fotoğraf: Goashape, 
kaynak: Unsplash (CC BY-SA 2.0)
Yapıt ve Özne
Yaratan Özne

...Başlangıçtaki fikir ile tamamlanmış yapıt arasında, bir yakasından öbür yakasını görebileceğimiz fakat asla haritasını tam olarak çıkartamayacağımız bir körfez uzanır. Yaratmadaki sahici olan özel anlar, kavramın gerçekliğe dönüştürüldüğü bu anların zarfında var olurlar; işte bu özel anlar, bu körfezin aşılmakta olduğu anlardır. Her ne kadar mutlak tanımlar nafile olsa da, bu tanım bizleri, yapıtın kendi kendisini yarattığı gibi gözüktüğü ve sanatçının yalnızca bir rehber yahut aracı olarak hizmet ettiği, her şeyin olası olmasına izin verdiği o mükemmel vaziyetle bağdaştırır.1

Yaratan özne, var oluşunu kavramak için dışarıya, şeylere yönelir ve şeylerdeki ayırt edilebilirliğin peşine düşer. Öznenin şeylerle arasında kavranabilecek ilişkiler kurabilmesinin yegâne yolu budur. Bu bağlamda yaratmayı, dışarıya, nesnelere yönelerekten, mutlak bir tanımlamasının mümkün olmadığı var olma ediminden doğan ve/veya doğabilecek olan her türlü ilişkiyi inceleme, tetkik etme uğraşı olarak tanımlayabiliriz.

Alımlayan özne, yapıttaki verileri kendi deneyimlediği gerçek dünyayla karşılaştırarak duyumsayışının bütünselliğiyle anlam(lar) bulmaya çalışırken, yaratan özne tam tersini yapar. O, var olan dünyayı ve gerçekliği çarpıtmanın, yanılsama yaratmanın peşine düşer ve biçim yaratır. Öyleyse özne salt dışarıya yönelmekle kalmaz. Deyim yerindeyse dışarıyı kendi nesneleriyle, onun neliğini çarpıtarak tetkik eder; sorgular. Aslında burada meydana gelen, öznenin dışındaki nesnelerin, dışarının, doğanın çarpıtılması durumu değil, öznenin bu nesneler üzerinde kurduğu ampirik bilgi tahakkümünün ters yüz edilmesi durumudur; yani burada çarpıtılan, nesnelerin yalnızca dışsallığı değil, aynı zamanda gestalt’leridir de.

Yaratmak, açıklayıcı niteliğe sahip olamaz; zira açıklanan yahut izah edilen, aynı zamanda bir perspektife –izah edeninkine– tabi kılınmaya mecburdur; oysa yapıt açıktır ve sonsuz yorumu bünyesinde ağırlamaya muktedirdir.2 Yapıtta tek önerme olamaz ve yapıttaki anlam onun salt oluşundandır;3 olayın kendisi anlamdır.4

Bu noktada yaratan özneden doğrudan anlam yaratması yahut nesnesinin kendiliğinden enformasyon sunması beklenemez. Anlam nesneye içkin değildir ama her nesne hem algılanır hem de alımlanır. Bundan dolayıdır ki anlam nesnenin nesne oluşunda değil nesnenin bütünsel olarak duyumsanışındadır. Uzay-zamanda asılı hâlde duran yapıt, duyumsamadan yoksun olduğu ve öznesiz bir kalışta olduğu için, anlamdan da yoksundur. Kimsenin bulunmadığı bir ormanda yere devrilen ağaç ses çıkarmaz. Nitekim anlamla ilgilenen de onu kendi zihninde yarata(bile)n de alımlayan öznedir; onunla alımlama bağlamında ilgilenir.

