Koltuktan başımı ağır ağır kaldırıp etrafa bakıyorum korkuyla, eklemlerim sızlıyor. Hacimsiz, hiç de kabarık olmayan bir kırlent var başımın altında; salyam akmış, üşümüşüm, battaniye bacaklarımı örtüyor sadece, göğsüm omuzlarım açık kalmış. Bir panikle telefonu elime alıp saate bakıyorum, daha yedi bile olmamış. Yuvarlak sehpanın üstünde boş bir konyak bardağı, yarısı içilmiş, daha önce denemediğim bir Belçika birası ve çerez kırıntılarıyla dolu bir kâse var. Kâsenin üstünde mavi yeşil çizgiler, konyak bardağında da el ve dudak izleri var. Üstünde sızdığım koltuğun solunda duran, duvara gömülü dolabın içine yerleştirilmiş LED lambaların ışığı akıyor salonun ortasında doğru. Ev o kadar penceresiz, garip döşenmiş bir ev ki sabah yedide dışarıda hava hâlâ karanlık mı değil mi anlamıyorum. Salondan iç avluya çıkan kapının önündeki koyu renkli perdelere bakıyorum, uçları iplik iplik sarkıyor, kediler canına okumuş belli. Yuvarlak sehpanın üstündekileri mutfak tezgâhının üstüne koyuyor, ayaklarımın ucunda, ses çıkarmamaya çalışarak banyoya yürüyorum. Kafam zonkluyor, sersem gibiyim. Elimi yüzümü hızlıca yıkadıktan sonra, lavabonun yanında asılı minik havluya gidiyor elim. Bu nemli evde asla kurumamış, ıslak ve soğuk gri havlu değiyor tenime, tiksiniyorum. Salona dönüp cüzdanımı, telefonumu topluyor ve çıkıyorum bu güzel döşenmiş ama karanlık evden. İki güzeller güzeli kedi vardı, birinin ismi Romanyalı çok meşhur bir heykeltıraşın ismi, diğerinin ismi belki de yok. Eve geldiğimizde mutfak tezgahında bıraktığım, o çok sevdiğim “Anne ben barbar mıyım?” bez çantamın üstüne yatmıştı biri. Son bir kez kedileri görmek istiyorum, etrafa bakınıyorum hızlıca ama gözümün gördüğü yerde değiller.
Ne kadar sessizce kapatmaya çalışsam da sabahın kör saatinde binanın içinde yankılanıyor sesi ağır kapının. Nem kokuyor bu apartman, eski İstanbul apartmanları gibi. Apartmandan çıkıp sağa dönüyorum; ortalık aydınlanmış tabii, evin kendi karanlığıymış, gözlerimi kırpıyorum bir süre alışmak için şehrin ışığına. Amandus-Atheneum semti en son bıraktığım gibi; birbirine bağlanmış plastik sandalyeleri ters şekilde masa üstüne yerleştirilmiş kebapçılar, helal sertifikalı tandoori lokantaları, Uzakdoğu marketleri, Gana Adventist Kilisesi, para transferi hizmeti veren şirket ofisler, o ofislerin vitrinindeki rengi solmuş ülke bayrakları, berberler, bakımsız evler tüm ihtişamıyla burada. Şehrin çeşitliliği ve kimilerine göre de tehlikesiyle ünlü semtindeyim. Çok değil, beş-on dakika sonra istasyona varacağım.
