Geçmişte sanat, yaşayan bir kavramdı. Kullandığımız aletlerde –yaylar, çömlekler, mızraklar, pelerinler, mağara resimleri vs.– kendisini gösteriyordu. Gündelik yaşamın içinde ve insanlıkla birlikte yaşıyordu. Oysa biz bugün bu aletleri müzelerde, niş birer aletmiş gibi sergiliyor ve kendi sanatımızı da yaşamdan ayrı tutuyoruz.1
Sanat deneyiminin eksiksiz incelenebilmesi, nesnenin bağlamından koparılmasıyla mümkün olmazdı elbette. Fakat öznenin deneyimini daha yakından inceleyebilmek pahasına nesnenin –yapıtın– arılığını optimum şartlarda tahayyül etmeye yatkın davranmamızı okur yadsımasın. Ne de olsa bir yazın dahi hem fıtratı gereği hem de yazarının kendisini organize edebilmesi açısından, yaşamın sürekliliğini sekteye uğratır.2
Yapıtların izole olarak sergilenmesi, alımlama ediminin derinleşebilmesine ve bu edim üzerine daha çok konuşabilmemize fırsat tanır. Zira bu izolelik, nesneyi ekstra olan –neredeyse– tüm verilerden, yani nesnenin tözüne içkin olmayan her şeyden azat eder; özneyi etken bir tutumda olmaya iter, kendi sahasına davet eder. Nitekim gündelik hayatın içerisinden kopmuşluğu, nesneyi kendiliğinin dışındaki hiçbir şeyin tesiri altında kalmadan deneyimleyebileceğimizi düşündürür. Bununla birlikte, yapıtların müzelere girmesi ve 20. yüzyıldan itibaren mekanik yeniden üretimin yayılması sonucunda, artık “bağlam” da bir parametre olarak her yapıtta zaruri olarak kendisini var eder. Bir parametre olarak bağlamın –tıpkı yapıtı oluşturan diğer tüm parametreler gibi– etki alanı, yaratıcısının inisiyatifine tabidir.
Geçmişte sabit duran bağlam, bundan böyle yalnızca anlama gönderme yapmaz, üstüne üstlük alımlamayı da şekillendirir. Bağlam, nesneye içkinliği sayesinde alımlamada kataliz etkisi gösterebilir fakat tersi bir biçimde alımlamayı bulandırabilir de; adeta sanat deneyiminin halisliğinin önüne geçebilir. Böylelikle bu durum, biz alımlayan öznelerin nesneyle ilişkimizi derinlemesine gözlemleyebilmemiz için bu değişkeni de her seferinde dikkate almamız gerektiğini gerçekler.
Bağlamdan bağımsız olarak duyumsamayı incelemek muğlaklık yaratır ama zaten duyumsamanın kendisi de muğlaktır. Keza Gombrich de duyumsama üzerine yoğunlaşmanın mantıksal bir olanaksızlık olduğunu söyler. Zira çokanlamlılığı, duyumsamanın tek başına algılanabilir nitelikte olmasını engeller. Yine de bir adım geriye giderek, duyumsama eyleminde bizleri nelerin sonsuz yorum ve çokanlamlılığa götürdüğünün peşine düşmek, en azından mantıksal olarak olanaklıdır.
Dil, çevremizdeki nesnelerin kendisini değil de o nesnelerin ve kavramların bizler tarafından duyumsanışlarını adlandırır ve tasnif eder.3 Sanat yapıtları üzerine konuşup yazmak ve onları alımlamak da böyledir. Hâlihazırda var olan yapıt başlı başına ayrı bir nesne iken, o yapıtın özne tarafından duyumsanarak zihninde alımlama yoluyla çözümlenmesi ayrı bir “soyut” yahut “analitik” deneyimler kümesi/tasarımı yaratır. Bu yaratım her yeni alımlanışta baştan başlayabilir veya alımlanan veri öncekilere eklemlenebilir. Duyumsarken zihninde yeniden tasarımlayan özne, bir yandan da duyumsama eyleminin kendisinin genellemelerden soyutlanmasına sebep olur.
Bizleri çokanlamlılığa yalnızca duyumsama eylemimiz –deneyimimiz– götürmez elbette; yapıtın açıklığı da çokanlamlılık getirir. Bu yüzden yapıtın yalnızca dışarıda duran bir nesne olarak değil de aynı zamanda özne tarafından alımlanmış ve yine özne tarafından onun zihninde tasarımlanmış soyut bir tasarımsal nesne olarak incelenmesi, daha doğrusu alımlama ediminde öznenin müdahilliğinin de hesaba katılması, çokanlamlılığın irdelenmesi hususunda bizim için çok daha yol gösterici olacaktır. Ne de olsa duyumsanan verilerin özne tarafından anlamsallığa dönüştürülürken –ama az ama çok– başkalaştırıldığını da kabul etmemiz gerekir.