Bu yüzden, alımlayan özneden farklı olarak, yaratan öznenin faaliyet alanı epistemolojik değil ontolojik ve fenomenolojiktir; o, nesnesinin neliğini bilmek zorunda değildir; nesnesinin neliği ile ilgilenmek, materyallerini tanımak, onunla sezgi (estetik) ve teori (teknik) birlikteliğinde uyumlanarak sınırsız bir satıhlar bütününe ulaşmak için yola çıkar. Bu yüzden yaratmak, bilmek değildir ve bildirmek de değildir; çünkü ilkin nesnenin deneyimlenmesi, enformasyondan azadedir. Nesnede enformasyon var ise bu –tıpkı diğer tüm şeylerin bilgisinde olduğu gibi– onu duyumsamadan elde edebileceğimiz bir enformasyon değildir; deneyimden varılan sonuçtur. Bir başka deyişle, öznesiz nesne kendiliğinde enformasyon üretse bile, bu bizim için ulaşılabilir olamaz zira deneyimi dışlar. Ancak nesnenin gebe olduğu duyumsallıklar silsilesinden çeşitli anlamlar vuku bulabilir. Yine de yaratma edimi teori yoluyla bilgiye dolaylı yoldan başvurur, fakat tamamlanmış nesnenin içerdiği enformasyon, duyumsanmak üzere, nesnenin poetikliği içerisine gömülmüş, enformasyon olmaktan çıkmıştır. Bu yüzden nesne anlamla doğrudan, epistemolojik bağlamda bir ilişki kuramaz. Alımlayan özne de dahil, yaratan öznenin bile kendi nesnesini anlamasına ihtiyacı yoktur. Yaratan özne için zaruri olan, nesneyi tanıması, onunla uyumlanmasıdır. Anlamak yaratmanın ön koşulu değildir; anlamlara vesile olmak yaratmanın sonucudur.

O hâlde estetik nesne yaratmak da enformasyondan bağımsızdır. O, yaratımın bilinç dışı enstantanelerinin zarfında, duyumsal arketiplerden ötürü ve duyumsal arketipler aracılığıyla verilen kararlar üzerinden yaratılır. O edim, kararlar silsilesi üzerinden, ucu her daim açık bırakılmış sonuçlara yol açmak ve almaktır. Yaratan öznede bu kararları güdüleyen ve etkileyen şeylerin bütünü, onun kendiliğini kapsar ve hatta zaman zaman da dışlar. Zira her duyumsal melekenin kendisine ait mutlak surette beşerileştirilmiş bir ortamı, aracı yahut dili ve bu yapılardan doğan kendilerine has poetiklikleri vardır.5

Yaratan özne, yaratım sürecine yoğunlaşırken –bilinçli veya bilinçsiz– bu melekelerin ortamına, araçlarına ve diline teslim edebilir kendisini. Zira bu araçlar inşa edilmiş şekilde ve inşa edilmek üzere gelir. Her biri kendine hastır ve yalnızca kendilerine gönderme yapabilen bir poetiklikleri vardır. Yazın, yalnızca dilin simgeselliğini, biçimselliğini kullanarak, içeriği dışarıda bırakmak suretiyle anlam da şiirsellik de yaratabilir. Örneğin James Joyce’un Ulysses eserinde, salt biçimsel olanın duyumsanışının da estetik hazzını duyarız. Bu noktada poetikanın her daim içinde olan dil, hem kendiliğinden hem de araçsallaşması hasebiyle poetikayı biçim ve içerik olmak üzere ikiye ayırır.

Başlangıçta dilin sahip olduğu biçim ve içerik yakınsaklığı, dil kavramsallaştıkça biçim ve içeriği birbirinden uzaklaştırır; kendisini gittikçe soyutlaştırır. Simgeler aracılığıyla, kontrol ve anlam uğrunda sınırlar belirlemek amacıyla ortaya çıkan dil, kendine, içten-içe bir poetikayla bezenmiş hale gelir. Fakat yine de dil her daim gösteren [signifier] olmanın getirdiği sınırla birlikte anılmaya mecbur kılınmış bir yeti olma özelliğinde kalır; onun bu bağlamdaki ehemmiyeti, teorinin pratiğe aktarım ortamı olmasındadır.

kaynak: Britannica

Dilin getirdiği zaruri simgesellikle birlikte, duyumsamanın ve duyumsallığın da aynı şekilde simgeselleştirilmesi ve aynı anda yaratım araçlarının da yaratım alanlarına özgü duyumsallıklarının simgeleriyle bezeli hâle getirilmesi, onlarla birlikte dönüştürülmesi, yahut başka bir deyişle dışarıdaki nesnelerin özne tarafından duyumsanabilen olanca nitelik ve niceliklerinin simgeleştirilmesinin bir sonucu olarak beşerileşirken,6 bu simgeselliğin kendine ait olası poetikliğinin, yaratan öznenin edimselliğine yaratım araçları vasıtasıyla içkin kılınması söz konusudur.

