Şehir Günceleri
Londra

Herkes, hayatında bir “an”ın bir film sahnesi olduğunu düşünür. Çalacak şarkıyı da biliyordur muhtemelen. Herkes şarkısını seçer önceden.

44 numaralı evin kapısını sertçe kapatmak gerekiyor, kendime doğru kuvvetlice çekiyorum kapıyı. Beklenen ses çıkıyor, ortalık kısa süreliğine inliyor. Kapandığından emin olmak için tokmağı kuvvetlice itiyorum, kapanmış bu tamam. “Anahtarı aldın değil mi?” diye bağırıyor Marco. Telaşla çantamın iç cebine bakıyorum, evet almışım. Kapının ardından bağırıyorum.

“Aldım merak etme! Çok geç kalmam ama bence.”

Earlsfield, fazlasıyla girişken bir emlakçının ciddi bir ifadeyle “Waterloo’ya trenle sadece 14 dakika mesafede” diyerek tanıtabileceği bir Londra semti. Thames Nehri’nin güneyinde kalanlardan. Emlakçı belki de parklarından, ne kadar güvenli olduğundan, çocuğunuzu nasıl da gönül rahatlığıyla büyüteceğinizden ve ileride daha da değerleneceğine kesin gözüyle bakıldığından da bahseder. Marks & Spencer’ın marketi açılıyormuş yakında, haberiniz olsun. Benim için bunların hiçbirinin önemi yok, arkadaşlarımın evi burada, ben de buradayım o yüzden. Tuğba ve Marco bin senedir Londra’da yaşıyor. Bir önceki evlerinde de kaldım, bu evlerinde de. “Sarı” bile geldi kaldı bu evde. O hiç sevmediğim, korkunç ayakkabılarını burada unuttu. Tuğba ve Marco attı bir süre sonra o ayakkabıları.

Kasım ayında Londra’da güneş arada bulutların ardından uzanıp el sallıyor, sonra koşa koşa yerine dönüyor. Şehrin daha önce görmediğim bir yerinde uzun uzun zaman geçirmek istiyorum o gün. Zaten Londra’nın güney semtlerine, bilmediğim yerlerine gitmeye kararlıyım. Wimbledon Park’a yürüme mesafesinde olduğumuzu hatırlıyor, Marco ve Tuğba’ya dönüyor, niyetimi belirtiyorum. Parka hangi yoldan daha kolayca çıkabileceğimi, park sonrasında nereleri görebileceğimi, nasıl bir rota çizmem gerektiğini sakince anlatıyor ikisi de. Dikkatlice dinliyorum; kafamda hayal meyal bir harita ve günün geri kalanına dair bir plan beliriyor.

Dedikleri kadar kolaymış ulaşması: Revelstoke Road eve çok yakın. Parka doğru, dümdüz yürüyorum yol boyunca. Koyulu açıklı kiremit rengi Viktoryen evler yan yana sıralanmış; kimisi biraz daha bakımlı, kimisi şimdiden Noel ışıklarıyla süslenmiş, kimisinin perdesi kırk yıldır değişmemiş. Köpeğini gezdirenler, ne satıp ne kadar kazandığını asla anlamadığım küçük dükkânlar, koşmak için parkı beklemeden çoktan harekete geçmiş insanlar, kahveciler, birbiriyle muhabbette komşular var. Ben herkese ve her şeye gülümseyerek yürüyorum. Çünkü yine Londra’dayım ve dünyada hiçbir şehir beni bu kadar mutlu etmiyor.

Gri bulutlar sahneyi güneşe bırakıyor ben parka varınca. Çimlerin yeşili adeta bağırıyor, herkes günün ve parkın tadını çıkarıyor. Önümde dümdüz yemyeşil bir alan, çevresinde irili uzunlu ağaçlar ve etrafımdaki insanlar da ben de keyifliyiz. Hâliyle çoluk çocuk bol; hem cumartesi, hem burası kocaman bir park, hem de bu çocukların bir şeyler yapması lazım. 5-6 yaşındaki çocuklara bakınca benim de bu yaşlarda bir çocuğum olabileceği aklıma geliyor. Bu fikir beni ne rahatsız ediyor, ne umutlandırıyor, ne de heyecanlandırıyor. Olabilirdi ama olmadı. Muhtemelen de olmayacak. Arada tizleşen, çoğalan ama eskisi kadar beni rahatsız etmeyen çocuk sesleri eşliğinde yürüyorum parkta.

