Müziğin sesten başka bir şey vaat etmesi mümkün değildir artık; müzik yalnızca müziktir.
Bugünden bakınca postmodern müziğin ilişki kurduğu her türden içerik aslında özgül bir tükenmişliğe ve tüketmişliğe gönderme yapıyor. Postmodern müziğin geçmişle poetik hesaplaşması aynı zamanda her türlü içeriği ivmelenerek tükettiğine delalet ediyor. Bu süreç (kabaca 50’lerden 70’lere kadar olan) müziğin içeriğinin doğrudan göstergebilimsel kılındığını tasdik ediyor ve böylece onu ideolojiyle daha da doğrudan ilişkilendirmeye olanak tanıyor.
Postmodern müzikle içerik, 19. yüzyıl “program müzikleri”ndeki gibi müzik dışı anlatıların sahnelerini tasvir etmez artık; içerik ya bir kolaj unsuruna dönüştürülür ya geçmişin değerlerine gönderme yapar ya da onları yapısöküme uğratır. Geçmiş içeriklerin bölük pörçük alıntıları, içerik denen şeyi de tüketerek zamanla biçime dönüştürür. Sessel materyallerin ilave tüm unsurları, yani biçimsel olanın dışında kalanlar bu satürasyon süreciyle elimine edilir. “Klasik” motiflerin postmodern alıntısı, yapısökümleri, “büyük anlatıyı” yıkma –ya da tam tersi onları onama– pratikleridir özünde. Yine de bu yaklaşımların her iki türlüsü de biçim üzerinden geçmişe karşı bir “mesafe” alır; ilkinde belki ikrah, ikincisinde ise özlem söz konusudur. Bu mesafelerin nitelikleri farklı olsa bile iki yaklaşım da biçimciliğe yoğunlaşmanın kapılarını açar. Nitekim mutlaklaşmanın yükselişine şahit oluruz. Mutlaklaşma ise artık ideolojiyi daha soyut biçimlerde yansıtır: Kapitalist kültüre entegre olmamaya, Marksizme işaret eder. Stil bestecinin ideolojik aygıtına dönüşür.
Bu raddeden itibaren ideoloji artık stildedir, yaklaşımdadır, materyalin içeriğinde değil de içeriksizliğindedir artık. Kültür endüstrisinin karşıtı olarak sanat müziği, kapitalizmle son derece bağıntılı ya da dolaylı olarak bağımlı hâle gelir böylece. Müzik sanatının özünü, kapitalizmin kültür endüstrisi belirler neredeyse. Geç döneminde kapitalizm artık her şeyi öyle bir soğurur ki bu aşırı sınırlama, paradoksal bir şekilde, müzik için büyük bir özgürlüğü de doğurur; müziğin nesnelleşme özgürlüğünü. Bu bağlamda spektralizm bu nesnelleşmenin müzikteki ilk tezahürüdür.* Fakat yine de sanat, kapitalin filtrelerinden geçer; hatta daha doğru bir ifadeyle söylemek gerekirse, kapitalin filtrelerini aşarak makineyi çağırır.
Sanatta mutlaklaşma ya da José Ortega y Gasset’in deyimiyle insansızlaşma zaten moderniteye de koşut gider. İlerleme, değerlerden (bu bağlamda içerikten, insansı olandan) kopuşu da imler aynı zamanda; makineye yaklaştıkça nötrleşirsiniz. AGI’nın ortaya çıkması hiper özgürleşmeyi koşul koyar. Misal, makinelerin yükselişi için öncesinde cinselliğin tüketilmiş olması gerekir. Makinelerden önce ve hatta her şeyden önce, müzik (Jacques Attali’nin teorik tezi pratikte de yürürlüğe koyulur) trans olanı sosyal dokuya sokar. Baudrillardcı anlamıyla müziğin trans-estetiğidir bu. Müzik, trans-hümanizme hazırlar. Attali haklı çıkar, müzik sahiden de sosyal, politik ve ekonomik değişimleri öncüller. Sanat sahiden de avangarttır, en kısa çöpü çeker ve kendisini devasa bir hyperstition’a dönüştürür. İşte bu aynı zamanda müziğin poetik kehanetidir.
