Şehir Günceleri
Atina I

Kalamaki / Temmuz ‘88

Ayaklarımın ucundayım, ellerim balkon demirini sıkıca sarmış, kafamı korkarak uzatmışım, bizim apartmanın yanındaki kilisenin merdivenlerinden çıkan gelin ve damada bakıyorum heyecanla. Gelinliği nasılmış, saçı başı ne hâlde, damat yakışıklı mı, arabayı nasıl süslemişler; tüm sorularıma cevap bulmak için bu heyecanım. Bayılıyorum bu kiliseye. Haftada en az bir kere yeni yıkanmış, süslenmiş bir araba kilisenin önüne park ediyor, siyah beyaz renklerde giyinmiş iki insan iniyor, başka insanlar onları çevreliyor ve neredeyse herkes gülümsüyor. Ben yine benzer bir manzaraya bakıyorum. O esnada masmavi göğün ortasında yine bir uçak bir kıyamet gürültüyle alçalıyor; gözlerimin önünde dört beş katlı, araları açık, koca balkonlu apartmanlar, ileride deniz, denizin bittiği yerde başlayan gök, ikisinin ortasında, içinde bir yerlerde bana çok yakın gelen bir uçak. Bu uçak Boeing olmalı; Boeing 727 bence, Lufthansa bu, Almanya’nın havayolu, logosundan tanıyorum. En sevdiğim şey uçaklara bakıp havayolunu ve uçağın modelini tahmin etmek. Hiç Lufthansa ile uçmadık biz, nasıldır acaba, koltuklar ne renktir, yemekleri nasıl, hosteslerin üniforması güzel mi? Yemekleri THY’ninkiler kadar iyi değildir tabii ki. Babamı çağırıyorum balkona hevesle, duymuyor önce. Balkonun sürgülü kapısını sonuna kadar açıp daha yüksek sesle sesleniyorum. Babam sonunda beni duyuyor, içeriden balkona geliyor, uçağa bakıyor, beni dinliyor, gülümsüyor, beklediğim ve istediğim cevabı veriyor. Evet, bu bir Boeing 727, evet Lufthansa. Frankfurt uçağıymış bu, haftada beş sefer varmış Atina’ya. Ben Airbus seviyorum.

İki haftadır buradayız, bu kocaman balkonlu evi ilk gördüğüm an sevdim. Tüm yazı burada babamla geçireceğiz, okulların açılmasına bir iki hafta kala biz döneceğiz, o burada kalacak. Geldiğimizden beri hayretle ve iştahla bakıyorum her şeye, dikkatle izliyorum çevremde olan biteni. Farklı apartmanlar, başka tadı olan dondurmalar, kulağımda dolanan hiç bilmediğim kelimeler, sokak isimlerini bile okuyamadığım harfler, yeni teyzeler ve amcalar var burada. Babamın yeni arkadaşları var; kimisine kanım hemen ısınıyor, kimisini sıkıcı ve ciddi buluyorum. Asık suratlı adamlar hiç ilgilenmediğim konular hakkında konuşurken onların karılarının giydiklerine, saçlarına, takılarına bakıyorum ben de zaman geçirmek için. Mesela, adını ilk duyduğumda şaşırsam da sonra sonra alıştığım Yeşil Hanım’ın tombul el parmaklarına, her gördüğümüzde başka renkte sürülmüş ojeli tırnaklarına takılıyor gözüm her seferinde.