Home Park Road var sırada: Hafif kıvrımlı, eğimli, beni Wimbledon Village’a ulaştıracak cadde burası. Yokuşu çıktıkça Wimbledon Park gözümde küçülüyor, ağaçların arasından tüm şehrin olmasa da Earlsfield’ın silueti beliriyor. Benim gözüm ise solumda kalan müstakil, park manzaralı güzel mi güzel evlerde. Hayal havuzuma üç beş görüntü daha ekliyor ve yoluma devam ediyorum.

Wimbledon Village, belli ki refah seviyesi yüksek insanların yaşadığı, kendine nedense chic sıfatını seçmiş, merkezi ve meydan çevresi kafeler, barlar, restoranlar, butiklerle dolu bir bölge. Merkeze ulaşır ulaşmaz burnuma tatlı, şekerli parfüm kokusu geliyor. Doğal ortamından çıkmış bir hayvan gibi huzursuzlanıyorum önce, beremin içinden kafamı kaşıyorum. Karşımdan, yanımdan, önümden bakımlı ve hepsi Victoria Beckham olmuş kadınlar geçiyor. Birkaç mekâna bakıyorum dışardan, belki otururum bir şeyler içerim; dallı güllü duvar kâğıtlı, bej sandalyeli, çalışanlarına en dar ve en beyaz gömlekleri giydirmiş mekânları canım o an istemiyor. Servet düşmanı değilim, öyle mekânları da kimi zaman severim ama o an, şu an değil. Biraz daha dolanıp, dişime göre bir yer bulmazsam Earslfield’e döner, evin dibindeki mekânlardan birine otururum zaten. Derken ayaklarım ve bu şehre gelince hep heyecanla atan kalbim benim tam da istediğim yere götürüyor: The Swan Pub.

Pub hıncahınç kalabalık değil ama tatlı bir öğleden sonrası bereketi var. Bara yakın, yüksekçe masalardan birine kuruluyorum keyifle önce. Uzaktan biramı seçiyorum hemen. Barda çalışan, dişleri çarpık, geniş omuzlu, koca göbekli, çilli genç oğlan hâlimi hatırımı soruyor, biramı uzatıyor. Teşekkür ediyor, giydiği polo yaka tişört ne çirkinmiş diye düşünüyor, masama dönüyorum. Sonrası bir iki saat geleni gideni göz hapsine alarak, kulağımın uzanabildiği muhabbetleri dinleyerek, mekâna giren köpekleri severek, televizyondaki rugby maçına ve oyuncuların götüne bakarak, başka biralar deneyerek geçiyor. Doğal ortamına tekrar kavuşmuş bir hayvan gibi neşeli, huzurlu ve sakinim. Üçüncü birada Ulf’a mesaj atmayı unuttuğumu hatırlıyorum.

Hepimizin, dünyanın birçok şehrinde tanıdığı, sevdiği ve görmek istediği insanlar var, Ulf benim için onlardan biri. Atina’da Yunanca kursunda aynı sınıftaydık, o yıllardır yaşadığı Londra’ya döndü kurs biter bitmez ama arada Atina’ya yine geldi, muhabbetimiz devam etti. Evet Londra’daymış, üç gün sonra Güney Afrika’ya gideceklermiş, görüşmeyi o da çok istermiş. Güne ve saatine, bir de ne yapacağımıza 15 dakika içinde karar veriyoruz. Geceye devam etmeye niyetim olursa bana katılamayacağını ama seve seve birkaç yeri önerebileceğini söylüyor. Niyetimi yokluyor ve hiç uzatmadan kararımı veriyorum. Üç sene sonra dünyada en sevdiğim şehirdeyim ve bu gecenin devamı olmalı. Önce bir şeyler yemem lazım ama. Ortalıkta fındık kurdu gibi gezinen genç kadın çalışana sipariş veriyorum: “Bir bira daha. Bir de fish & chips lütfen.”

