Ölümün bizim için neden dayanılmaz bir fikir olduğunu sorgulamak için ölüme karşı objektif, nötr bir tutum sergilemenin yollarını aramak istiyorum. Ölümü son derece sübjektif şekilde nitelendirdiğimizi söyleyeceğim ve sandığımızın aksine ölümün, yaşamın zıttı olmadığını savunacağım.
Ölüme dair düşündüklerimiz ve söylediklerimiz, çoğunlukla onu anlamaktan ziyade bizim için katlanılır kılmaya yönelik. Mesela Romalı şair ve filozof Lucretius günümüze ulaşan tek eseri Evrenin Yapısı’nda Yunan filozof Epikür’ün “Ölümün olduğu yerde ben yokum, benim olduğum yerde ise ölüm yok” söylemini genişletiyor ve ölüme dair tüm acıların yaşamda da var olduğundan, nitekim ölümden korkmanın anlamsız olacağından bahsediyordu. Oysa ölüm ve yaşam arasında böylesi bir analoji kurulması bana absürt geliyor. Ölüm ile yaşam bu şekilde denkleştirilemez, çünkü yaşamda acı olduğu kadar haz da tüm çeşitliliğiyle mevcut, ölüm ise daha farklı, daha kalıcı, eşsiz bir an ve olgu. Ölüm ve yaşamı bu şekilde benzeştirmek ölümü anlaşılır kılmaktan ziyade gönlümüzü ferahlatmaya, ölüm fikrini katlanılır hâle getirmeye yarıyor. Fakat ben ölümü anlamak istiyorum, katlanılır kılmak değil. Hatta mümkünse onu kendimizden bile bağımsız şekilde anlamayı kastediyorum, mutlak olarak. Ölüm bize kayıtsızsa, biz de ona kayıtsız kalınca neler olacağını görmek istiyorum. Ölümü mümkün olduğunca soğutmak istiyorum. Öyleyse şununla başlayayım:
Ölüm, yaşamın zıttı değil, değillenmesidir.
Ölümü hafifletmek isteyişimiz anlaşılabilir. Zira hakiki olarak yok olmak deneyimini ölümle yüzleşmek dışında başka bir şekilde yaşamıyoruz, dolayısıyla ölümün deneyimi bir bilinmezlikle geliyor. Elbette sadece bu da değil; geleceği tasarlayan, uygulayan, otonom biçimde faillik sergileyen bir varlık için yok-olmanın kendisi de kolayca kabullenilecek bir fikir değil. Kabul etmesi kolay değil; çünkü ölüm, saydığım tüm bu nitelikleri kapsayan süreç kavramını kendine has şekilde –ve ilginçtir ki– “süreçle” yok ediyor. Yok oluş ve akabindeki hiç oluş da süreç kavramını –ironik de olsa– yok eden birer “süreç”. Yok oluş süreci bittiğinde hiç oluş süreci başlıyor, hiç oluş süreci süreç kavramını lağvediyor; başka bir deyişle, yok oluştan hiç oluşa geçildiğinde “süreç” de yok oluyor. Bahsettiğim üç evresiyle ölüm, sürecin kendisinin başlı başına lağvedilmesinden mülhem. Dolayısıyla ölümü kabullenemeyişimizin asıl sebebi her türden süreci, başka bir deyişle ölümün süreç fikrinin ta kendisini lağvetmesi.
Ölüm anı, yok oluş ve hiç oluş evrelerinden oluşan ölüm,
süreci yok eden sürecin kendisidir.