Eğer beşeri olan, algılayışla sonuçlandırılmış, ayrı ayrı hem soyut hem de somut var olabilen her oluşsa, duyumsal arketip de deneyimlenip verisi zihne alındığı andan itibaren zaten dil yüzünden zihinde kavramlaşmak yoluyla beşerileşmiş demektir. Bununla birlikte, özne olmayan, dışarıda bulunan ve duyumsanan şey, öznenin zihninde neliğinin enformasyonuyla değil, kendi gestalt’ıyla yer alır. Orada (onun zihninde) yer alan, nesnenin deneyim edilmiş hâli, deneyim edilişinin oluşudur. İlk kez duyulan ses, kendisinin var olma enformasyonundan ziyade kendi sesselliğini oluşturan tüm parametrelerle, duyulmuş olan, oluşta olan ses olarak zihne yerleşir. Dil bu noktada duyulmuş olan sesin parametrelerini imleyerek onun sınırlarını tayin eder; onu niteliklerine ayrıştırmak için bir simge sistemi, bir gösterenler bütünü olarak görev alır. Onun mekânsallığını, gürlüğünü, tınısını, vesairelerini imler. Fakat dil bir noktada noksan kalır: Nesnenin aşkınsallığını [transcendental], onun kendinde olan şeyi (Ding an sich) imleyemez. Zira kendinde olan şey, özneyle karşılaşmamış hâldeliğinin bütünüdür ve dolayısıyla ampirikliği dışlamaya mecburdur.

Yaratan özne kendi nesnesini biçimlendirirken, dilselliğe mütemadi içkin kılınan duyumsanmış “oluş”lardan, zihin içerisinden geri çağırıldığı an yeniden beşeri hüviyete bürünen duyumsal arketiplerden beslenir, etkilenir; onlarla güdümlenir ve onların mahiyetinden estetik kararlar verir. E, duyumsallıklar da simgeler ve gösterenler ağı hasebiyle imlenebiliyorsa, yani öznenin yaratımında bilinç dışı başvurduğu duyumsal arketip kalıpları tamamen beşeriyete ve beşeri sistemlere dayanıyorsa, her gösterenler sistemi şeylerin kendiliği ile dışsallığının7 duyumsanışı arasına –aktarım uğrunda– bir perde de çekiyor demektir. Yani buradan sebeple, duyumsanışın simgeleştirilmesinin yaratım aracının bir parçasına dönüşmesi, yaratan öznenin nesnesine yansıtabileceği “ben”inin8 tözünü filtreler. Yaratan öznenin nesnesiyle ilişkiselliğinin mutlak şekilde doğrudan olmasının imkânsızlığı da buradan kaynaklanır. Şeylerin dil tarafından belirlenimi, “numeni” her daim dışarıda bırakmaya mecburdur. Öyleyse burada, yaratan özne tarafından taklit edilen fenomen, doğa değildir. Bu bağlamda Aristoteles’in mimesis kavramını da başkalaştırabiliriz; o aslında doğanın değil öznenin deneyim edişinin taklididir. Nitekim yaratan özne deneyim edişini ve ardı sıra bu edimle mutlaklaşan kendiliğini ifade eder [enunciation]; taklit eder.

Her sanatın kendi simge sistemleri ve göstergeleriyle sarmalanmış araçları, o sanatın kendisine ait medium’unu da oluşturur. Edebiyatın yazını, müziğin notasyonu, tiyatronun metni, mimarinin planı... Dolayısıyla bir simgeler bütünü olan dil için yaptığımız çıkarımlar, buradaki tüm simgesel bütünler ve bu simgesel bütünlüklerin bu sanatların araçlarına içkin olma halleri için de geçerlidir. Ne de olsa her simge sistemi, dilden başlayarak yola çıkar. “Dille karşılaştırıldığında diğer tüm simge sistemleri ikincil yan ürünlerdir.”9 Hâl böyleyken, bu simgesel bütünlüğün kendiliğinde oluşan ve beraberinde gelen –gösterenlerinden [signified] bağımsız– bir kendilik ya da poetiklik vardır. Her analitik yaratım –bir edimsellik olan duyumsanıştan ayrı olarak– kavramsal olan bu simgesel poetikliği de içine almak durumundadır; zira artık o, yaratımın araçlarına da içkin kılınmıştır. Nitekim yaratan özne, dilin ve dilsellikle sarmalanmış aracının boyunduruğu altında yaratır.

