Küçükken gitme hayalleri kurduğum şehirlerden birinin Belfast olduğunu söylesem kimse inanmaz. İnanan olur diyelim hadi, o da üç kişi. Haberlerde gördüklerim yüzünden mi, sürekli ismini duyduğum için mi, yaşadığım büyüdüğüm yerin dışında başka yerlerde de kötü şeylerin yaşandığını anlamam bir şekilde orayı bana tanıdık bir yer hâline getirdiği için mi bilmiyorum. Kavga gürültü beklenmeyen, uzaktan –göreceli– refahıyla özendiren o coğrafyada patlayan bombalar, duyduğum ama çok da hâkimi olmadığım isimler, bir yandan aşina olduğum kavramlar, göç ettiğini bildiğim insanlar, ölümler yaralanmalar, dinlediğim şarkılar, okuduğum makaleler yıllar içinde bir şekilde merakımı besledi demek. Aylar yılları kovaladı, ben şehirlerini değiştiren, dünyanın bir köşesinde kendimle olmayı seven birine dönüştüm. Pek akla gelmez bir şehirde bir apartmanın penceresinden, sokakta heyecanla yürüyen kendime bakmayı çok sevdim.
Bu şehirde geçirdiğim dört günün sonunda hayalime kavuştuğum, bir şehri daha tanımış, onunla muhabbet etmiş olduğum için mutluyum. Dublin havaalanından bindiğim otobüs şehre girerken gördüğüm manzara çok iç açıcı değildi dürüst olmak gerekirse. Albenisi olmayan birbirinin aynı beton apartmanlar, tersane vinçleri, yamalı gri bir gökyüzü ve hiçbir şey ifade etmeyen yol tabelaları karşıladı beni. Şehirlerle bağını tanımlanmış ve kabul edilmiş güzellik kavramlarıyla kuran biri olmadığım için telaş etmedim. Konuşacak birileri vardır elbet, güleceğim anlar, içerken lezzetinden mutlu olacağım biralar vardır. Koca bir ağacın dalı, üstüne güneş ışığı düşmüş bir mezar taşı, bir masanın etrafında kıkırdayan gençler vardır elbet diye düşündüm. Yine yanılmadım.
Elimde kahve fincanı, koca çiçeklerini açmasına birkaç gün hadi bilemedin bir hafta kalmış manolya ağacına bakıyorum mutfak penceresinden. Seneler önce Eindhoven’da tanıştığımız gün geldi aklıma. Kalabalık sofralarda, kahkahadan birbirimizi duyamadığımız evlerde beraberdik hep. Hava biraz güzelleşince ya birimizin bahçesinde ya diğerinin balkonunda. Dört sene önce Patras’a, düğünlerine gittiğimde Atina’da yaşayacağımı bilmiyordum. Onlar da hayatlarının bir noktasında Belfast’a taşınacaklarını bilmiyordu muhtemelen. O geceden sonra hepimiz Eindhoven’a, o zamanlardaki şehrimize döndük. Ben Yunanistan’da Atina’da yaşıyorum üç senedir, onlarsa burada. Anastasia giriyor mutfağa ben bunları düşünürken. Buzdolabından çıkardıklarını koyuyor masaya. Masanın üstünde yavrularının çorabı var. “Bu evde böyle şeyler görmeye alıştın sanırım” diyor gülerek. Tost ekmeği, peynir, yumurta, iki reçel kavanozu. Bir an önce yiyeyim de yollara düşeyim artık. Nikos giriyor o esnada mutfağa, eliyle pencereyi gösteriyor: “Buraya taşındığımızdan beri hava hiç bu kadar güzel olmamıştı, resmen bize Atina’dan güzel hava getirdin” diyor. Terasta sigarasını keyifle içerken gökyüzüne bakıp “Bu kadar keskin bir maviyi asla başka yerde bulamazsın” diyen ve durmadan havanın ne kadar güzel olduğundan bahseden sevdiceğim gibi Anastasia ve Nikos da güneşin, sıcağın, masmavi gökyüzünün düşkünü. Neyse ki havalar ısınacak, günler uzayacak. Biraz daha keyifleri yerine gelir.
