Pierre Soulages’ın Outrenoir [siyahın ötesinde] serisindeki monokrom tablolarını –tıpkı çizgi, ton, biçim vs. gibi bir parametre olan– ışıktan bağımsız düşünmek imkânsızdır. Işık dolaylı olarak mekân parametresine gönderme yaptığı için, Soulages’ın monokrom işlerinin (ışıkla bu denli ilişki kurmasında siyahın en koyu tonlarını öncelikli olarak kullanması başat rol oynar elbette) mekânsal olduğu da söylenebilir. Işık üzerinden açığa çıkan bu özgü mekânsallık, ışıkla diğer tabloların kurduğundan farklı bir ilişki kurar. Burada ışık dışsal bir parametre değildir artık, yapıtın içine gömülmüştür. Denebilir ki tablonun deseninin vazgeçilmez bir parçası olmuştur. Dolayısıyla Soulages’ın tablosunun nerede sergilendiğini bu kadar mühim kılacak olan, onun hangi eserden önce ya da sonra geldiğinden daha ziyade hangi ışıkta, hangi saatte –başka bir deyişle hangi enlem/boylamda– sergileneceğidir. Öte yandan bu, Walter Benjamin’in mekanik reprodüksiyondan sonra gittikçe ön plana çıkmaya başladığını söylediği “bağlamsallık”la ilişkili bir mekânsallık değildir. Başka bir deyişle bu mekânsallık kavramsal değil de poetiktir. Şöyle de denebilir, Soulages’ın monokrom serisi alımlamayı mobilize eder. Alımlayıcının tablo karşısında konumlanışı, dahası tabloyu nirengi hâline getirerek karşısında gerçekleştireceği her hareketi tabloyu açıklaştırma potansiyeli taşır, zira aynı zamanda Soulages’ın desenleri hem yanal hem de medyal iz sürmeleri [lateral-medial tracing] ışık ve gölgenin süresel akışına imkân tanıyan cinstendir. Hatta serinin kimi tablolarında bu ilişkinin izleri yanal-medyal yerine yatay-dikey olarak sürülür. İki çeşit açıklık çıkar buradan böylelikle: Hem Merleau Pontyci anlamda Dünya ile algımızın etkileşiminin açıklığı (Güneş’in, Dünya üzerinde bulunduğumuz konuma göre dinamik olarak değişen etkisi) hem de tablo önündeki pozisyonumuz ve hareketimizin yarattığı açıklık.
Şayet asılı duran tablo nirengi noktasıysa, bu nirenginin diğer iki noktasını da alımlayıcı ve ışık oluşturur. Soulages, nesnesinde var olmayanı sahneye çıkarır böylelikle. Işık ve dolayısıyla mekân, tablonun –ve hatta genel olarak Outrenoir serisinin– temel parametresi hâline gelir. Açıklık ise yine Soulages’ın nesnesi ile alımlayıcıyı mobilize etmesinde, edebilmesinde saklıdır. Başta kavramsal gibi gözükse de son derece somut olan ontolojik bir açıklaştırmadır bu; alımlayıcının mekânda konumlanışı ve hareketselliği ışığı tablonun üzerinde süzdürürken, her “anda” farklı yansımalar sağlama imkânını yaratır. Öte yandan Soulages tarafından yaratılan bu soyut süre ilginç bir şekilde alımlayıcının elindedir. Bu “yapay” akışa zaman denemese de tablonun sunduğu “ereksellik”, alımlayıcının ileri ve geri sarışlarına izin verir. Bu ereksellik bir çağrışımdan ibaret olsa da son derece arketipiktir. Soulages’ın antik ve klasik eserlere duyduğu ilgi de hesaba katılırsa yüzey üzerinde yöne dair bir akış bulunmasının, bir “dil” ya da daha somut olmak gerekirse bir hiyeroglif çağrışımı yapması olasıdır. Nitekim hiyeroglifler de yukarıdan aşağıya, aşağıdan yukarıya ya da soldan sağa okunmaktaydı. Soulages’ın tablosunun soldan sağa bir ses dalgasını andırması da boşuna değildir belki; çünkü tablodaki dokusal yarıkların sol taraftan sağ tarafa sıklaşması sanki bir hızlanmayı/gürleşmeyi imler. Arketipik çağrışımlarla yarattığı soldan sağa yönelik akış, normalde resim sanatında bulunmayan soyut bir sürenin ya da arketipik bir erekselliğin varlığına da işaret eder. Bununla birlikte alımlayıcı aynı anda bu sürenin mutlak kontrolüne de sahiptir; kendi kontrolünde olan bu sürede ileriye olduğu kadar “geriye” de atlamalar yapabilir. Zira eğer ışık sabitse, alımlayıcının yanal hareketleri tablonun engebeli yüzeyinde ışığı soldan sağa, sağdan sola yüzdürerek sinematik “imge anları” ve bu imge anları arasında bağıntılar yaratacaktır.