Peki ama süreç ne? Süreç, zamanda öznel-kümülatif hareket birikintilerinden başka bir şey değil. Belli başlı bir zaman kesitinde, spesifik hareketlerin izleği. İlerleme, duraklama, gerileme süreci... Yönü fark etmeksizin süreç sterilize eder, izole eder ve analitiktir fakat oksimoron bir şekilde sürecin kendisinin spesifik bir izleği haiz olması onu rölatif de kılar. Ama ben ölüme objektif bir bakış getirmek istiyor, hiçbir şekilde rölativite istemiyorum. Hatta ölümü objektiften de öte, mutlak hâliyle ele alabilmeyi arzuluyorum, bu her ne kadar imkânsız olsa da buna yaklaşabilmeyi umuyorum. Öyleyse mutlak olmayan bir şey üzerinden, süreç üzerinden ele almamak gerek onu. Ölümü süreçten soyalım ve ölümün kendi başına, kendi kendine ne olduğunu anlamaya çalışalım. Yani ölüm mutlak olarak ne? Ama bir dakika, yoksa ölüm mutlaklıkla kurduğumuz yegâne ilişki mi? Bizzat mutlaklığa gidişin kendisi mi? Bizi süreçten sıyırmasıyla rölatif ilişkilerden de sıyırmıyor mu? Bizi uzaysız ve zamansız bırakmıyor mu? Ve ancak uzay-zamansızlıkla mutlak oluyorsak...
Öyleyse bize dair mutlak olan doğum öncesi ve ölümdür yalnızca.
Fakat, doğmadan önceki yaşamsızlığımız ile doğduktan sonra hepimizin başına gelecek olan yaşamsızlık arasında ne fark var öyleyse? Söylediklerime bakılırsa ölümün üçüncü evresinde, hiç oluşta, ölüm anı sonrası ile doğum anı öncesi özdeş konuma geliyor. Yine de aralarında bir fark bulabiliyorum. Doğum öncesinde hepimiz bir ihtimaliz: Bir sperm ve yumurtanın denk gelişinin zigot potansiyeli. Ölüm sonrası için ise herhangi bir potansiyel durum mevcut değil.
Ölüm, potansiyeli de yok eder.
Öte yandan ölüm başlı başına –yahut kendi başına– bir şey de değil. Ölümde olma durumu [state of death] diye bir durum yok. Ölüm durumu bir yanılsama. Ölüm durumu olarak nitelendirdiğimiz post-mortem aslında yaşamın mutlak bir değillenmesi. “O öldü” dendiğinde ölen kişi ölüm durumunda değil; ölüm durumu var olsaydı sınırsız olurdu; daha doğrusu, ölüm-olmama durumundan ayırt edilemezdi. Fiziksel doneler dışında bize ölüm durumunu ne belirtecek? Ayrıca, bu ölüm durumu ne kadar sürecek? Ölümde olma hâli yok, yalnızca bir sonlanış var. Tam da bu yüzden onu ölüm diye değil de “yaşamsızlık” diye nitelemek gerekiyor. Yaşamın zıttı değil ve kendi varlığı da yok. Ölüm kendi başına bir şey değil. Ölüm isim değil, yalnızca ölme anı mevcut.
Ölüm-hâli, var olmayan, öznel bir niteleme; ölüm bir an, kendi varlığı yok, yalnızca bir bellek meselesi.
Ölümün kendi varlığının olmaması, onun yaşamın zıttı olmadığı savını da güçlendiriyor; ölüm yaşamın zıttı olamaz, olsa olsa yaşamdan yoksunluk veya yaşamsızlık olabilir. Ölüm anı, yaşamdan yoksun kalınan yalnız ve tek an; ölüm anı sonrası ise yaşamdan yoksun kalınan yalnız ve tek sözde-durum [quasi-state]. Sözde-durum, çünkü ölüm anından sonrasında ölen özne için süreç yok. Ölüm anından sonra ölen kişinin değil, başkalarının, o ölüme tanıklık edenlerin sübjektif zamanı belleklerinde devreye giriyor. Ölü özne için bir yitiriş daha, bir süreç transferi... Ölüm, sübjektif bir yakıştırma olan ölüm durumu gibi sınırsız bir durum değil. Ölüm bir mutlaklık, yaşamın değillenmesi olarak negatif bir mutlaklık. Mutlak değillenme ise ancak hakiki yoklukla mümkün olabilir, hakiki yokluk da ölüm ile. Bu yüzden ölümü hakiki yokluğun deneyimi olarak nitelendirdim. Zira, ancak ölümle yok olabiliyoruz ya da yok olmamıza ölüm diyoruz. Yaşamın mutlak değillenmesi olarak hakiki yokluk... Ve belirttiğim gibi mutlak değillenme, süreci ortadan kaldırdığı için ölüm durumu diye bir durum olamaz. Çünkü durum, süreci içerir, ölümün bizzat ortadan kaldırdığı kavramı. Öyleyse ölümü geri dönüşsüz ve yegâne mutlaklık deneyimi, mutlak oluş olarak niteleyeceğim.
