fotoğraf: Joe Coyle (CC BY-NC 2.0)
Meditasyonlar
Perspektifler

Herkesin takip ettiği nehri takip ettim. Herkes nehre farklıca bakıyordu nehrin izleği boyunca. Herkesin perspektifini sırasıyla takındım; yeri geldi, takınıp bıraktıklarımdan bazılarına geri bile döndüm. Fakat perspektiflerde hakikati bulamadım ve gün geçtikçe bulabileceğime dair inancımı da yitirdim. Çünkü perspektifler hakikati içeriyorsa bile buna yalnızca biri nail olabilirdi ya da yalnızca biri hakikate diğerlerinden daha yakın bulunabilirdi. İçlerinden birini seçerek ona adanmak hayatımı büyük bir yanılgıya adamakla eşdeğer olabilirdi. Böylece perspektiflerin çokluğu beni onları külliyen reddetmeye itti, ne de olsa her biri kendi içinde tutarlı bir sistem sunabiliyordu, dolayısıyla birçoğu eşit derecede makul gözüküyordu. Daha da önemlisi, bilim değildiler; yanlışlanamazlardı. Yani içlerinden herhangi birini seçmiş olmak kendimi kandırmak ihtimalini bertaraf etmeyecekti. Dahası, bir perspektifi öbürleri yerine seçmenin soruşturulması sonu gelmeyen tartışmalarla boğuşmak demekti. Ben ise her soru için yalnızca bir cevap istiyordum, bütün bu tartışmaları dindirecek nitelikte bir cevap, bir alternatif arıyordum. Böylece tüm perspektiflerin ötesine geçebilmek ümidiyle karşılaştırma yapmaya bir son verdim ve herkesin takip ettiği nehri takip etmeye devam ettim.

İnancımı uzun bir süre önce kaybettim. Tekrardan inanmak isteyip istemediğimden emin olmasam da daha büyük soruların cevabına yaklaşmayı arzuluyorum. Eğer hedefime ulaştıracaksa, bu yola us dışından koyulmaya dahi razıyım. Yalnızca bir işaretin peşindeyim ve bu uğurda ilerlemeye devam ederken kendimi kandırmaktan da mümkün oldukça imtina etmek istiyorum. Hatta itiraf edeyim, farkında olmadan kendimi kandırırım diye de çok korkuyorum. Zira birazdan söyleyeceklerim, dünyanın şimdiye dek kendini kandıran insanlarla dolup taştığı sonucuna varacak: Ya ben de onlardan biriysem? Birbiriyle son derece alakasız perspektiflere bu denli canhıraş sarılındığına şahit olmuşken, insanlığın kendi yaratımı olan perspektiflerin her birinden nasıl olur da şüphe etmeden durabilirim? Kendimi kandırmaktan imtina etmek için çok temkinli davranmalıyım ve ciddi bir işarete ulaşmadan beni mantıktan itikate sıçratacak [leap of faith] tavrı takınmamalıyım. Bu işaretin mahiyetini bilmiyorum, yalnızca onun peşinde olduğumun bilincindeyim. Şimdi, herkesin takip ettiği nehrin belli bir noktasındayım ve benden önce herkesin yaptığı gibi nehri takip etmeye devam ediyorum.

Yalnızca zihnim değildi nehri süren, oradaydım, gözlerim ve ayaklarım da sürüyordu nehri, farklı perspektifleri takınmaya çalışmayı sürdürüyordum. Her perspektif bir çeşit inanç [faith] gerektiyordu; ama dini, ama felsefi. Ben ise inancımı çoktan yitirmiştim ve ne kadar çabalasam da tekrardan inanç sahibi olamadım; perspektifler üzerime bir türlü oturmuyordu. Karşılaştığım her perspektif, onlara özgü inanışları bilme isteğim karşısında yenildi. Ben perspektifleri birer birer def ettikçe nehir de bana daha kayıtsız gözükmeye başladı. İkimiz de birbirimizden habersizmişiz, ikimiz de neden burada olduğumuzu bilmiyormuşuz gibi. Kayıtsızlık hissiyatı tesadüfiliği vurguladı zihnimde ve böylece bende kötü bir farkındalık oluşturmaya başladı. Ben bu şekilde sorguladıkça anlamı da çözündürdüğümü fark ettim: Anlamı (ironiktir, anlamı da ortaya koyan) kendi bilincim tarafından çözündürdüm. Kendi kendini sabote eden bir sarmalın içinde miydim? Evet! Önce her şeye anlam yükleyen, sonrasında ise bu süreci ters yüz ederek her şeyi kayıtsızlaştıran ve böylelikle anlamdan yoksun bırakan bir mekanizmayla doğmuştum. Bilinç bir lanet midir bu açıdan bakıldığında?