Nikos’un ders verdiği Queens University yakınlarındaki evleri çok güzel. Üniversite binaları, botanik bahçe, öğrencilerin ve akademisyenlerin müdavimi olduğu pub’lar çok yakın. Hoş bir mahallede, tatlı bir evde, yeni doğmuş yavrularıyla yaşıyorlar. Bu şehirde daha ne kadar kalırlar, Yunanistan’a bir noktada dönerler mi, çocuktan sonra hayat zorlaştı mı sordum tabii. Donegall Road çevresinde yürüyorduk o esnada. Bitişik nizam, iki katlı evlerin önünden geçerken, her zaman olduğu gibi heyecanla, gözündeki ateşle, kimi zaman beni güldürerek konuştu Anastasia. Bebek arabasını ben itiyordum, o da aylar önce taşındığı bu şehrin hiç yürümediği sokaklarında her şeyi dikkatlice inceliyor ama hiç takılmadan, duraklamadan sorduğum soruların cevabını veriyordu. Bazı evlerin önünde ufacık, bakımsız, zavallı bahçeler vardı. Kimileri o bahçelere sandalye, masa atmıştı. Çirkin hayvan heykelleri de vardı. Dizleri çıkmış gri eşofman altını giymiş, üstünde atleti, ayağında plastik terlikleriyle bahçede oturan, güneşe yüzünü dönmüş bir mahalle sakini elinde birasıyla selamladı bizi. Birlik yanlısı, çoğu Protestan İngilizin yaşadığı bu mahallede tanıdık yüzler olmadığımız çok açıktı. Güneş içimizi ısıtıp, gördüğümüz her şeyin rengini güzelleştirmese ne hâlde olurdu burası bilmiyorum. En ideal ışıkta bile görmezden gelemediğim bakımsızlık, köhnelik her yerden çıkıp insanın içine işliyordu. Evlerin penceresinden görünen kirli, dikişi sökülmüş perdeler, yıllar önce kapandığı belli barlar, beyaz ışıklı, tozlu dükkânlar, kimi evlerin çatısında dalgalanan Birleşik Krallık bayrakları vardı. Yine de hevesle yürüdük. Şehirlerin o parlak, makyajlı hâllerinden başka hâlleri de vardı. Yorgun, eski ve sevimsiz olma hakları da. Belfast bu hakkını doya doya kullanıyordu.
Yirmi beş sene süren çatışmaların sonunda imzalanan barış anlaşmasının da etkisiyle –nispeten– sakin ve barış içinde bir hayata alışmış gözüküyor şehir. Böyle bir cümle kurunca o çatışmaların ayrıntılarına hâkimmişim, her olanı biteni biliyormuşum gibi çınlıyor kulağa ama işin aslı öyle değil. Yıllar içinde belki de herkes kadar haberdar oldum orada olan bitenden. Katolik milliyetçilerle Protestan birlikçiler arasında yaşanan problemlerin kaynağını, sebeplerini biraz daha iyi anladım o kadar. Araştırdığımda, barış anlaşmasına rağmen birlik yanlılarıyla milliyetçilerin ayrıldığı mahalleler, sokaklar, yerleşim birimlerinin mevcut olduğunu öğrendim. Barış hattı ismi verilen yüksek duvarlar hâlâ mahalleleri ayırıyor, belirli bir saatten sonra kapısı kapanan sokaklara ev sahipliği yapıyordu şehir. Barış hattı insanların ilgisini çekiyor, günümüz dünyasının karmaşasını ve ilgisini renkli duvar resimleriyle, politik mesajlarıyla besliyordu. Ben de planımı ona göre yaptım. Bir gün birlik yanlısı Protestan semtinde, bir gün Katolik ve milliyetçilerin yaşadığı semtte geçirecektim günümü. Anastasia ve Nikos üniversite çevresindeki tarafsız bölgede yaşıyorlardı zaten. Bir de belediye binasının çevresinde, meşhur Union Street ve barlarının olduğu yerde zaman geçirecektim akşamları.
Taşındıklarından beri mahallelerindeki iki üç sokak ve şehrin merkezi dışında bir yer bilmeyen Anastasia ilk gün planıma dahil oldu büyük bir hevesle. O gün Donegall Road çevresinde gezinirken, caddeyi dikine kesen sokaklara girip çıkarken, ne ifade ettiğini anlamakta zorlandığımız duvar resimlerine bakarken konuştuk çoğu şeyi. Türkiye ve Yunanistan gibi tarihte hiçbir zaman derdi tasası bitmez iki ülkeden olduğumuz için burada olanı biteni ucundan kıyısından yakalayabiliyorduk. Etnik sorunlar, milliyetçilik, mezhep kavgası, gücün ve iktidarın kötüye kullanımı dünyanın her ikliminde insanlara zorluk ve kayıptan başka bir şey vaat etmiyordu. Dünya derdi kendi kaygılarımıza taşıdı bizi bir süre sonra. Ben Atina’dan artık –biraz– sıkıldığımı itiraf ettim. Denizlere yakın olmak, o çatısında antenlerin olduğu sarı sıcak şehirde kocaman bir terasta göğe bakmak güzeldi ama biraz daha iyi koşullarda yaşamak istediğimi söyledim korkarak. Anastasia beni ne kadar anladı bilmiyorum. Hollanda’da yaşamın ne olduğunu biliyordu, benim sevdiceğimi de alıp oralara gitmek istediğimi duyunca bana itiraz etmedi ama hak da vermedi. O da hangi şehirde olmak istediğini bilenlerden değildi. Yolun sonunda şehrin simgelerinden RISE çıktı karşımıza. “Gelmeden önce okudum, barış anlaşması sonrası şehir tarihinde yeni açılan sayfayı simgeleyen bir heykelmiş bu” dedim. Neye sinirlendiğini, neyi sevdiğini belli etmekten asla çekinmeyen Anastasia sadece tek kaşını kaldırdı. O kaşı görünce gülmeden duramadım. “Hadi gidelim” dedim, “bu kadar Protestan mahallesi yürüyüşü yeter.” Kahramanlık hikâyelerine, kötü çizilmiş duvar resimlerine, kiliseden çıkıp tıntın yürüyen ninelere baktık, birer kahve aldık ve döndük eve.
