Şehir Günceleri
Reykjavik

Evden çıkıp beş on dakika yürüdükten sonra bulduğum mekânda çilli barista siparişimi hazırlarken pencere kenarında oturan iki sakallı adama takılıyor gözüm. Benim yaşlarımda olmalı ikisi de. Saate bakıyorum; ülkenin kuzeyine beni götürecek otobüsün kalkmasına daha üç saat var. Barista kahvemi veriyor, teşekkür ediyor, oturacak yer bakınıyorum. Adamlardan biri kalkıyor yerinden, montunu giyiyor yavaşça o esnada. Boş kalan koltuğunu gösteriyor bana kibarca. İki gündür bu şehirde yabancı olduğumu ama asla yabancılık çekmeme gerek olmadığını biliyorum, o yüzden çekinmeden teklifini kabul ediyorum. Selamlaşıyor ve hemen vedalaşıyoruz onunla. Diğeri tam karşımda artık, iki üç ısınma cümlesinden sonra bana bu şehirde daha önce yöneltilen soruları o da soruyor; nerden geldim, ne yapıyorum, kaç gün kalacağım? Hepsini cevaplıyorum. Sonrasında cümlelerimiz başka yollara çıkıyor, farklı hâllere bürünüyor. Adamakıllı muhabbet ediyoruz. Bir noktada “Bizi, İzlandalı insanları nasıl buldun?” diyor şak diye. Hem ukalalık hem de gereksiz bir genelleme yaparak “Ben İsveç’te de yaşadım, kuzey insanının zor, soğuk, mesafeli ve –arkadaş olmayı geçtim– muhabbet etmek için bile zorlayıcı insanlar olduğunu biliyorum, sizi de öyle zannettim ama umduğumdan neşeli ve sıcak çıktınız” diyorum hadsizce.

Kahvesinden bir yudum alıyor, kafasını sağa çevirip kısa bir süre sokağa bakıyor ve sakince dediklerime şu karşılığı veriyor: “Bu şehirde ya da ülkede bulunduğun yerden çıkıp bir araca bindiğinde en fazla 15 dakika sonra mutlaka bir lav arazisi, lav tarlası görürsün. Yani bilirsin ki bir süre önce –10 yıl olabilir, 200 yıl olabilir, daha önce bile olabilir– volkanlardan birinden günlerce lavlar fışkırmış, o lavlar ateş olup akmış, ovaları aşmış, yollar oluşturmuş, gök günlerce isle kaplanmış, toprağın üstü örtülmüştür. Doğanın bize hayat verdiği gibi, bizi anında yok edebileceğini de biliyoruz ve buna karşı çıkmanın anlamsız olduğunun farkındayız. Burada doğa dışında insanların sorgulamadan inandığı hiçbir şey yoktur. Bu yüzden bana sorarsan neşeli ve rahat olmak dışında bir seçeneğimiz yok. Her yerden çok uzak ve doğa anayla baş başayız, bu da sanırım bize huzur veriyor.”

İnsanların kimi aceleyle kimi sakince dolanıyor; kocaman dört tekerlekli valizleri çekiyor, çirkin sırt çantaları taşıyorlar. Anons üstüne anons yapılıyor, gözüm o çok tanıdık sarı tabelalara takılıyor. Amsterdam, Schiphol Havaalanı’nda içim içime sığmaz hâldeyim, çok heyecanlıyım; kapıya doğru yürürken sürekli elimdeki biniş kartına bakıyor ve gülüyorum. “KEF” yazıyor kartın üstünde, Keflavik Havaalanı’nın uluslararası kodu. Yine bir çocukluk hayalinin peşine düşmüşüm, İzlanda’ya gidiyorum. Atlaslara bakarak uykuya dalınan gecelerde, Avrupa haritasının sol üst köşesinde bulunan, şekilsiz bir balığa benzeyen o ülke. Atlasları bırakıp depresif bir ergene dönüştüğümde dinlemeye başladığım şarkıların bestelendiği o ülke. Karga’nın üst katında, müzisyenleriyle ilgili adını hatırlamadığım o belgeseli izlerken aklımın çıktığı o ülke. Merhaba İzlanda, sonunda ben geliyorum.

