellekten yola çıkarak bize zamanı nasıl kavramsallaştıracağımızı dayatmasıyla sonuçlanıyor. Öyleyse biz de pratikten eksiltilmiş kavramlarla arzuluyoruz.


Zihin, arzuyu zamansallığı üzerinden yaratabildiğinden onu öznel-semantik kılar.

Zamansallığın pratikten eksiltilmiş kavramlarla, öznel-semantikle boğumlu olduğunu göstermek bizi arzunun kurmaca olduğunu düşünmeye itiyor, arzunun sırf zamansallığından ötürü öznel oluşundan değil bizzat kendi dinamiğinden de ötürü. Çünkü arzu başta dışarıyla ilgili gibi gözükürken, bellek konusunda söylediklerimiz onun eşit derecede –hatta belki de daha fazla– özle [self] ilgili, özden hareket eden bir tahayyül olduğunu ortaya koyuyor. Kendi tahayyüllerimizi –öteki öznede– arzuluyoruz, gerçekte bu tahayyüllerimizin öteki öznede motamot karşılıkları olduğundan değil, sırf bizim öteki özneden (arzu öznesinin bilincinde olmadığı ama yine de ona ait olan, daha doğrusu arzulayan öznenin ona ait kıldığı arzu alanından) destek almak suretiyle hayal gücümüzü kullanarak kurmaca bir arzu evreni yaratabilmemizden. Tahayyülümüzü arzu öznesine yansıtmıyoruz, maruz bırakıyoruz, arzumuzu bu aktüel kılıyor. Öyleyse arzunun kurmaca olduğu sonucuna varmaktan başka çare kalmıyor. Fakat arzunun kurmaca olduğunu saptamak arzu edişin ilk nedenini tamamen özneye dayandırmaya yetmiyor. Öyle görünüyor ki yeni bir erotik arzu zihinde hep düalistik şekilde oluşuyor ve onun ilk nedenini tayin etmek de bu yüzden zorlaşıyor. Bir tarafta pratik duyusal etkilenim ama hemen peşi sıra ona eşlik eden teorik kurmaca... Kurmaca, arzu öznesinden alınan duyusal verileri arzu alanı sayesinde katalize etmeye yarıyor, zira arzulayan özne yeni bir hazla karşılaşıyor ve içgüdüsel olarak bu arzu öznesini onun arzu alanı üzerinden azami seviyeye çıkarmaya meylediyor. Arzu alanı ise bir bakıma arzulayan öznenin kurmacasını inşa etmesi için gereken koşulları sağlıyor. Yine de arzu alanı arzuyu harekete geçirenin ne olduğuna işaret etmiyor.


Arzu kurmacadır; arzuyu başlatan göstergeler yoktur, yalnızca arzu alanlarından söz edilebilir. Erotik arzunun başlangıcı failsizdir.

Arzuyu aslen özde aramamın tek sebebi zamansallığının dikte ettiği kavramsal oluş değil, zira arzulayan öznenin arzusu, arzu öznesi değişmeden de sönümlenebiliyor. Şöyle ki arzu, arzu öznesi ve arzulayanın birlikte yarattığı bir yansımaysa (yansıma çünkü o bir nesne değil, nesnenin kendinden gelen bir etki de değil ama nesnenin/arzu öznesinin etkisinden doğan bir etki [çünkü arzu öznesine vuran arzu ışığı da onun arzu öznesindeki yansımasına tanık olan da arzulayan özne]) o zaman bu etkileşimde arzulayan özne arzu öznesine göre çok daha mesul. Öyleyse arzuyu belli bir zaman dilimi boyunca sürekli kılabilen her neyse yalnızca arzu öznesi olamaz. Ama arzuyu sürdürebilen de arzulayan özne değildir, çünkü arzunun başlangıcı failsiz olduğu için kontrol edilemezdir. Öte yandan arzu edişin kontrol edilemezliği arzu alanının tekrar edilebilirliğini sağlar. Böylece arzu, arzu alanı tekrar edilebildiği sürece sürer.


Arzulayan özne, arzu öznesini kontrolsüz zamansallığa maruz bırakır; arzu ediş, arzuladığı özneye öznel zaman giydirir.

Süreğen ve daim bir arzudan söz edilemez. Arzunun ontolojisi geçiciliği zorunlu kılar, çünkü arzu ancak zamansallıkla tarif edilebilir. Arzunun sonluluğu onun arzu alanında tarihsel bir inşa oluşundan ötürüdür. Erotik sürenin sonlarına gelindiğinde tahayyüller sanrıya dönüşür. Bu yüzden erotik arzunun iki trajedisi vardır: Birincisi arzu öznesinin kendine duyulan arzuyu zamandan muaf zannetmesi, ikincisi arzulayan öznenin arzu edişinin faili olduğunu zannetmesi.


Erotik arzudan iki farklı trajedi, iki farklı “baht dönüşü” doğar ve ikisi de katartiktir; erotik olan katartiktir.

{fold içerisindeki görsel: Madalina Seghete (CC BY-NC 2.0)}

arzu, Burak Öztürk, erotizm