Şimdi felsefenin doğayla kendiliğinden kavgalı olduğunu düşünmeye başladım. Üstelik böyle düşünen ilk kişi de değildim, felsefe tarihinde belli bir noktadan itibaren anti-felsefeci filozoflar sahne almıştı. Ben de onlarınkine benzer şekilde felsefede örtük bir kibir sezdim, bilinçliliğin doğa ile insan arasına ister istemez bir set çektiğine kanaat getirdim. “Fakat işte tam da bu kibir, felsefe yapmayı nihai olarak nihilizmle sonuçlandırıyor en nihayetinde” diye düşünmeden edemedim. Belki de Hegel haklıydı, felsefenin görevlerinden biri, doğa ile insan arasındaki bu mesafeliliği sona erdirmek, bunların arasında uzlaşıyı sağlamaktı. Çünkü “cennetten kovulmuş”tuk ve neler olduğundan habersizdik. Elimizde yalnızca bilincimiz kalmıştı ve o da bilme, anlama arzusunu her devreye soktuğunda kendini de doğadan koparıyor, doğa ile kendisi arasına set çekmeden onu düşüncesinin bir nesnesi hâline getiremiyordu. Kısacası bilinç, doğayla aramızdaki ilişkiyi yapay olarak nitelendirmekte beis görmediğim bir etken-edilgen ilişkisine çeviriyordu. Tıpkı şu anda benim yanında durduğum nehirle kurduğum ilişki gibi. Nehir akmaya devam ediyor, kendi hâlinde, ben ise bin bir türlü şey türetiyorum ondan; bir düz bakıyorum ona, bir ters, bir yamuk… Hâlbuki, nehir aynı nehir; akmaya devam eden. Öyleyse akmaya devam eden nehir değil de benim bilincim. Ama hangimizin failliği güvenilir; benim mi, nehrin mi? Ulaştığım her yanıt için sorular bilincimde yeni kişilikler türetiyor kanser hücreleri gibi. Bilinç, bölünerek yeni sorular üretiyor sürekli. Benim failliğimden farklı olarak nehrin failliği böyle derecelenmiyor, kendi kendini yoğunlaştırmıyor, doygunlaştırmıyor. Tekrar soruyorum: Bilinç bir lanet midir bu açıdan bakıldığında? Ya felsefe? Felsefe usu neden hep bölmek zorunda? Felsefe neden çoklu kişiliklere ihtiyaç duyuyor? (Şizofreni?)

Doğa ile aramıza çektiğimiz setin bizim lanetimiz değilse bile trajedimiz olup olmadığını düşünmeye başladım böylece. Şimdi ben de nehirle arama bu türden bir set çekmiştim. Bu seti onu takip ederken mi çekmiştim yoksa tam tersine aslında set falan yoktu da benden evvel herkesin onu takip etmiş olması nehre sosyal bir veçhe katarak kendiliğinden bir uzlaşı mı sağlamaya başlamıştı? Sanırım ben de bir set çektim nehri takip ederken, ama farklı türden. Çünkü kendi bilinçliliğime kapandıkça, nehrin de benden bağımsız, önce ve farklı türden bir varlık olduğunu vurguluyordum ister istemez, nehirle bir çeşit karşıtlık ilişkisine çekiliyordum gitgide. Soyutluğa meydan okuyordu nehir, ama ben yine de akıllanmaz şekilde ona bakıp birçok soyut kavram, anlam, içerim türetiyordum. Bundan haberi yoktu, bununla ilgisi bile yoktu. Belki de tam tersine, bilince sahip olmasaydım, bir hayvan olsaydım mesela, belki de ancak o zaman nehri nehir gibi görecektim. Ona isim vermem bile bir perspektif meselesi, ona isim vermem bile beşeri ve aynı zamanda da ihtiyari (ya da bilinçli bir varlık olarak benim yaşamım için zaruri) sınırlar çektirtiyor… Ama sınırlarına vâkıf olamasam da gördüğüm her şeye isim vererek sınırları varmış gibi davranmak zorundaydım. Nehrin sonu ne başı ne? Nehir nerede başlar nerede biter? Bir nehir olmak ne anlama gelir? Kendimi nehrin yerine koyabilir miyim? Nehir olunur mu? Nehir gibi olabilir miyim?