Keflavik Havaalanı’ndan şehre, yani Reykjavik’e götürecek otobüsü beklerken gökyüzünün mavisi farklı geliyor gözüme, bulutların asılı durduğu yer, şekli bir farklı sanki. Daha önce hiç bu kadar kuzeyde olmadım, ondan mı? Otobüsün camından bakarken başka bir yerde, başka biçimde, başka bir doğayla baş başa kaldığımı anlıyorum; solumda arada beliren sonsuz bir okyanus ve sağımda gördüğüm dümdüz topraklar. Yüzyıllar boyunca volkanlardan akan lavlar bu ülkenin toprağında nehir olmuş dolanmış, mağaralar yaratmış, vadiler oluşturmuş; toprağı örtmüş, toprağa karışmış; siyahını bırakmış, yüzlerce sene sonra üstünde otlar bitmiş. Bir süre sonra şehrin binaları giriyor kadraja, kaldırımlarda insanlar, yollarda başka arabalar beliriyor. Bu görüntüler biraz daha tanıdık.

Kiraladığım evin anahtarlarını almak için verilen adresteyim, karşıma Vakfıkebir ekmeği gibi; beyaz beyaz, yusyuvarlak bir genç çıkıyor. Gözlerini açamıyor, uykudan uyandırmışım belli. “Bu aralar çok kalabalık Reykjavik, turistler en çok bu dönemde geliyor, sokaklar çok kalabalık oluyor, hiç iyi gelmiyor bana” diyor. Bu “Nasılsın?” sorusunun cevabı. Kafamı çevirip sokağa bakıyorum, üç beş kişi var yok. Şehrin en işlek yerlerinden birindeyiz bir de. Deli herhalde diye düşünüp tutuyorum evin yolunu. Ev şahane, küçük bir verandası bile var; güneş izin verirse orada da oturur, bira içer, kitap okur, boş boş göğe bakarım. Yolculuğun kiri pası üstümde ama çıkıyorum hemen dışarı; kahvaltılık bir şeyler, içki alayım, bir mahallemi göreyim, komşu evlere bakayım istiyorum. Yol üstünde bir kitapçıya rastlayınca dayanamayıp giriyorum içeri. Kitapçıda İzlanda ile ilgili en çok bilinen gerçeklerin karikatürize edildiği kartpostallar var; birinde şelaleler, volkanlar, diğerinde komik bir Björk çizimi, bir tanesinde ise çürük yumurtalar var. Çürük yumurta?? Çok üstünde durmadan kartpostalları yerine bırakıp çıkıyorum dükkândan. Duşa girince anlıyorum işin aslını; su akmaya başladığı gibi burun sızlatan bir çürük yumurta kokusu doluyor banyoya. Google’a panikle “Çürük yumurta kokusu, İzlanda, neden!!” benzeri bir şeyler yazıyorum. Ülkede jeotermal kaynaklar bulunduğu için evlerde akan sular da dahil suların çoğu kükürtlüymüş, öyle diyor; kartpostalın sebebini de anlıyorum böylece. Beş gün boyunca ülkenin çeşitli yerlerinde bu kokuya maruz kalıyorum zaten; İzlanda güzel, suyu şifalı, kokusu pek fena.

Haziran sonunda dünyanın en kuzeyindeki şehirlerden birindeyim; günler bitmiyor, neredeyse hiç karanlık olmuyor. Akşam 8’de şehrin sokaklarına kendimi atıyorum. Güneş gözlüğü, yağmurluk, ince bir atkı var üzerimde. Yapımı 41 sene süren; donmuş, sertleşmiş lava akıntılarının görüntüsünden ilhamını alan kocaman kilise Hallgrímskirkja’yı arkama alıp şehrin en işlek caddesi Skólavörðustígur’a atıyorum kendimi. İşlek dediysem işte yine üç beş kişiden bahsediyorum. Etrafımda gördüğüm her şey hem çok yabancı hem çok tanıdık geliyor. Kendi kendime sokak isimlerini okumaya çalışarak eğleniyorum. İzlandaca o kadar zor bir dil ki, elimden başka bir şey gelmiyor.