Bu bağlamda yansıma yalnızca renk parametresiyle sağlanmaz Soulages’da, doku da son derece önemli bir işlev görür. Her “ton yarığı” ayrı bir yansıtıcı topoğrafyaya işaret eder. Doku, tablo üzerinde ışık-gölge kontrastına derinlik katar; bir ışık-gölge topografyası oluşturur. Işığın izleği yanal ve medyal olarak alımlayıcı tarafından (sürati ve süresi alımlayıcının elinde olduğundan) son derece açıklaştırılmış şekilde takip edilir. Bu nesne yönelimli ontolojik nitelikleri ancak bir bileşiklik açığa çıkarabilir: Işığın ontolojik niteliklerini tablo açığa çıkarır; ışığın ontolojik nitelikleri tabloda açığa çıkar, tablonun hem içinde hem de üzerinde. Soulages’ın tablosu ışıkla bir bütün hâline gelerek bileşikleşir böylece. Bu, tablodan mekâna taşan bir poetikadır. Tıpkı müziği sembollerden ibaret düşünmeden materyalinin mekânla kurduğu, kuracağı ilişkileri düşünerek sesi notasyona hapsetmekten kaçınan Zimmermann gibi Soulages da resmi tabloya hapsetmekten kaçınır. Aralarında ortak olan monokrom olma özelliği ise dikkat çekicidir; Zimmermann salt re sesine yoğunlaşarak ontolojik açıklaştırmaya odaklanırken Soulages salt siyah renkte arar aynı açıklaştırmayı.
Soulages’ın tablosu yansımanın niteliklerini düşünen, düşleyen bir tablodur. Dağınık yansıma, yani ışığın konumlanışı ve şiddetine göre maddenin üzerinde yayılarak bıraktığı yansıma, engebeli bir yüzeyde cereyan eder. Zaten bu türden yansıma, ayna yansımasından farklı olarak sert materyaller üzerinde ya da pürüzlü yüzeylerde meydana gelebilir ancak. Dağınık yansıma bu şekilde birçok ışını, ışığın geldiği materyal üzerinde çeşitli şekillerde dağıtır. Soulages’ın tablosundaki bu poetik engebelik, yüzeydeki bu çeşitlilik, ışığın her türden davranışını (soğrulma, yayılma, yansıma ve kırılma) yaratmaya muktedir kılar. İşte bu, yapıtın üzerindeki açıklıktır. Bu, siyahın gizil canlılığıdır. Fakat bu son derece canlı ve ontolojik olan parametreyi alımlayıcının kontrolüne bırakması yapıtı daha da çarpıcı kılar. Arkaik bir çağrışım daha yaratır bu durum. Antik Mısır tapınağında, güneş ışınlarının belli belirsiz üzerinde gezindiği hiyerogliflerle dolu duvarları anımsatır. Öyleyse kozmik bir anlam da çıkar buradan, evrenin oluşumu karanlıkla (siyah) başladığı gibi ışığın hareketi de Güneş’in hareketini ya da kozmik devinimi temsil eder elbette. Bir taşla iki kuş, mutlak sanatta biçime gömülmüş olan örtük içerik, örtük semiyotik...
Son olarak, son derece dolaylı yoldan şu iddia edilebilir: Kuantum fiziği ortaya çıkmasaydı Soulages bu tabloyu yapmazdı. Dalga-parçacık ikiliği, yani “Işık dalga mıdır, parçacık mı?” sorusu dolaşıma girmeseydi böyle bir tablo düşlenemezdi belki de. Soulages’ın soyutluğu son derece farklı bir soyutluktur bu bağlamda, ne ekspresyonist ne kübik ne de optiktir (Op Art). Bu, nesne yönelimli bir soyutlamadır ve ontolojiyi, dahası ontolojik açıklaştırmayı ön plana alır; objeden süjeye kat eder. Hem sanatta hem felsefede (hatta sosyal bilimlerde dahi, bkz. Bruno Latour) nesne yönelimleşmenin baş müsebbiplerinden birinin kuantum fiziği olduğunun başka bir kanıtıdır bu da. Tıpkı çift yarık deneyindeki gibi (ki o da son derece “açıktır”, açık yapıt/açık deney) Soulages’ın tablosunda da gözlemci/alımlayıcı yapıta etki etmiş gibi görünür; obje mi belirleyicidir yoksa süje mi, belirsizdir. Bu, Latourcu simetriyi de onayan cinsten simetrik bir disiplinler arası geçişliliktir; bir yüzünde Heisenberg belirsizliği bulunur, öbür yüzündeyse Soulages belirsizliği.
{fold içindeki fotoğraf: Ettiene (CC BY-NC-ND 2.0)}