Müziği sosyal bilimlere iliştirme çabası da böylelikle sonuçsuz kalır, çünkü sanatta ilkin toplumsal olanın değil başka bir şeyin “tini” açığa çıkmaya başlar artık. Müzik sosyolojisi, müzik yapıtıyla ilgili değildir mesela. Sanatın tarihsel süreçte özerkleşmesi onun niteliklerini sorgulamak için yetersiz bir sebeptir. “İlerleme” makronun tinidir, bu ilerlemeyi ise ancak ilerleyen öncülleyebilir veya ona koşut gidebilir. Öte yandan müzik sosyolojisi, sırf sosyoloji yapmak için müziği araçsallaştırarak indirgemeci bir niteliği bürünme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bu, tıpkı Pierre Bourdieu’nün de yaptığı gibi sanatı sosyolojiye entegre etme amacıdır; malumun yumuşak bilimsel ilanıdır. Oysa artık yalnızca kitsch’in sosyolojisi yapılabilir, çünkü böyle bir sosyal dokuda kendini gösteren kültür de reaksiyonerleşir; ivmelenmenin kuralsız etkilerini soğurmanın yollarını arar ancak. Kitsch (a)(i)s a remedy.
Reaksiyonun bir diğer kutbunda ise onama söz konusudur. Müzelerdeki sanat yapıtlarına saldırmanın bir aktivizm olarak ortaya çıkması da bu yüzdendir aslında. Saldırılan eserler ekseriyetle hümanizmin en başat örnekleridir. Zira hümanizmin en güçlü sembolleri, “gezegenimizin iyiliği için” en kolay hedefe dönüşür artık. Transhümanist onama. Accelerationism for the greater good.
Müziği ideoloji de dahil olmak üzere her türden içerikten yalıtmak apolitiklik gibi gözükebilir. Öte yandan politik mesaj vermek ya da daha da ileri gidersek mesaj vermek kapitalizmin sunaklarına adak adamaktan farksızdır artık, çünkü bugün içerik makineyi besler yalnızca. Bu yüzden internete içerik üretmek 21. yüzyılın en büyük komplolarından biridir. Internet as an altar for the machines, or rather, the machinic desire itself.
20. yüzyılın ikinci yarısında Luciano Berio müziğin artık söyleyebileceği yeni bir şeyin kalmadığını söylerken eksik bir çıkarım yapmıştı aslında. Müziğin söyleyebileceği tek bir şey kaldı artık, o da nesne olarak, yalnızca ses. Her türden içerik sistem tarafından yutulmayı bekliyorsa ve böylelikle sistemi besliyorsa, müzik ve ses arasındaki ilişki de yeniden inşa edilmek zorundadır. Müziğin ve dolayısıyla sanatın teleolojik buyruğudur bu. Her şey gibi sanatı da yutmaya yönelik sınırları durmaksızın genişleyen kapitalist karantina bölgesinden kaçmanın yolu, makineden bile daha hızlı ivmelenmektir artık. İhtiyacımız olan şey bir post-mekanik poetika ya da alien aesthetics.
Yapay zekânın teleolojik olarak kapitalizmle özdeş olduğu tezi kültür sahasında kanıtlanıyor böylece. Ereksel olanın kuvvetine karşı koymak imkânsızlaşıyor, geriye onu yalnızca ivmelendirmek kalıyor.
Konser salonlarında bir hayalet dolaşıyor, kabuğun içindeki hayalet; müzik, makineyi çağırıyor.
* Schönberg ve Webern’in müzikleri modernist olsa da nesnelleşmiş değildi. Bu besteciler modernist müziğin kurucuları olsalar da hâlâ beşeri olanı merkeze koyuyorlardı, yani müziğin en hümanist parametresi olan perdeyi. Perde hâlen merkezi önemdeydi. Oysa nesnelleşmeyle kasıt, merkeze salt sesin koyulmasıdır.