Özne, zihninin yarattığı her yeni deneyimler kümesi için geçmişten gelen duyumsal arketiplerini nirengi noktası olarak ele alır; böylece özne tarafından duyumsananlar, zihindeki duyumsal arketiplerle karşılaştırılıp şerh edilir ve alımlanmış olur.
Alımlama, duyumsaldan bilişsele doğru ilerler; bilişsel olduğu andan itibaren ise semantiktir. Zira bilişsele ayırt edilmek üzere geçilir; ayırt edilmeye muktedir olan da tanımlanmaya gereksinim duymak zorundadır. Bundan dolayı, bilişselleşen her şey kavramlara, akabinde dile gereksinim duyar.
Bir yapıttaki tüm parametreleri tikel olarak değil de tümel olarak birbirleriyle ilişkileri kapsamında algılamak durumunda olduğumuz için alımlama da bağıntılıdır. Zihnimizin anlamlandırma gereğince tasnif etme itkisi, öznenin alımlama anında sürekli bir arketip mukayesesine tabi olmasına neden olur. Böylece yapıttaki parametrelerin ilişkilerinden ötürü doğan bağıntılılık hâli, alımlama eyleminde duyumsal arketipler aracılığıyla oluşturulur.
Öznenin zihninde aktüel bulunan ve özgü olan bu duyumsal arketipler aynı zamanda öznenin kısa ve uzun vadeli duyusal hafızalarıdır. İlk kez duyulan, tıpkı bir kalıp gibi, bilişte muhafaza edilmiştir. Alımlayan özne için bu raddeden sonra duyumsananlar, her daim zihinde bulunan, bahsettiğimiz bu kalıplarla karşılaştırılır; duyusal hafızalarındaki arketiplerden farklılıkları yahut onlara olan benzerlikleri üzerinden, özneye özgü olacak şekilde her defasında yeniden farklı anlamlar bulur.
Duyumsal arketiplerin uyarılması, alımlayan öznenin benzetme yapması demek değildir. Bu uyarılmalar çok daha derine işleyen, tam olarak açıklanamayan ve saptanamayan metafiziksel çağrışımlardır. Bunun sebeplerinden biri, bu uyarılmaların uzam-zamanın çok küçük aralıklarında meydana gelmesidir. Üstelik herhangi bir uyarılma, öznenin zihnine ulaştığı andan itibaren de değişime uğrayabilir ve zamana içkin olarak kendisini fevkalade değişken suretlerde öznenin zihninde barındırabilir; keza özne de farkında olmadan, gelecekteki duyumsayışlarına benzetmek pahasına buna katkıda bulunabilir.
Bir yapıtta biçim ve içerik ayrı ayrı idraka (entelekte) hitap etse de bunların birlikteliğinden oluşan komplikasyonlar (töz), kavrayışla alımlanır. Aynı şekilde bir yapıtın kavrayışa muktedir olması, o yapıtın duyumsal arketipleri uyarma potansiyelini taşımasından da süregelir. Zira yapıtı metafiziksel düzleme taşıyan şeylerden biri de bu komplikasyonlara neden olan ve töze içkin olan, arketipler vasıtasıyla yaratılmış çokanlamlılıktır. Benzer şekilde estetik, kendisini bu komplikasyonların içerisinde, metafiziksel düzlemde var eder. Çünkü ilkin estetiğin algılanması ve yargılanması, anlamdan bağımsızdır. Onun anlamla ilişkisi idrakle, yani duyumsallığın bilişselliğe dönüştüğü noktada başlar. O nedenle kavrayış estetik yargının ön koşuludur, idrak ise algılamanın. İkisinin birlikteliği ise yorumlamanın ön koşuludur. Öyleyse yapı ve biçimin birlikteliğini kavrayışla, bu parametrelerin ayrı ayrı algılanmasını da idrakle bağdaştırabiliriz.
Nitekim alımlama anlamaktan ibaret değildir; o hem kavramak hem de idrak etmektir. Dolayısıyla müdrike ve sezinin aynı anda müdahil olduğu bir eylemdir. Tabii herhangi bir yapıtın bizleri bu iki kutuptan birine yoğunlaşmaya zorlaması da söz konusu olabilir.