Biz içinde hareket ettikçe değişen, karanlık bir odadayız şimdi. Etrafta ne var ne yok görmemiz gerek. Fakat en ufak hareketimiz bile odada kestiremediğimiz değişikliklere yol açıyor ve hareket etmeden ne var ne yok anlamamız mümkün değil. Odadaki hiçbir şeye temas etmemeye çalışıyoruz ve böylece kendi etrafımıza bir çeper, bir set, bir duvar örüyoruz; olur da eylemlerimiz odayı etkilerse diye. Ve yine de üzerimize örtündüğümüz çeperle odayı izlemeyi/anlamayı umuyoruz. Bu çeperi, seti, duvarı kim aşacak? O duvara her biri birer tuğla daha ekleyen felsefeciler mi? Hegel’in felsefeye biçtiği görevi kim, nasıl üstlenecek? Ya da Wittgenstein gibi duvara bir merdiven dayayıp setin öteki ucunda sonsuz bir derinlik olduğuna ikna olup sessizliğe mi bürüneceğiz? Odanın karanlığına mı yenileceğiz, hem de odaya kendi isteğimizle girdiğimiz meçhulken? Nasıl? Olanı olduğu gibi nasıl göreceğiz?

Felsefecilerin olanı olduğu gibi görme kaygısı son derece yaygındır, tarih boyunca doğayla alıp veremedikleri bir şeyler olmuştur hep. (Nereden geliyor bu istek ve bunun uhrevi bir şey olduğu inancı? Felsefeciler neden ellerinde ikişer kamçıyla geziyor sürekli? Biri ötekiler için, biri de kendileri? Varoluşu anlama meşgalesi varoluşun lanetliliğini neden öngörmek zorunda hep? Özdüşünümselliğin doygunluğu nihilizmle mi sonuçlanmak zorunda? Neden?) Bu kaygı son derece anlaşılır olsa da ne yazık ki hep hakikatin “öte”lenmesiyle sonuçlanır: Deyim yerindeyse hakikat hep ötededir; sahiden, ta kadim dönemlerde, semavi dinler bize bildirmeden evvel de cennetten kovulduğumuza kani olmuşuz demek ki: Parmenides’in “Hakikat Yolu”, Platon’un formları, Budizmde hakikatin bu dünyada olmayışı, Descartes’ın cogito’su, Kant’ın numenası (her ne kadar öte olmasa da insan tarafından kavranamayacaktır), hatta modern ve seküler hâliyle simülasyon teorisi… Lakin ben size bunlardan daha farklı bir perspektifin varlığından söz etmek istiyorum, Sartre’ın, Camus’nün perspektiflerine benzer bir perspektiften: Yanımdaki nehir ve varolan her şey bir tesadüften ibaret, benim varoluşum da öyle. Bilinçliliğim bir sapma, bir arıza. Tam da bu bilinçlilik her şey için bir sebep bulmak istiyor; çünkü kategorize etmek, anlamak istiyor her şeyi. Bu fiziksel bir ihtiyaç üstelik, zira bilincim biyolojik süreçlerden meydana geliyor (her ne kadar fiziksel olandan meydana gelmesine rağmen ondan ayrı, zihinsel bir varlık oluştursa da), tıpkı su içmek, yemek yemek gibi. Eğer geleneksel felsefi anlatıda olduğu gibi insanın arzularından arınması ve aklın yolunu tutması gerekiyorsa, erdemli olmak buysa, “dünyevi zevklerden arınmak ve aklın yolunu izlemek” nihai hedef olarak belirlenmişse, burada aslında olup biten, bedensel arzuların başka bir arzuyla ikame edilmesi değil midir? Anlam arayışının kendisi de bir arzu değil midir? Üstelik “günaha sevk eden” bir tanesi? Çünkü, Yaratan’a baş kaldırmak değil midir Yaratan kadar bilmek istemek? Prometheus’un bizim için yaptığını, biz kendi kendimize mi yapmaya kalkışıyoruz? Us’un ateşini Tanrı’dan habersiz ısrarcı bir şekilde ele geçirmek mi istiyoruz? Cinsel arzuların bizi yanılttığını, akıldan uzaklaştırdığını söylüyorsak aynısını neden entelektüel arzular için de söylemiyoruz? Entelektüel arzuların arzu hiyerarşisindeki bu elit konumunun nedeni bedensel olmamaları mı? Ama entelektüel arzuların bedensel olmadığına kendimizi nasıl inandırdık? Ya bu her şeye anlam atfetme arzusu da “dünyevi” ise ve bu türden bir arzuya da sahip olmamak gerekiyorsa? (Çileci ahlak bu arzuya ne diyecek?) Ya tüm bunlar, tüm bu perspektifler yalnızca ve yalnızca bilinci yatıştırmaya yarıyorsa ve hakikat dediğimiz şeyle ilgileri yoksa? Ve en önemlisi, herkesin yaptığı da aslında kendi bilincini yatıştıran perspektifi seçmekse?