The Cock Tavern, Vauxhall’da. Ulf da sevdiceğiyle orada yaşıyor biliyorum. The Swan’dan çıkışım tam bir kafası güzel enişte çıkışı oluyor, herkese el sallıyorum, bana söylenenleri anlamıyor ama cevap veriyorum, köpeklerin kafalarına pıt pıt vuruyorum. Rotam belli: Önce Thornton Road, sonra Thornton Hill, o bitince sola döneceğim ve Worple Road’da Wimbledon tren istasyonunu görene kadar yürüyeceğim.

Hayatımdaki yeri çok önemli ve artık birbirinin hayatlarında olmayan iki arkadaşımın beş dakika arayla “Sen buna bayılırsın hadi dinle” diyerek gönderdiği şarkı kulaklarımda, yokuş aşağı yürümeye başlıyorum. Tek bir insan yok sokakta, herkes evine çekilmiş gözüküyor. Hava kararmış; sokak lambaları ve evlerin ışıkları aydınlatıyor önümü. Perdesi açık evlere bakıyorum; öf bunlar ne çirkin avizeler, ben olsam o duvar kâğıdını seçmezdim, ne izliyor bu çift, ne pişiriyor acaba o adam, yuh kasımın ilk haftasında Noel ağacını kurmuş bu deliler.

Gecenin karanlığında bir mucize gerçekleşiyor. Denizsiz, engin sularsız Londra’da ben kendimi İstanbul’da zannediyorum kısa süreliğine. Yukarıdan aşağıya kıvrılan bir yoldayım, gözümün gördüğü yerde sanki su kenarında konumlanmış bir şehrin evleri ve ışıkları var, uzakta ve ama öylesine tanıdık gözüküyor her şey. Saçma olduğunu biliyorum, Londra’da olduğumun farkındayım ama ister istemez itiraf ediyorum: “İstanbul gibi oldu yaaa şu an” diyorum kendimi duyabileceğim bir sesle. Sesime hırıltılı bir gülümseyiş karışıyor. İçimden konuşmuyorum artık. Şarkının sözleri beni vuruyor. Çok uzun süre, çok sakin kalmaya çalışmış, bir şeyler denemiş ama –kaybetmiş, yapamamış, başarısız ve kararsız olmuş– başka bir ben gözümün önünde bir yabancı gibi duruyor. Dünyada en sevdiğim şehirde, geçirdiğim o şahane iki üç saatin sonunda İstanbul’a çok uzak ama onun ışıklarını gördüğümü zannettiğim bir yerde o yabancıyla göz göze geliyorum. O sırada şarkı şu cümleleri fısıldıyor kulağıma.

I keep losing
Still keep hoping for that win
And you can’'t change my mind*

O yabancı ve ben gülümsüyoruz birbirimize. Ben omuzlarına dünyanın en güzel elleri değmiş ve yükü hafiflemiş biri gibi, evrende küçük boşluklar bırakarak adımlarımı hızlandırıyorum. Birazdan bir vagonda, gecenin karanlığında bu şehrin evlerine, ağaçlarına, insanlarına bakarak geceye devam edeceğim. Ve o yabancıyla karşılaştığım an birilerinin hayatında izlediği en güzel sahne olacak biliyorum. The Cock Tavern’a adımımı atar atmaz beni güzel koca gülüşlü bir kadın çalışan selamlıyor. Negroni söylüyorum, koltuğuma oturuyorum, tavandan sarkan disko topuna ve kırmızı süslere bakıyorum. George Michael, “Fast Love” çalıyor.

Ben bu gece dans edeceğim.

{tüm fotoğraflar: İnanç Ozan Zaimoğlu}

* Gabriels, “Blame”.

İnanç Ozan Zaimoğlu, kent, Londra, şehir