Form ve tözü (substance & matter) birbirlerinden –birincisi idrake ikincisi kavrayışa hitap edecek şekilde– ne kadar ayırırsak ayıralım, bu iki kavram iç içedir. Bir yapıt ele alınırken, bu kavramların birbirinden ayrı olarak ele alınması olanaksızdır. Ancak birincisi analiz edilebilir; öte yandan her analiz de bir parçalanma ve bozunma gerektirecektir. Çünkü şüphesiz, bir yapıtta ilk bakışta parametreler gözümüzün önündedir fakat ölçek küçültüldükçe, bu parametrelerin de alt parametrelere ayrıştığı ve daha da önemlisi, her parametrenin birbirleriyle ilişkileri kapsamında yeni parametreleri meydana getirdiğini görürüz. Dolayısıyla, bir yapıt analiz edilmek istendiğinde, ister istemez bu parametreler de –yapıtı daha yakından inceleyebilmek pahasına– birbirinden mümkün olduğunca izole edilir.
Yapıtın, kendisini alımlandığı şekilde analiz ettirmekten kaçınması bu yüzdendir. Biz onu analiz ederken onun tözünü incitiriz; alımlama edimini incelerken aslında yapıt ile öznenin arasına, onların arasındaki duyumsal ilişkinin içine girmek zorunda kalırız. Bizim bu müdahalelerimiz artık hem o nesneyi hem de o deneyimi, alımlandığı biçiminden çok daha farklı, parçalı ve hatta eksik bir hale büründürür. Bu da bizleri sadece estetik nesnenin değil, alımlama ediminin de metafizik cereyan etmelere olanak tanıdığı sonucuna götürür.
Alımlama eylemi bizleri her ne kadar içgüdüselliğe koşullasa da yapıtla ilk kez karşılaşan özne yalnızca edilgen bir tutumda değildir. Her alımlama eylemi, beraberinde “yansıtma”yı gerektirir ve getirir. Böylece yapıtın tabiatından kaynaklanan açıklığına –ki biz onu, adeta bizim tarafımızdan tamamlanması gereken bir eksiklikmiş gibi algılarız– kendi beklentilerimiz ve geçmiş duyumsayışlarımızın rehberliği doğrultusunda, keyfi bir şekilde nüfuz etmeye başlarız; sahiden de masum göz ya da kulak yoktur.4
Yansıtma edimi aynı zamanda biz alımlayan öznelerin yapıta aşina olması [familiarize] için bir fırsattır. Kendi zihnimizdekiler ile yapıttakileri eşleştirir, bu eşleşmenin sonucunu ise yorum aracılığıyla nesneye yansıtırız. Nitekim bu da yansıtmanın son aşamasıdır. Yorum, yansıtmayı somutlaştırır. Deyim yerindeyse, yaratan özne ile alımlayan özne arasındaki iletişim gereksiniminin –ki bu iletişim her ne kadar eksik olmaya ve aynı zamanda dışarıdan hayli noksan şekilde incelenebilmeye muhtaç olsa bile– bir sonucudur.
Yansıtma eylemi de yalnızca özgür irademizin boyunduruğu altında değildir. Keza bu eylemi yönlendiren güdülenmeler benliğimizde de mevcuttur; yani her bir öznenin yansıtma eylemi, o öznenin kendiliğine [selfness] dahildir. Bu sayede yansıtma eylemi de yansıtmayı kapsayan alımlama eylemi de –duyumsal arketipler aracılığıyla– kendiliğimizin farkında olmadığımız noktalarına temas edebilmemize, gizil olarak, olanak tanır. Çünkü eğer biz duyumsamayla dünyayı keşfediyorsak ve bu edim bize yaşamımızın başlangıcından beridir eşlik ediyorsa, kronikleşmiştir. Ben’in ayırdına varmak dışarıya, dışarıdaki nesnelere yönelmekle başlıyorsa, bu yönelim her zaman bizim kendi geçmişimize de atıf yapar; bizim neyi, ne zaman, nasıl algıladığımız ve ardından nasıl anlamlandırdığımız bizimle değişiyorsa, alımlama bu değişimi öznenin gözlerinin önüne serer. Yansıtma ise bu değişimin özne tarafından tefrik edildiğinin dışavurumundan başka bir şey değildir.