Nehrin takipçileri, her biri kendini kandıracak perspektifi buluyor, kendi bilincini yatıştırıyor.

Nehir şimdi kendinde olduğu gibi göründü gözüme; rahat bırakmışım gibi. Nehrin vardığım bu noktasında ilk kez perspektifsiz olmaya yaklaştığımı fark ediyorum, başka perspektifleri takınmaya çalışmak zorunda hissetmiyorum kendimi. Belki de en başından beri Budizmdeki ruh (Ātman) gibi kişiliksiz, perspektifsiz olmak gerekiyordu. Doğru perspektifi perspektifsiz olmanın doktrininde bulmuş olabilir miyim? Belki de nehre perspektifsiz bakabilmek Budizmdeki tüm bu meditasyonların amacıdır. Meditasyon dediğimiz şey de bilinci stabilize etmek, yatıştırmak değil mi esasında? Asıl dindirilmesi gereken arzu, bilincin arzusu değil mi? Asıl bilincin arzusuna ket vurmak en önemlisi değil mi? Meditasyon sayesinde bu başarılabilir mi? Ve bu, meditasyon sayesinde başarılıyorsa ve meditasyon bu söylediklerimi içeriyorsa, buradan meditasyoncuların da birer nihilist olduğu sonucu çıkmıyor mu? Ayrıca, perspektifsizlik nasıl bir sonuca yol açacak? Olanı olduğu gibi gösterebilecek mi? Öyleyse bu şu demek oluyor: Nehri takip edenlerin çok büyük bir kısmı çok büyük bir yanılgı içerisinde. Bunu zaten biliyorum ama benim de olmadığım ne malum? Tüm perspektifleri reddetmem, bu nihilizmim, yanılmadığımı garanti eder mi? Sürekli şüphecilerin galip geldiği bir gerçekliğe mi fırlatıp atıldım? Dahası, bu perspektifsizlik doktrini savunusu, insandan tekrar hayvana geçmeyi salık vermiş olmuyor mu? Bu perspektifsizliğe kendimi adarsam, insan olmayan canlılardan ne farkım olacak? (Fakat zaten istesem de onlar gibi olamam ki…) Öyleyse bu, (şayet mümkünse) bilinçli bir perspektifsizlik olacak. Peki ama nasıl? Sadece meditasyon yetecek mi bunun için? Ne kadar çileci olmalıyım, ne kadar yemeden içmeden kesilmeliyim? Hakikate ulaşmak için kendime neden eziyet etmek zorundayım? Ben fiziksel olarak yapmasam bile zihnim kendi kendine eziyet edecek diye mi? Neden?