Kulağında biten kestane rengi saçlarını kabartmayı seviyor, pastel renklerde tayyörler giymeyi tercih ediyor. İnci küpeleri ve kolyesi de çoğunlukla üstünde. Başka kadınlar da var tabii ki ama isimlerini hatırlamakta zorlanıyorum, onlarca sene geçmiş üstünden; yüzleri, tavırları, nasıl gülümsedikleri hayal meyal aklımda. Plaja gidiyoruz çoğu zaman annem ablam ben babam havaalanında ya da şehirdeki ofisteyken, yürüyerek on dakika sürüyor gitmemiz; apartmandan çıktığımız gibi yokuş aşağı inmeye başlıyor, önce bulunduğumuz semtin çarşısından geçiyoruz; birkaç butik, bir kırtasiye, fırın, orta büyüklükte bir market, çiçekçi ve ilgilenmediğim başka dükkânlar var; nalbur mesela, hiç ilgimi çekmiyor. Apartmanın arka bahçesinde boş bir havuz var aslında, benim gözüm onda. Kocaman bir bulvarı geçmemiz gerekiyor plaja ulaşmak için, havuza girebilsek hiç bunlara gerek olmaz işte. Trafik ışıklarında uzun uzun bekliyoruz her seferinde. Annem arabaların çok hızlı gittiğinden şikâyet ediyor her seferinde. Türkiye’dekinden beter kullanıyorlarmış.

Teyzemin sesini duyuyorum içerden, artık pastaneye gitmemiz gerektiğini söylüyor, açık yeşil pilili bir etek var üstünde, saçları dalgalı, gözleri ışıl ışıl bakıyor bunu söylerken. Taa Viyana’dan arabayla geldiler Atina’ya iki gün önce. Kuzenlerim de burada, teyzemin kocası da. Çok da büyük olmayan bir evde tam sekiz kişi kalıyoruz. Açık ve koyu mavi çizgili, açılınca yatak olabilen koltuklar almış babam, tam da bu yüzden sanırım. Teyzemi ve kuzenlerimi çok özlüyorum, o yüzden burada, kimsenin bilmediği bu sıcak şehirde hep beraber olduğumuz için, plaja beraber gidip yüzdüğümüz, deniz bisikletine binip birbirimizi denize attığımız için çok mutluyum o yüzden. İçerden annemin sesi geliyor, hazırmış, çıkıp alalım artık şu pastayı.

Bugün benim doğum günüm, saçlarıma jöle sürmeye iznim var, bir hevesle avucumdaki açık yeşil jeli boca ediyorum kafama, nasıl bir pasta istediğimi düşünüyorum; dondurmalı olsun, içinde çikolata olsun, kırmızı şekerlemeler olsun üstünde.

Atina Şehir Merkezi / Temmuz ‘14

Bir sonraki durak Koropi. Koropi de neresi acaba? Kocaman bir otobanın ortasına döşenmiş rayların üstünde, olması gereken hızda ilerliyor metro vagonu. Camdan heyecanla bakıyorum dışarıya ama gördüklerimde çok da bir numara yok; çayır çimen bile değil, kuru toprakların üstünde asla ilgilenmediğim işyerleri, ortalama oteller, benzin istasyonları, uzaklarda tepelerde asılı evler var. Tahmin ettiğimden ne kadar uzaktaymış bu yeni havaalanı şehre, ineceğim durağa kaç durak kaldı merak edip sayarken sıkılıyorum. Hiç de bakmadım bu havaalanı şehrin neresinde kalıyor, nereye yakın nereye uzak. Buraya gelmeden önceki akşam bir heyecanla, bir telaşla işten döner dönmez hızlıca valizimi hazırladım, ev sahibimize şehre erken varacağımı söyleyip, en erken eve kaç gibi yerleşebileceğimizi sordum. Birkaç Yunanca şarkı dinledim, dans ettim, evimin kocaman pencerelerinden güzelim sokağıma baktım.

Metro yolculuğu yaklaşık elli dakika sürdü. Sabahın erken saatlerinde Syntagma Meydanı’na vardım. Garip bir hisle kuşandım meydana çıkar çıkmaz. Sabahın körü, yedi olması lazım, meydanın nasıl gözüktüğünü, neye benzediğini elbet biliyorum bilmesine ama 26 sene sonra burada adımlarımı atarken parlamento binasına bakmak, bu şehrin renklerine tekrar rastlamak, bu meydanda olmak tarifi zor bir duruma soktu beni. Çocukluğumda buraya geldiğimi biliyorum, babamın ofisi meydana çıkan ana caddelerin birindeydi zaten ama kendimi burada çocukken hatırlamıyorum, resmedemiyorum daha doğrusu. O görüntü gözümün önüne gelmiyor. O yüzden hem tanıdık hem uzak bir resmin içinde buluyorum kendimi.