Dilin beraberinde getirdiği handikap, –yani deneyimin dile getirilmesinin de, onun simgelerle izah edilmesinin de, deneyimin duyumsanışının verisi eksiltilmeden yapılamayışı– duyumsal deneyimin dil tarafından aktarılamamasından yahut deneyim edişin yalnızca yaşamsallığa ve sürekliliğe içkin olmasından kaynaklanmaz; zira söz de duyumsal deneyimi aktarmakta eksik kalır. Dilin buradaki noksanlığı sadece aşkınlığı imleyememesinden değil, duyumsal tecrübeyi bölümlemesinden de kaynaklanır. Bu noksanlık ancak edebiyatla aşılır, fakat edebiyatın vuku buldurduğu duyumsallık özgüldür; diğer duyumsallıkları olduğu gibi aktarabilmesi olanaksızdır. Bu noktada dilin simgelere muhtaç olması ve bu simgelerin hem girift hem de gelişmiş bir yapı kurmuş olması, dilin dilliğinin de simgelerle inşa edildiğini ve mecburi olarak kendiliğinin kendiliğinden bir poetiklik yaratmaya her daim muktedir bir mefhum olduğunu gerçekler. O yalnızca içerik anlamında anlaşılır; biçimsel anlamda poetiklik yaratır. Kendi alanı dışındaki herhangi bir duyumsal deneyimi tanıma, tarife dahi kalkıştığı an zaten o, başlı başına başka bir şeye dönüşmüş, başka bir poetikliği tarif etmeye kalkıştığı an kendisi çoktan kendisine has ayrı bir poetiklik oluşturmuştur bile.

Bu aktarımsallığın uç örneğini, müzikteki “New Complexity” akımında görürüz. Akımın öncülerinden olan İngiliz besteci Brian Ferneyhough, yaratımda öznenin kendiliğinin nesneye aktarılmasındaki filtrelemeyi ters yüz eder. O dilin simgeselliğinin, dilin poetikasının, yapıtın poetikasına dönüştürülmesini ve aktarılmasını temel alır. Onun müziğinde simgeselliğin poetikliği, her zamankinden daha fazla gün yüzüne çıkar. Müziğin dilselliği o denli ön plandadır ki, adeta yaratan özne olarak bestecinin icracıyı da kendisiyle birlikte “yaratmaya” zorladığına şahit oluruz. Bu simgesellik o denli parçacık düzeyine detaylanır ki, hareket sürenin içine, anın içine sığmaz olur. Ardıl hâlde gelen simgesel yığınlar pratiğin kaotik sürüklenişinde, icracının kendi inisiyatifiyle en küçük anlıkların içerisinde kararlar almasını icap eder. Bunu görmek için Ferneyhough’un herhangi bir eserinin iki farklı icrasını dinlemek yeterlidir. Yine de biz onun Liber Scintillarum (2012) eserinin10 Ensemble Recherche ve Ensemble Linea icralarını ayrı ayrı sunmuş olalım.

Şimdi, yaratım duyumsanan simgeselliklerle (ses, renk, dil, kesit, imge, buluntu, hazır nesne vs.) bir yapı kurmaksa, yaratan öznenin ilgilendiği ve müdahil olduğu şey bu simgeselliklerin hem içeriğinin hem de biçiminin getirdiği poetikliktir; onların bitmiş hâlinin gizil duyumsallıkları, ya da bir diğer deyişle, yaratılan nesneden alımlayan özneye doğru akacak olan duyumsal ileti akışının doğurabileceği her gizil olanaklılıkla doğrudan bir ilişki kuramaz. Ya da, yine bir başka deyişle, yaratan özne enformasyonla ilgilenmez. Bu poetikliğin enformasyonu, kendisini yaratmak için gereken –esnetmeye her daim sonuna kadar açık olan– sınırlılıklar ve olanaklılıklar bütünüdür. Bunun enformasyonu, alımlayan özneye zaten bir şeyin bildirilmesi gibi bildirilemez; bu enformasyon, bitmiş yapıtta, enformasyon olmaktan çıkmış, yapıtın poetikliğinin içerisinde çözünerek ona içkin kılınmış olup –deyim yerindeyse– kavramsal parçacıklara, kavramsal bir parametreye başkalaşmıştır.