Ölüm, değillenmiş mutlaklık olduğu gibi yegâne mutlak-oluştur da.
Şüphesiz ölümün getirdiği acı diğerlerinkinden farklı. Bu özgüllüğün sebebi, ölümün şeyi ya da şeyleri geçmişteki gibi olamayacak hâle getirişinden kaynaklanmıyor sadece (şey ya da şeyler diyorum zira ölüm, ölümle yüzleşeni olduğu kadar ölüme dışarıdan tanık olanlar için de “şeyleri geçmişteki gibi olamayacak hâle” getiriyor), zira geçmişteki gibi olamayacak hâle getirme, ölümün niteliklerinden biri olarak addedilmek için bir nebze de olsa hafif kalıyor; bu noktada benim düşündüğüm daha ziyade, “geçmişsiz bir yok oluşun” (yani “hiç oluşun”) gelip çattığının farkına varılmasının bu acıyı farklı ve yoğun kıldığı. Yalnızca geçmişle var olmak, geçmişsiz yok olmak, tanıklıklar (daha doğrusu “öznel bellek” diyelim ona) ortadan kaldırıldığında hiç var olmamış gibi olmak anlamına geliyor. Ölümü ona tanıklık edenler için dayanılmaz kılan şey, tanıklık edilen ölümden sonra ölü özneye dair belleğin geçici ve güvenilmez şekilde sürmeye devam etmesi. Ölüme tanıklık edenler için ölüm acısının antidotu unutmak, belleği ortadan kaldırmak belki de. Bu sübjektif belleğin yok olmadığı öteki durumda ölü özne, sübjektif belleklerde yok oluştan hiç oluşa doğru yeniden ve yeniden, hiç durmaksızın kat etmeye devam ediyor. Kısır bir sözde-süreç döngüsü. Ölü özne, ancak kendi üzerine yapışan sübjektif bellekler tükenince hiç olmaya (veya mutlak değillenmeye) varabiliyor.
Ölüm, ölen kişiyi objektif zamanın dışına, sübjektif zamana iter.
Ölünün ardından, tanıklıklardan mülhem öznel bellek sözüm ona yaşamı sürdürür.
Ölüme tanıklık eden kimsenin belleği yok oluşla çatışır. Zira yok oluş silmeyi başlatır, bellek ise hep yeniden yazar. Yok oluş, sürecin kendisini de kapsayan silme sürecini başlatır, bellek yeniden üretir. Belleğin yeniden üretimi de ölüme benzer üstelik, belleğin aktivitesi, yok etmenin değillenmesidir çünkü; belleğin yeniden üretimi, kendi materyallerini (yani anıları) bir türlü yok edemeyişinden kaynaklanır. Ölümün son evresi olarak nitelendirdiğim hiç oluş, sübjektif bellekler tükendiği an başlar; artık yalnızca objektif değil, sübjektif zamanın da sonuna gelinmiştir. Birinin ölümü yalnızca kendisiyle sınırlı kalmaz böylece, ölü özne kendi evrelerini farklı veçheleriyle ötekilere de transfer eder; ötekilerinin belleğinde çatışma başlatır, daha da önemlisi, başkalarını da kendi evrelerine tersine ve sübjektif şekillerde dahil eder. Böylece ölüm aslında bir fiilken, başkalarının bellekleriyle isme dönüşür.
Ölüm bir olay olarak, çift kutuplu bir transformasyondur,
ölü özne için fiziksel, tanıklık edenler içinse mental ya da kavramsal.
{fold içindeki görsel: Ingmar Bergman, The Seventh Seal, 1957, kaynak: Janus Films}