Sabah serinliği çok geçmeden yerini beni delirten bir sıcağa bırakacak, o kadar belli ki. Gökyüzünün ne kadar mavi ve ne kadar bulutsuz olduğunu fark ediyorum, dümdüz, öyle net öyle engin duruyor orada. Eve girene kadar oyalanıyorum meydan çevresinde, İstiklal’i andıran ama o kadar da güzel gözükmeyen bir alışveriş caddesi var, orada yürüyorum yavaş yavaş, o caddeyi kesen sokaklardan birinde sabahın yedisinde de olsa açık bir mekân var, yüksek sesle kötü şarkılar dinleyip dans ediyor çalışanlar içeride. Rehabilitasyon merkezinden yeni çıkmış gibi görünen, gözlerinin altı açık mor, saçları cılız ve yağlı, teni lekeli, kısa boylu bir kadın gülümseyerek günaydınlaşıyor benimle. Kahvemi hazırlarken, nereden geldiğimi soruyor.

İstanbul’u çok seviyormuş, dört kere gitmiş, Patras’a neden gidiyormuşum, ne gerek varmış. Hollanda’da yaşadığımı, oradaki Yunan arkadaşlarımın Patraslı olduğunu, orada evleneceğini, o yüzden Patras’a gittiğimi söyleyince hazırladığı soğuk kahvenin plastik kapağını kapatıp yüzüme bakıyor.

“Keşke Atina’da evlenselerdi” diyor gülümseyerek.

“Belki Atina’da boşanırlar” diyorum bir anda.

Birbirimize boş gözlerle bakıyoruz, bu yersiz yorumuma cevap vermiyor hâliyle. Sonrasında kendimi nasıl oyaladığımı pek de hatırlamıyorum dürüst olmak gerekirse, üst üste sigara içtim, bir kahve daha aldım tabii ki, hava daha da ısınınca muhtemelen biraz bunalıp gölge bir yer buldum oturdum kaldım, gelene geçene de bakmışımdır, zaten hep bakarım. Bir noktada gördüğüm herkesi ya kuzenime ya dayıma ya bir arkadaşıma benzetip, bunu başka biri bana söylese içimden nasıl da dalga geçeceğimi düşündüm. Ablamın uçağının inmesine daha iki saat var, ben yavaş yavaş kalacağımız evin mahallesine doğru yürüyeyim iyisi mi.

Kalamaki / Temmuz ‘14

“Nikis 48 dedi galiba annem, büyük ihtimalle doğru hatırlıyor, neyi unuttu zaten bu kadın, bunu mu unutsun. Dur dur, kilise şurada galiba, evin köşesindeydi değil mi bu kilise? Evet evet köşedeydi eminim. Bu apartman kaç numara? Yok yaa, bizim apartman böyle değildi. Geniş geniş balkonları vardı evet. Arkadaki havuz duruyor mudur? Dur dur bu işte yaa. Bu apartman işte, şurası Andon amcaların balkonu değil mi. İşte kilise!!

Geldik geldik.

Dördüncü katta oturuyorduk değil mi, Andon amcalar da beşinci katta oturuyordu. Köpeklerinden ne korkardım, oysa minnacık bir köpekti. Oğullarını hatırlıyor musun? Havuz duruyor inanamıyorum. Yine boş ama. Dur bi fotoğrafını çekeyim. E bana bisiklet kullanmayı öğrettiğin park nerede? O yukarı sokakta hatırlıyorum.”

Cesaretimizi topladık, buradayız. Nikis 49a imiş meğer. Apartman kapısından 60’larında iki kadın çıkıyor, hemen gözlerini dikip şüpheyle bakıyorlar bize, bir şeyler soracağımız belli. Titrek sesler çıkıyor ağzımızdan. Kurduğumuz cümle de şu.