Sabaha karşı üç gibi şehrin en bilinen meydanlarından Groenplaats’ın çevresinde sıralanmış bir bara girip açık olup olmadıklarını sordum. Normalde şehrin –kısa süreli– ziyaretçilerinin mekânı olan, bu vasat mekânlarında zaman geçirmem, zira böyle meydanların sadece bir iki sokak uzağında bile daha karakterli, daha güzel, daha sevilesi yerler vardır ve herkes gibi ben de oraları bulmaya çalışırım ama o saatte içki içeceğim yeri pek de önemsemedim doğrusu, şehirde çoğu yer kapalıydı. Mekânda çalışan, tahminimce 50'li yaşlardaki kadın bana gülümseyerek cevap verdi, gülümsemesi iyi geldi, o sırada elindeki bir bardağı kuruluyordu. İşte “o”nunla orada tanıştık. Burada doğmuş, burada büyümüş, hayatı boyunca burada yaşamış birinin bu hiç albenisi olmayan, sıradan barda ne işi olduğunu anlamasam da uzatmadım, bir sebebi vardı ki “o” da o gece oradaydı. Muhabbete usulca başladık, derinlere kısa sürede indik. Bir saat sonra mekânı kapatmaya hazırlandığını söyleyen kadına gülümsedik, hesabı ödedik ve neredeyse kimsenin olmadığı meydanda dikildik bir süre. Yürümek ister miydim, isterdim; Nello ve Patrache’ın hüzünlü hikâyesini biliyor muydum, biliyordum. Katedralin karşısında bulunan heykele yine de uzun uzun baktık. Nello kimsesiz bir oğlan çocuğu, Patrache terk edilmiş ve araba çekmekten yorgun bir köpek. İkisi dost olur, sık sık şehrin merkezine gelirler. Nello katedrale girip Rubens’in eserlerine bakmayı çok sever. İki dost yokluktan ve sefaletten kurtulamaz ve başlarına gelen talihsizlikler sonucu beraber ölürler. Kendini tutamayıp kısa da olsa anlattı bana hikâyeyi, gülümsedim sadece. O gece, sabaha karşı iki yabancı hiçbir şey beklemeden, kendiliğinden, utana sıkıla birbirini tanımaya çalıştı.
Anvers’i çok severim. Hollanda’nın daha derli toplu, düzenli, daha yeşil, daha sakin, birbirine benzer şehirlerinden sonra Anvers her seferinde daha karmaşık, daha çirkin, daha heyecanlı, daha benim gözümün gördüğüne yakın gelir, İstanbul’a yani. Daha önce defalarca gelmiş ancak hiç bu kadar uzun kalmamıştım burada. Dil kursuna gelmiş, Belçikalı bir ailenin evinde kalmışım. Dört çocuklu bu aile, çocukları artık onlarla yaşamadığı için kocaman evlerinin en son katındaki odayı benim gibi o dil kursu öğrencilerinin konaklaması için ayırmış. Evin babası doktor, annesi iç mimar. Şahane ağırlıyorlar beni. Stadspark, şehir parkı manzaralı o tatlı evlerinde iki hafta geçiriyorum. Bir şehirde biraz uzun kaldığımda o şehri sahiplenmeye, kendime orada bir ev yuva hayal etmeye bayılırım. Hangi sokakta oturacağımı bulurum, o mahallede nerelerin müdavimi olacağımı belirlerim, o mekânlarda hangi kitapları okuyacağımı, hangi şarkıları dinleyeceğimi düşünürüm. Kocaman pencereleri olan bir bina seçerim kendime genelde, o binadaki evimde perdeleri neredeyse hiç kapatmayacağımı bilirim. Evim güzeldir çünkü, dışarıdan bakan biri özenir, “keşke” ile başlayan cümleler kurar: Keşke o evde yaşasaydım. Keşke bu ev benim olsaydı. Keşke bu kadar güzel bir dolabım olsaydı. O evin perdelerini o yüzden kapatmaya gönüllü olmam.