Birbirine karşı gelen iki kuvvet olarak gözüküyorlar şimdi; birisi mütemadiyen sorular soruyor ve cevaplar istiyor, öteki cevapsızlıkta diretiyor. Bilincin kendisi bizi bölüyor. Ve yalnızca ikna eden cevaplar parçalanmış bizi tekrar bir araya getirebiliyor; bu kırılgan vazonun parçalarını tekrar tekrar yapıştırıyor. Lakin vazo çok kırılgan, tekrar tekrar ve tekrar kırılıyor.

Nehrin dibindeki taşlar dikkatimi çekiyor şimdi, nehrin berraklığıyla birlikte. “Güzel” buluyorum bu taşları. Fakat güzel ne? Neden güzel buluyorum ki? Nesi hoşuma gidiyor bu taşların; rengi mi, şekli mi? Neden bunlar hoşuma gidiyor da ötekiler hoşuma gitmiyor? Ve daha da önemlisi, bunların “benim” hoşuma gittiğine emin miyim? “Benim hoşuma gidiyor” dediğimde “ben” dediğim nedir? Sabit midir, süreçsel midir? Neleri kapsar ve sahiden de tepeden tırnağa bana mı aittir? Tepeden tırnağa bana ait olmak nedir? Genetik özelliklerim, yetilerimin sınırlılığı sahiden de sınırları olan bir “ben” resmi çizmeye yardımcı oluyor fakat bu kadar az veçheyi de kapsıyor olamaz bu “ben”. Batı düşüncesinde kendi kendine harekete geçmenin (elbette “aklın” yolunu tutarak karar vermek burada kastedilen) bir benliğe sahip olmaya dair en kuvvetli göstergelerden biri olduğu vurgulanır. Peki ama aklın böyle “kişiliksiz” ve nesnel olduğu bir yanılgıysa? “Kendi kendine harekete geçmek” nedir ki? Kendi kendine nedir? Bu izole olma oyununu kim gerçek zannetti? Dilin büyüsüne kapılarak izole kalabildiğine kendini kim ikna etti? Descartes mı? Aklın kendini her şeyden izole edebilir olduğu yanılgısına ne ara kapıldık? Bu önkabuller nereden geliyor? Tanrı bize yukarıdan bakıp gülüyor… Muhtemelen. Mesela, her şeyden izole edilmiş ve yalnızca akla uygun bir karar pratik dünyada nasıl verilebilir? Hangi eylemler tepeden tırnağa tamamen bana ait olabilir? Alışkanlıklarım eylemlerimi etkilemiyor mu? Fiziksel varlığım, vücudum psikolojimi etkilemiyor mu? Belleğim duyumsayışlarımı etkilemiyor mu? Öyleyse hoşa gitmek dediğimiz şey ya bilinçliliğimizin bir yan ürünüyse? Yani hafızamı kaybetseydim yine aynı şeylerden hoşlanır mıydım? Kendi kendime neyden hoşlanacağıma nasıl karar verebilirim ki? “Karar vermek”, “etkilenmek”: Birincisi içten geliyor, ikincisi dışarıdan. Ama ya “iç” ilüzyonsa? Ve yine de uslanmadan o kelimeyi sıklıkla zikrediyorum, kendimi ona inandırıyorum: ben, ben, ben… Başka türlü nasıl devam edebilirdim? İşte bu nehrin bana öğrettiği şey: Muğlaklıkları daha da vurgalayan, gittikçe daha da çetrefilleşen sorular sormak. Peki cevaplar hangi nehirde? Bu dünyadakilerde mi? Cevaplara bu dünyada ulaşamayacağımıza içten içe ikna olmamız mı öte dünyayı yarattırıyor bize?

Nehrin takipçileri, her biri kendi bilincini yatıştırıyor zihinsel imgelerle, bilinci ancak zihinsel olan yatıştırabilir diye. Ama her aşkınsal ifade bir illüzyondur yine de.