“Biz çocukken burada, bu apartmanda yaşadık.”

Andon Amca 82 yaşında. O öyle dedi, biz onun yalancısıyız. Salonundayız, ben duvardaki fotoğraflara bakıyorum. Olympia Teyze gümüş bir çerçeveden kocaman gözlükleriyle bakıyor bana. Bu eve seneler önce Atina’da yaşadığımız apartman kapısında rastladığımız o iki kadın sayesinde geldik. Tüm apartmanın geçmişini bilen komşularının ziline basıp “Burada İstanbul’dan gelen iki misafirimiz var; Andon Bey ile Olympia Hanım’ı arıyorlar” dedi biri. Megafondan duyduğum ilk cümle Olympia ile başlıyordu, kadınlardan biri kaşlarını düşürdü o esnada. Olympia Teyze çoktan çekmiş gitmiş bu diyarlardan meğer. Dediler ki “Andon Bey artık bu apartmanda değil ama tam karşıdaki apartmanda yaşıyor.” Soyadını sorduk, soyadını söylediler. Tam karşıdaki o apartmana gittik, beşinci katın ziline bastık, o zilde o soyadı vardı. Kaşlarını düşüren o kadın beşinci katta yaşadığını özellikle belirtti bize çünkü. O da buluşmamızı istedi, o da drama seviyor.

Andon Amca bizi 26 sene sonra, Atina THY ofisinde beraber çalıştığı bir iş arkadaşının çocuklarıyız diye evine aldı, bizi kabul etti. Bizim yaptığımız biraz hadsizlikti. Kendimizi bir anda hem tanıdık hem çok uzak bir yerde bulduk. Bir anda bir salonun yumuşak koltuklarındaydık. Andon Amca bir şeyler yemek üzereydi, bizim yüzümüzden yemedi, biz geldiğimiz için yemeği mutfak masasının üzerinde kaldı. Fasulye vardı, ben gördüm. Sonra aklına geldi adamcağızın, beraber yemeyi teklif etti.

“Olympia öldü, onu çok özlüyorum. O gittikten sonra Türkçe konuşacağım kimse kalmadı, o yüzden bu aptal dizileri izliyorum.”

Dünyanın yükünü taşır gibi çıktık o evden. Üzülmeyi istedik. Zaten Kalamaki’den Alimos’tan aynı yolu yürüyüp deniz kenarında bir lokantaya oturacaktık. Oysa çok tatlı bir buluşma, rengârenk bir hayat kesişmesiydi, o kadar hüzünlü olmamızın gereği yoktu. Bir vedaydı, bazı vedalar güzeldi, hatırlamak ne şahaneydi, başlangıçtı, bitişti. Herkesten herkese bir gülümseme uğradı, kimisi –başka– birilerinin omzunu okşadı.

İki tekerlekli bisiklet kullanmaya başladığım mahalleyi, “o” kiliseyi, o boş havuzu, çok da emin olmadığımız çocukluğumuzu ve ergenliğimizi yaşadığımız o sokakları ardımızda bıraktık. Yürüdük, balkonlara baktık, sokaktan gelen geçeni –o zaman da orada mıydı– merak ettik, güldük, kıkırdadık. Sonra kadeh kaldırdığımız bir yere gittik. Yosun kokusu vardı, anason kokusu eşlik ediyordu.

Bu şehrin, bu hikâyenin devamı vardı. O havuz hâlâ boştu. 26 sene sonra geldiğim o şehirde sadece tek bir sene sonra birine âşık olacağımı bilmiyordum. Kalamaki’de hayatımın en büyük hikâyesini yazdığımı düşünüp döndüm evime. Oysa evim neresiydi. Oysa evim neredeydi.

{tüm fotoğraflar: İnanç Ozan Zaimoğlu arşivi}

aile, Atina, çocukluk, ev, İnanç Ozan Zaimoğlu, kent, şehir