Bir yapıtın, onu yaratan öznesi tarafından bizim onu fark edince ya da duyumsayınca anlam bulacağımız, içine başkalaşmadan gömülmüş bir önermesi olduğunu varsaymak yapıtın olası kavramsal deneyimlerini sınırlandırır; onu sanat eseri olmanın dışına iter.

Yaratılan nesnenin hilkatinden teşekkül eden açıklık, yaratan öznenin nesnesiyle kurduğu ve kurmaya gebe olduğu enformasyon ilişkisini de bulanıklaştırır. Zaten onunla enformasyon ilişkisi kurmasına da gerek de yoktur ya, yine de bu ilişki bulanıklaştığı gibi anlamın tekilliğinden kendisini yoksunlaştırır da.

Öyleyse yaratmak ifade etmektir ve ifade de salt duygulanımdan ibaret değildir; pek tabii kavramsaldır da. Sanatsal ifade ediş, dışavurum, evvela duyumsamayla ilgilidir ama bu dışsal duyumsanışın her seferinde yalnızca olası duyumsanışlar yaratılarak meydana getirilmesi söz konusu değildir. Sanatsal ifade ediş, bu duyumsanışların gizil olarak ortaya koymaya muktedir olduğu kavramları ve kavramsallığı da ifade etmektir. Başka bir deyişle, kavramsallıktan kaçınmak imkânsızdır.

Yaratmak, mümkün olabilecek olanaklılıklar bütününün peşinden giderken bu olanaklılıkların kendiliklerinin oluşturulmasına ve bu yolla gizil bir duyumsanışlar bütünü, bir olanaklılıklar oluşu ortaya koymaktır. O, hem henüz açığa çıkarılmamış ama her zaman var olmaya muktedir olanın açığa çıkartılması, hem de daha önce defalarca ifade edilmiş olanın farklı biçimlerde ortaya konması edimidir.

Nitekim yaratmak edimselliğinde kendilik, yaratımın teori ve pratiğinin arasındaki oluştan, birinin ötekine eksiltilmeden aktarılamamasının getirdiklerinden doğar.

“Özne olarak duyumsal arketiplerle var olduğum andan itibaren sarmalanmışsam, yaratım sürecindeki seçimlerimi mutlak özgür irademle yaptığımı da iddia edemem. Üstelik, üzerimde hissettiğim biricik olma kaygısı, beni istemsiz de olsa birtakım öykünmelere zorlayabilir. Yine de, yaratımımın en yoğun enstantaneleri, bana ait duyumsal arketipler aracılığıyla bilinç dışıma temas ettiğim anların zarfındadır. Her duyumsal arketip farklı şekillerde farklı yerlerden –kültür tarafından beşerileştirilmiş biçimde– usumda bulunur ve bunları anlıklarda nasıl bir araya getirdiğim, nesnemde, –safi bana ait olduğunu iddia edemesem dahi– kendilik ve öznellik yaratır.

Sanatçı olarak yaratırken kendimi tanıyor, var oluşumu ilişkiler kurarak tetkik ediyor, benliğimin gizilliğini aşikâr hâle getiriyorum. Hem ussallığımı hem de içgüdüselliğimi, kararlarımla –materyallerimi işleyerek/yontarak– nesnemde açığa çıkartıyorum. Nesnemle kurduğum ilişkide, yaratmanın sağladığı –benim dahi yaratım sürecim sonuçlanana değin sınırlarının farkında olmadığım– kendiliğimin izdüşümü sayesinde, bilinç dışımı nesneme içkin kılacak şekilde açığa çıkartıyorum. Öyleyse, nesnemde nasıllıktan [howness] sirayet eden bir kendilik mutlaka var demektir.”