Ertesi gün yürüdüğüm sokaklarda, bazı evlerin bahçelerinde gördüğüm bayraklar mavi beyaz kırmızı değil, turuncu beyaz yeşil renkteydi artık. Shankill Road ve Falls Road, cadde boyunca sıralanan evler, ara sokaklar İrlanda şarkılarını çalıyordu bana. Başlattığı açlık grevinin 66. gününde ölen Bobby Sands’in resmedildiği duvar tam karşımdaydı. Filistin ve Katalunya ile dayanışmayı temsil eden resimlere bakıyor, siyasi tutukluların serbest bırakılmasını talep eden cümleleri okuyordum sakince. Neden olduğunu bilmiyorum desem yalan olur, kendimi burada daha rahat hissettim yürürken. Akılsız ve nedensiz bir temele dayanan bir his değildi benimki, neden burada daha mutlu olduğumu, neden gördüğüm duvar resimlerinin bana daha anlamlı geldiğini biliyordum ama yine de yabancısı olduğum bir tarihe “Çünkü ben böyle istiyorum” diyerek altı yaşında bir çocuğun inadıyla şekil vermek doğru değildi. O yüzden her şeyden bağımsız olana dikkat kesildim. En sevdiğim şeylerden biridir, evlere baktım. Bazı pencerelerden gördüğüm hayatları izledim. Kapılardan girenleri, aniden bastıran yağmura aldırmadan keyifle çimlerde yuvarlanan bir köpeği, onu cigara içerek keyifle izleyen sahibini, aniden karşıma çıkan kilisenin süslerini ekledim hafızamın görünmez yerlerine.
Titanik Müzesi’ne gitmek için Lagan Weir köprüsünden geçmek gerekiyor. Son akşamımda yine şehrin turisti değil de tanıdık bir yüzü olduğumu kime kanıtlamaya çalışıyorsam artık, müdavimi olmak istediğim mekânlarda içtiğim biraların tatlı sarhoşluğuyla yürüdüm. Titanik Müzesi’ni gezmeyecektim tabii ki, ne işim olur allasen. Zaten saat 6’yı geçti, güneş batıyor yavaşça. Ben müze binasını görmek, şehrin yeni yapılmış apartmanlarına bakmak, görür görmez âşık olduğum The Big Fish heykelinin bir kez daha fotoğrafını çekmek, Lagan nehrine bir selam çakmak istiyordum. Girdiğim her mekânda “tek” olduğum için bir süre sonra benimle konuşanları anlamadığımı düşünüp güldüm kendime. Benim anlamadığım aksan onların onlarca sene konuştuğu dil. Belfast bana yıllar sonra ne ifade edecek anlamaya çalıştım. Arkadaşlarımı bir daha ne zaman göreceğim, Atina’da daha ne kadar yaşayacağım, sevdiceğimle daha kaç zaman aynı yastığa baş koyacağım. Şehirler ne güzel, şehirler ne karanlık. İnsan derdi ne kadar da tanıdık, ne kadar da ortak. Hepsi geçti aklımdan. Hava karardı, rüzgâr sertleşti, ben bir bira daha içtim. Gecenin son sigarasını yakmam uzun sürdü. Sevdiceğimi aradım, onu ne kadar özlediğimi söyledim. O kaçta Atina’ya ineceğimi sordu, beni alacağını söyledi.
Bir şehir daha hayatımın resmine renklerini ekledi. Hangi mahalle nerede, kim nerede yaşıyor hepsi bulanık bir fotoğraf oldu. Mavisi iç açan denizin tuzu üstümde selamlıyordum herkesi, bir dönem çamurlu bir nehrin üstünde ciğerlerime inen rüzgârla son buldu. Eve döndüm, Anastasia ve Nikos ile bir şeyler içip muhabbet ettim, onlara sarıldım, odama gittim ve mışıl mışıl uyudum.
{tüm fotoğraflar: İnanç Ozan Zaimoğlu}