Nehrin kenarında yaşama dair birçok ize rastlıyorum, yeşil çimler birikiyor yer yer, küçük balıkları görüyorum uzaktan nehrin berraklığıyla. “Ne zamandır buradasınız ve neden buradasınız?” (Bilince sahip olmak hayatın anlamını bulma sorumluluğu mu yüklüyor bize?) Nedene dair yanıtsız bırakılmış her soru bizi yiyip bitirirken biz en büyük “Neden?” sorusunu sormaya devam ediyoruz: Neden buradayım?

Felsefe, içinde kendine has bir arzuyu barındırır. Philo-sophia ve felsefeyi de kendine has arzusu devindirir. Ya da lafı fazla uzatmadan şöyle denebilir: Felsefenin kendisi bir arzudur; filozofların kendini kandırdığı jargonla söylersek, zihne ait, “bedensel” olmayan bir arzu. Fakat ister zihni isterse de bedensel olsun, yine de bir çeşit arzudur. Nitekim bilmek ve inanmak da arzunun çeşitleridir. Ve arzu kötü ya da insanın üzerinden soyup sıyrılması gereken bir şey değildir. Hayatta kalmak arzusu ne kadar kötü bir şeyse, bilinçten gelen bu arzu da ancak o kadar kötü olabilir. Üstelik bedensel arzuların zararlarına tanık olduğum kadar zihinsel arzuların zararlarına da tanıklık ettim nehir boyunca; öyleyse neden birini ötekinin üzerinde böylesine konumlandırayım? Neden birbirlerinden bu kadar keskin bir şekilde ayırayım?

Şimdi felsefe, çilecilik idealiğiyle yanıp tutuşurken arzuları def etmiyor, tüm arzuları tek bir “kibirli” arzuda topluyor: Her şeye vâkıf olma arzusu. Şöyle diyor felsefe: “Tüm arzularından tek bir arzu için feragat et.” Ya da şöyle diyor: “Tüm arzularını tek bir arzuya kurban et.” Yine o meşhur soruyla baş başa kalıyorum: Ne için? Benim cevaplara ihtiyacım vardı, oysa daha fazla soru var elimde şimdi. Bedenim nehrin izleğinin sonuna varırken zihnim de şu kanıya varıyor: Felsefenin her şeye vâkıf olma arzusuna yoğunlaşarak geri kalan tüm arzuları sönümlendirmek ve böylece kendini terbiye etmek, başlı başına bir illüzyon. Hakikate ulaştığımızı ya da yaklaştığımızı zannederken aslında bilincimizi yatıştırmaktan başka bir şey yapmıyoruz. Şimdi Nietzsche’yle aynı yerde miyim ya da Wittgenstein’la? Bunları söylerken her birimiz felsefeyi felsefeyle yok etmek mi istiyoruz şimdi içten içe?

Bütün bu perspektiflerden yalnızca biri haklı olabilir ama hangisi? Ve şimdi bir seçim yaparak çok büyük bir risk alacağım. Ne tür bir risk bu? Tüm ömrümü ve yaşama pratiklerimi etkileyecek bir doktrini seçeceğim. Hangisini seçeceğim? Neye göre seçeceğim? Hayatımda vereceğim hiçbir kararda buradakindeki kadar yalnız olamazdım. Bu sınırlı ömrümde hangi yoldan gideceğim? Ve hangi yolun “doğru” olduğunu nasıl bilebileceğim? Bir karara varmak istemiyorum, nehir gibi akmaya devam etmek istiyorum ben de. Onun gibi yaşamak istiyorum, nehir gibi olmak istiyorum.

Her cevap yeni sorular doğuruyor ve üstelik, sorular da cevapları katlıyor her seferinde. Sahiden, felsefe verdiği sözleri tutuyor mu, yoksa mütemadiyen perspektif mi üretiyor? Felsefenin yaptığı, Platonik formlar gibi öte dünyada asılı duran fikirleri öte dünyadan çekip bu dünyaya getirmekten fazlası değil mi? Felsefe bundan daha fazlasını yapamaz mı? Bu kadar zor bir sorgulama için anlayış vermede noksan kalsa da en azından teselli edemez mi? Nehir gibi olmayı öğretemez mi?

bilinç, Burak Öztürk, felsefe, inanç, nehir, perspektif