Yaratmanın yolculuğunda, “körfez”i aşarken, karşılaşılan her probleme verilen poetik reaksiyon, nesnenin içine yansıyan kendiliği de inşa eder. İşte bu, dilin dilselliğinden hareketle yarattığımız nesnemizle aramıza koyduğu perdeyi az da olsa aralayabilmemize, kendiliğimizin nesnemize içkin kılınmasına olanak tanır.

1. David Bayles ve Ted Orland, Art & Fear: Observations On the Perils (and Rewards) of Artmaking (Image Continuum Press, 2001), 51.

2. Buradaki açıklık yalnızca enformel sanatı yahut açık yapıtları kapsamıyor. Burada bahsettiğimiz açıklık, her yapıtın kendi poetikliğine içkin olan bir yansıtmalar olanaklılığına sahip olmasından kaynaklanan, içten-içe açıklık. Bu yüzden, kapalı addettiğimiz bir eser dahi içinde açıklık barındırmak durumundadır. Keza Umberto Eco da Açık Yapıt’ta aynısını dile getirir: “...mükemmel bir biçimde dengelenmiş bir organizma olarak tamamlanmış ve kapalı bir sanat yapıtı, taklit edilemeyen özü bozulmadan binlerce farklı biçimde yorumlanabildiği ölçüde açıktır da. Bu nedenle bir sanat yapıtıyla olan tüm etkileşimler hem yorum hem icradır, çünkü her etkileşim farklı bir bakış açısı taşır.” (Can Yayınları, 2016, çev. Tolga Esmer, 66) Örneğin Beethoven’ın 5. Senfonisi oldukça kapalı yazılmıştır; bestecinin, nesnesinin yaşamsallığa dönüşmesi üzerinde neredeyse mutlak tahakkümü vardır. Bestecinin yönergeleri, bir simgeler bütünü olan notasyon aracılığıyla açıkça belirtilmiş, neredeyse tüm parametreler kesin bir şekilde bildirilmiştir. Yine de sesselliğin simgeselliğe dönüşürken eksik kalması ve yine aynı şekilde teorik olanın da pratik olana soyunurken her yorumda farklılaşması kaçınılmazdır. Bu bağlamda Karajan’ın 5. Senfoni yorumu ile Celibidache’nin 5. Senfoni yorumları arasında oldukça büyük bir fark vardır.

3. Maurice Merleau-Ponty de çok benzerini, “The Film and The New Psychology” adlı denemesinde film için söylemiştir: “...The meaning of a film is incorporated into its rhythm just as the meaning of a gesture may immediately be read in that gesture: the film does not mean anything but itself.” [Tıpkı bir jestin anlamının aniden jestin üzerinden okunabileceği gibi bir filmin anlamı da onun ritmiyle birleşiktir: Film, kendisinden başka hiçbir şey ifade etmez.]

4. “[Anlam] hem varlık-dışı hem içten-içe-oluş olan aliquid’dir, içten-içe oluşlara düşen o asgari varlıktır. İşte bu bakımdan anlam olaydır.” (Gilles Deleuze, Anlamın Mantığı, Norgunk Yayıncılık, 2005, çev. Hakan Yücefer, 39)

5. Çivi öyle çizebildiği için harf böyle, söz bu şekilde söylenebildiği için dil böyledir.

6. Bkz. Eco, age, 102. “Dil, bir foton demetinin yarattığı gibi doğal bir uyaran yapılanması değildir; insan tarafından yaratılmış uyaranların yapılanmasıdır, sanatsal biçim ne kadar yapaysa o da o kadar yapaydır; bu nedenle sanatla dil arasındaki özdeşliğe başvurmadan birindeki gözlemleri diğerine aktarmak mümkündür.”

7. Dışsallık kelimesi, Ding an sich’in, kendinde olan şeyin karşıtı olarak kullanılıyor.

8. Lacan’ın je’süne değil moi’sına atıfta bulunuluyor.

9. Roman Jakobson, Essais de linguistique générale (MINUIT, 2003), 28.

10. Liber Scintillarum isimli eserin notasyonun bir kısmına buradan göz atabilirsiniz.

+

Burak Öztürk, eser, müze, nesne (obje), özne, sanat, sanatçı, üretim, yapıt, Yapıt ve Özne