Yaklaşık on dakikalık bir yürüyüşten sonra istasyonu görüyorum karşımda. Bu şehrin istasyonu o kadar güzeldir ki her seferinde uzun uzun bakarım; her ayrıntısına, her köşesine, her süsüne. Yağmur bastırıyor bir anda, aceleyle istasyona atıyorum kendimi; in cin top oynuyor, etrafımda üç beş kişi var yok, onlar da ne yapıyor ilgilenmiyorum, ilgilenmek istesem bile anlayacağımı zannetmiyorum, sersem gibiyim. Bilet almaya çalışırken çok zorlanıyorum: Midem bulanıyor, kafam sızlıyor, arada yakalandığım yağmur sebebiyle tam olarak kurumamış giysilerimin nemi beni huzursuz ediyor. Zorla da olsa ekrandaki komutları takip ede ede tren biletini alıyorum. Normalde üç dakikada hallettiğim iş. Sabahın körü olduğu için mecburen neredeyse her köy ve kasabada duran Belçika treniyle önce saçma sapan bir Hollanda sınır şehrine, orada tren değiştirip Tilburg’a ve tekrar tren değiştirip kendi şehrime gideceğim.
“O” geliyor yine aklıma elimde biletim istasyonun içinde dolanırken; tanıştığımız anı, nasıl da usulca muhabbete başladığını daha net hatırlıyorum. İyi bir insanın bakışları vardı; zorlamayan, yormayan, tehdit etmeyen, güven veren bakışlar. Mimar olduğunu söyledi bir ara, evine vardığımızda dolapta bulunan biralar hakkında bilgi verdi, istediğim kadar evinde kalabileceğimi belirtti, İstanbul’a üç kez gittiğini, son gidişinde bizim yakada Kadıköy’de kaldığını anlattı. Gecenin sonunda bardağında kalan konyağı bir hamlede bitirdikten sonra odasına giderken hafifçe gülümsedi ve erkenden gitmeme gerek olmadığını söyledi. Ertesi gün de bir şeyler yapabilirdik, MAS (Museum aan de Stroom) görülmeye değerdi, öğle yemeği için çok sevdiği Afrika lokantasına giderdik, hiç Afrika yemeği yemiş miydim, salondaki o rahat koltukta uyurdum işte ne güzel, Romanyalı heykeltıraş isimli kedisi belki yamacıma kıvrılırdı. Diğer minik kedi yapmazdı öyle şeyler; bir ayağı aksak, kalbi ürkek bir kedi o.
Trenin hareket etmesine yaklaşık yarım saat var, çıkıyorum istasyondan dışarı, yağmur dinmiş. Kahve ya da yiyecek bir şeyler alabileceğim bir yer bulsam ne güzel olur ama her yer kapalı. Pis bir hava var, insanın içine işleyen, insanı asla rahat ettirmeyen ıpıslak, yosun kaplı bir hava. Bir pazar sabahı, orta büyüklükte bir Avrupa şehri ne kadar ıssız, sessiz ve ürkütücü ise Anvers de öyle. İnin cinin top oynadığı sokaklarda, uzakta Hasidik bir aile görüyorum sadece. Yaşadıkları semt Diamant istasyonun dibinde zaten. Zaman geçirmek için yaktığım sigaramı içerken önümden geçen aileye bakıyorum; önden yürüyen uzun boylu, siyahlar içinde bir adam var, kafasında shtreimel, hemen arkasında peruğuyla ve yorgun suratıyla yürüyen anne, onun arkasında dört çocuk. Tahminen en büyük çocuk, abla bir bebek arabası itiyor, hayal meyal bebeği de görüyorum. Diğer iki kardeş sessizce, kaldırıma bakarak, ses etmeden yürüyor; ikisi de erkek. Konuşmuyorlar, yürüdüklerini görmesem yaşamıyorlar da derdim ama yok buradalar, hayattalar. Yavaş yavaş geçiyorlar gözümün önünden. Sabahın 7’sinde ne yaptıklarını, nereye gittiklerini, ne işleri olduğunu merak etmiyorum. Sadece bakıyorum onlara, onlar beni görmüyor bile.