Alımlamanın zaruri olarak kendilik ile ilintili olma hâli, alımlayan edimsel öznenin nesneden aldıklarını zihninde yeniden tasarımlamaya her daim açık olmasından kaynaklanır. Öncelikle öznede hâlihazırda var olan algılanmış dış dünyanın verisi özgüdür. Çünkü her özne için önceleyin nesne dışarıdadır; algılama da alımlama da dışarıdan başlar. Alımlandığı andan itibaren ise öznenin manipülasyonuna hanidir uğramıştır. Gerek bilinçli gerekse bilinçsiz gerçekleşen bu manipülasyon iyi niyetlidir, zira yapıtı alımlama gayesini güder. Elbette ki bu her zaman bireysel bir manipülasyon olmak zorunda da değildir, sonradan kolektifleşebilir. Fakat buradaki kolektivite, bu edimin öznelliğine mâni olmaz. Zira son kertede, son yorum ve son yargı –son derece güdümlü ve etkilenmeye açık olsa dahi– öznededir. Pekâlâ bu edim özgüdür ama özgür değildir.
Alımlama hem etken hem de edilgen olarak özgüdür, özneldir. Edilgen olarak özneldir; çünkü her öznenin duyumsal arketipleri farklıdır ve farklı suretlerde muhafaza edilmiştir. Ayrıca, özne ancak yapıtın onda uyardığı özgü duyumsal arketipler rehberliğinde nesne (yapıt) üzerinden alımlamasına devam edebilecektir. Alımlama etken olarak da özneldir; zira estetik nesnenin açıklığı her daim izleyen özneye yansıtma ve bilahare sonsuz yorumlama imkânını verir. İşte alımlamanın bizleri çokanlamlılığa götürmesindeki en önemli etkenlerden biri de bu imkânı tanıyabilmesidir.
Özgü bir edim, özneldir ve özgürlüğü gerektirmez. Onun yerine –cüzi ya da çok nicelikte– özgünlük gerektirir. Yansıtmak özgü, öznel bir edimdir. Fakat kendilik [selfness] de dahil olmak üzere, özgür bir iradeye gönderme yapmak zorunda değildir. Çünkü estetik yargı ilkin özgür iradeyle gerçekleşmez. Özgür olabilmesi için ilkin özgü olması gerekir. Artık özgülüğünü tescilledikten sonra özgürlüğü zaten katiyen tamamlanamazdır. Zira duyumsal tecrübelerimizin serbestisi her daim kesintiye uğramaya yüz tutar.
Duyumsal serüvenimiz anne karnında başladıktan sonra gelişmesini ve netleşmesini dışarıda sürdürür. Biz bilincimizi kazandıkça, kolektiviteyi ayakta tutan canlı ve cansız bütün organizma ve sistemlerin kendi manipülasyonları ve anlamsal atamaları eşliğinde –duyumsadıklarımızla, onları zihinlerimizde eşleştirdiğimiz karşılıklarından şüphe etmeye çekinerek– duyumsal serüvenimize devam ederiz. Tüm görselliğe, tüm sesselliğe ve tüm davranışsallığa biz daha onları tecrübe etme fırsatı bile bulamadan, bizler için onlara anlam atamaları –kendi çıkarlarını gözeterek, kendi varlıklarını sürdürme güdüsünü güderek– gerek bürokrasi gerekse kamuoyunu oluşturan en küçük topluluktan en büyük topluluğa değin yapılmış ve yapılmaya devam etmektedir. Öyleyse bizler alımlayan özneler olarak bu çerçeve dahilinde özgür değil, olsa olsa “özgü”yüzdür.
Bürokrasinin ve kamuoyunu oluşturan tüm toplumların bizler adına, bizlerden önce yaptıkları bu anlam geçirme işlemi onları ayakta tutan bir nevi savunma mekanizmalarıdır. O yüzden bu savunma mekanizmasına savaş açmadan önce dikkatli davranmak gerekir. Belki de bu evrenin sınırları içerisinde, tarihin hiçbir döneminde bu koşullu bağıntının tam olarak mümkün olmadığını ve olamayacağını kabul etmek içimize ufak da olsa bir su serpebilir.
Bu yüzden yapıt ve alımlayan özne ilk kez karşılaştığında, yaratan öznenin de alımlayan öznenin de geçmişten bu yana etkilendiği, güdümlendiği mahaller vardır; ikisi de sıfır noktasında değildir. İkisi de geçmişinin dönüşmüşlüklerini kapsar. Alımlayan öznenin özgür iradesini kısıtlayan da budur zaten. Fakat esasen öteki türlüsünün nasıl mümkün olabileceğinden bizler de emin olamayız. Çünkü öteki türlü, içerisinde bulunduğumuz postmodern yapının daimi göndermeler akışını algılayabilmemiz mümkün olamazdı.