Aslında gece dönecektim. Son trenle de olsa gidecek, yalpalaya yalpalaya evime varacak, yatağıma bırakacaktım kendimi. Arkadaşlarım beni geçen sene ziyarete geldiğinde bu şehirde gittiğimiz ve çok sevdiğimiz o caz bara attım kendimi. De Muze buranın en bilinen, en güzel mekânlarından biri; asma katından sahneye baktığımız bir masanın etrafında oturmuş, güle oynaya içmiştik üçümüz o zaman. Çok tatlı bir garsonumuz vardı, dalgalı güzel saçları, bembeyaz dişleri, küçük ama biçimli elleri olan. Üç kadeh prosecco istediğimizde alt dudağını ısırmış, şişe alırsak çok daha ucuz olacağını ve çok daha fazla içebileceğimizi söylemişti gülümseyerek. Bunu da bilmiyorsak artık! Sahnede müzisyenler vardı; onlar çaldı, biz içtik, onlar çaldı, biz konuştuk, onlar çaldı, biz kahkaha attık. Bir kadeh bir şey içip başka bir yere gideceğimizi düşünürken geceyi burada bitirdik. O yüzden geldim buraya, canım güzel bir anı yaşatmak, arkadaşlarımı anmak, aslında yalnız olmadığımı kendime hatırlatmak istedi.
Bazı durumlarda işe yarayan, ortalama bir tipim var; zararsız gözüken, hafif de olsa güven veren. Yanımda biri olmasına, illa çok şık şeyler giymeme gerek yok. Hafif asık bir suratım var, insanların gözünün içine çekinmeden bakmayı da bilirim. Mekânlara tek başına girmeye çalıştığımda reddedilmem o yüzden, zaten çok da denemem bunu. O gece de öyle oldu; mekânın kapısındaki adam sadece bez çantamı kontrol etti hızlıca, açtı kapıyı, iyi eğlenceler diledi, büyük ve çirkin elleri vardı. Kalabalık mekânlarda zorlanırım; başka vücutlara değmek, ter kokusunu fark etmek, müziğe karışan insan sesinden rahatsız olmak beni çok huzursuz eder. O an hiçbiri umurumda değildi. Kalabalığın ortasına arsızca daldım, üstüme, insanların ellerinde tuttukları ama ya ben onlara çarptığım ya da onlar zaten dengede duramadığı için kadehlerinden içki döküldü, hepsine gülümsedim, ilerledim ve sahnenin dibine kadar geldim. Yüzleri gördüm, nefesleri kokladım, dans etmeye başladım, ben de insanların üstüne içki döktüm.
Perdeleri açık evime, elinden tutup götürmek istediğim çok kişi vardı o gece. Karanlığın içinde parıldamayı başaran, ışıl ışıl bakan, ağız dolusu gülen, mutlu –görünen– insanlara imrendim. Gözümün gördüğü bazı kareleri dondurdum; o yeşil ceketli kadın nasıl olup da terlemiyordu, ne kadar da ilginç bir burnu vardı, ona baktım dikkatlice. Birasını nasıl içtiğine baktım, bardağı kavrayan üç parmağına. Yanında duran kıvırcık saçlı adam kuzeniydi bana sorarsan. Bir süre her şey iyiydi, ben delirmiş gibiydim, dans ediyor, rengârenk ışıklara hayran hayran bakıyordum ama sonrasında kalabalık beni boğmaya, kulaklarım müziği duymamaya başladı. Bir tek uğultu, sürekli çoğalan, beynimi sızlatan bir uğultudan başka bir şey duymamaya başladım. Başka bir yere gitmek istedim, başka bir şehre, başka bir ülkeye o an. Şehrime dönmek istemedim o gece, başka bir şehre gitmek de mümkün değildi, kendimce en mümkün olanı başarmak istedim. O zaman bu şehirde sabahın ışıklarını karşılardım, en kötü sabaha kadar yürürdüm burada, Schelde’nin, nehrin kenarında, şehrin meydanlarında, loş ışıklı sokaklarında yürürdüm. MAS vardı hem, kırmızı kumtaşından yapılmış, şehrin kuzeyindeki rıhtımda bulunan, birkaç sene önce açılmış o güzel binası olan müze. Belki o rıhtıma gider, gün doğumunu orada izlerdim. Elimdeki bardağı sahnenin ucuna, güvenli bir yere koydum, derin bir nefes aldım, sağ elimle alnımdaki ter damlalarını sildim, sakin kalmaya çalıştım. Telefonu elime aldığımda yarım kalan bir mesaj gördüm, başlamış ama bitirmemişim. Kendimi telkin ederek, insanları çok rahatsız etmemeye çalışarak kapıya doğru yürüdüm. Her adımımda müzik ve insan sesi azaldı, sesler azaldıkça ben rahatladım, sakinleştim, iyileştim. Kapıyı açtığımda karşımda çantamı kontrol eden o büyük ve çirkin elli adam vardı. İyi geceler diledik birbirimize.
Evime dönmeyeceğim ve önümde boylu boyuna uzanmış bir gece olduğu için biraz tedirgin ama beni kendime getiren bir cesaretle, emin adımlarla dolandım şehrin sokaklarında bir süre. Başka renkli ceket giymiş kadınlar, gözlerini benden kaçıran adamlar, başka sokak sesleri, farklı renkte ışıklar vardı. Köpek bokları, yere atılmış çöpler, geç saatlere kadar açık yemek mekânlarının pis yağ kokuları vardı. Ben yürüdüm. Aklıma dünyanın kalbi en kırık insan olduğumu zannettiğim günlerin birinde, burada yaşayan ama benim şehrimde çalışan biriyle tanıştığım gün geldi. Birinin beni neden birazcık bile olsa sevmediğini anlamadığım, işin daha kötüsü bunun dünyanın en büyük derdi olduğunu düşündüğüm o garip zamanlar. İşi gücü yerinde, badem gözlü, güzel gülüşlü, nazik, yemeğe çağrıldığında bir şişe şarap getirmesi gerektiğini bilen biriydi. İyi biriydi, “o”nun gibi. Yemek yedik, güzelce muhabbet ettik, müzik dinledik, benim terasta bir iki sigara içtik beraber. Bir daha benimle buluşmadı, beni görmek de istemedi. Getirdiği şarabı içtim sonra terasımda kendi kendime bir gece. Evinin önünden geçmişimdir belki yürürken; perdeleri açık olsaydı, pencereden dışarı doğru sigara içerken görürdüm onu da, selamlaşırdık.
Trenin yaklaştığını görüyorum, benim dışımda iki kişi daha var peronda, oldukça uzağız birbirimizden. Eski bir tren, rengi solmuş koltuklar, pis camlar, garip bir koku. Hiçbir şey umurumda değil, atıyorum kendimi bomboş trenin bomboş vagonuna. Aklıma heykeltıraşın ve kedilerden birinin ismi geliyor: Brâncuși. Gür sakallı, kuş suratlı, dağınık saçlı o adam. Tren hareket ettikten iki üç dakika sonra gözlerim kapanmaya başlıyor, dışarı bakıyorum, yağmur yağıyor iyiden iyiye. Uyanmış mıdır acaba diye düşünüyorum, bir daha görüşür müyüz bilmiyorum, telefonunu bile almadım. Ne yapmak istediğimi aslında bilmediğim ama ne istemediğimden emin olduğum bir gecede usulca hayatıma girmiş, derdimi dinlemiş, kendini anlatmış, beni evinde ağırlamış biri var artık. Güzel döşenmiş ama karanlık ve nemli bir evi, iki kedisi var. Kirli camların ardından düzgün hiçbir şey göremiyorum artık tren ilerlerken, uykuya dalıyorum.
{tüm fotoğraflar: İnanç Ozan Zaimoğlu}