Özne için tablo o kadar da iç karartıcı değildir; onun, öznelliğini kuvvetlendirmeyi umduğu için gerçekleştirmekte olduğu –alımlayışından bağımsız olarak– kendisine ait bir çabası zaten vardır. Daima kendi içinde –hem zihinsel hem de fiziksel olarak– hasıraltı etmeye çalıştığı zihin-beden çatışkısını bu kuvvetlendirme ümidiyle gerçekleştirir.5 Bedenselliğimizi de bu eder uğruna ve uğrunda saklarız. Bu yüzden, eğer yansıtmasaydık yalnızca biz daha eksik kalırdık; yapıt değil. Bizlerde yansıtmaya dair bir itki yaratabilecek en önemli sebep de budur. Nihayetinde alımlama, öznenin “ben” dediği şeyi sarsma yetisine, yansıtma ise onu her seferinde yeniden şekillendirme yetisine sahiptir. Bize ait olmayan alımlanabilir bir nesneye yönelmek ise ayriyeten öznelliğimizi güçlendirir.
Öznelliğimizi ve beraberinde kendiliğimizi mütemadiyen zihinlerimizde ararız. Özne, kendisini zihne indirgenmiş vaziyette tasarımlamaya mecbur kılınır. Çünkü bedenselliğimiz, bayağılıklarımızdır. Aynı şekilde bizi “doğal durum”un tehlikelerinden korumayı vaat eden beşeri sistemlerimiz de –dil, eğitim, yargı, güvenlik vb. – bu vaadin karşılığında bizden indirgenmiş vaziyette kalmamızı talep eder. İşte, öznenin hasıraltı etme çabası bir yandan da bu taleplerin bedelidir. Bu bedeli ödemeye devam etmek, bizi, ben’in sınırlarına yaklaşmaktan alıkoyar. Öte yandan Kristeva’nın da belirttiği üzere, zaten bu sınırlar sürekli yeniden çizilmektedir.
Lacan’da da bu sınırlar belirsizdir. Ben, sembollerle ve dolayısıyla herhangi bir sistemle eksiksiz izah edilemez. Bunun sebebi aslında her beşeri sistemin, simgesel kavrayışa ait sınırları içinde barındırmasıdır. Bu sınırlamalar bize ötesini açıklayamaz ki ötesini açıklayabilselerdi o sistemi kavrayamaz ya da pratikte kullanamazdık. Öyleyse ben ne dersem diyeyim, dil hep eksik kalacak ve dilden arta kalan boşluğu sanat, felsefe ve psikoloji dolduracak. Şayet alımlama eyleminin kendinde bir değer varsa, işte o değerin kaynağı da buradadır; anlamakta değilse bile alımlamanın yol açtığı keşfetmektedir. “Her ne olursa olsun değeri değer yapan nesne değildir ya da şeyler değildir, değeri değer yapan ben’dir, nesneye, ben-olmayana yönelen öznedir.”6
Bir yapıtla karşılaştığımızda, belleğimizdeki duyumsal arketiplerimizi süratle tarar, yapıtla aralarında bağlantı kurmaya çalışırız içgüdüsel olarak. Bu yapıt, daha önceden duyumsamış olduğumuz arketiplerimize değer katabilir yahut bunlara yeni duyumsallıklar ekleyebilir. Tüm bunlar yaşanırken biz –dinleyici/izleyici olarak– kendiliğimizin bizim tarafımızdan henüz fark edilmemiş alanlarını ziyaret etmeye zorlanır, öznelliğimizi perçinleme imkânını yakalarız. Zira bir yapıt gizil olarak, uzun süredir varlığının dahi bilincinde olmadığımız fakat her daim zihnimizde bulunan duyumsallıklarımızı uyararak, kendiliğimizin ebediyen keşfedilebilir bir mefhum olduğunu anımsatır.
1. J. Dewey, Art as Experience (TarcherPerigee, 2005).
2. R. Barthes, Göstergebilimsel Serüven (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2018).
3. Age.
4. E.H. Gombrich, Sanat ve Yanılsama (İstanbul: Remzi Kitabevi, 2015).
5. J. Kristeva ve L. Roudiez, Powers of Horror: An Essay on Abjection (European Perspectives Series) (Columbia University Press, 1982).
6. A. Timuçin, Estetik (10. baskı) (İstanbul: Bulut Yayınları, 2017).