Şehri gezmesi umduğumdan da kolaymış, dönüp dolaşıp aynı sokaklara, meydanlara çıkıyorum bir süre sonra. Bir sokaktan diğerine dönünce, beyaza boyanmış volkanik dağlar çıkıyor karşıma aniden, Faxa Körfezi’nin donuk koyu mavi suları çıkıyor. Adadayız ne de olsa. Hava 17 derece olmasa adada olacağımıza daha çok inanacağım. Evler rengârenk; soğuk ve güneş ışığına –çoğu zaman– hasret bir şehirde oturanların kendilerine yapabileceği en büyük iyilik bu sanırım. Önlerinde ve balkonlarında çiçekler var. Yüksek bina yok denecek kadar az, her taraf küçük kafe barlarla dolu, insanlar çok sakin ve güler yüzlü. Reykjavikliler pek tatlı, umduğumdan tombul ve kızıllar.

Şehrin en bilinen barlarından biri olan Kaldi’ye girdiğimde bana gülümseyen insanlar görüyorum. Göz göze gelince merhabalaşıyoruz. Bu yüz yirmi bin kişilik küçük şehirde kimin yabancı olduğu belli. Minicik bebeğini taşıyan genç bir anne biramı alırken barda hatırımı soruyor. Artık mesafeli olmayı daha çok seviyor ve öyle davranmak istiyoruz biliyorum ama bu hâlimden sıyrılıyorum hemen. Çok iyi olduğumu, yıllardır gelmek istediğim bu şehre geldiğim için çok mutlu olduğumu söylüyorum. İki erkek arkadaşıyla dertten içtiği belli olan İzlandalı bir adam yalpalayıp üstüme düştüğünde, arkadaşları otuz kere özür dileyerek kaldırıyor adamı üzerimden. “Bugün boşandı, kusura bakmayın, biraz üzgün” diyorlar. Sonra sigara içmeye dışarı çıkıyoruz beraber, İstanbullu olduğumu öğrenince şaşırıyorlar; buralara gelmekle ne iyi etmişim. Gezi’yi okumuşlar gazetede, “Okuduk ama çok da anlamadık, neler oluyor orada?” diye soruyorlar. Ne kadar anlatabilirsem o kadar anlatıyorum. Doğanın hükmünün geçtiği bu topraklarda anlaşıldığımı umuyorum. Kaldi’den sonra adını hatırlamadığım iki mekâna daha gidiyorum, akşam geceye dönüyor. İşin kötüsü gece de gece değil, hava kararmıyor. Sabahın 1’inde elimde plastik bir bardak, içinde az kalmış cintonikle eve doğru yürürken kararmamış göğe bakıyorum. Yine hem çok yabancı hem çok tanıdık geliyor etraf bana. Çok uzun zamandır fotoğrafların, melodilerin, film karelerinin sayesinde tanıdım zannediyorum bu şehri ama iklimi, renkleri, boşluğu, derinliği bir yandan çok yabancı.

Hazırlanıyor, birazdan kalkacak belli. Bez çantasına masanın üstündeki cüzdanını ve telefonunu atarken koltuğun ucuna oturuyor. “Bana bu şehirde en çok sevdiğin üç şeyi söylesene!” diyor rahatça. Bir çeşit muhabbetli oyundayız sanki. Rahatlığı ve bunu sorarken hınzırca gülümsemesi hoşuma gidiyor. Ben zaten hayatımda gördüğüm en güzel şehirleri, o şehirlerde yediğim en güzel yemekleri, en sevdiğim şarkıları, filmleri uzun uzun düşünür listesini yaparım. Bazı zamanlar o listeleri yeniler, değiştirir, yeni kararlar alırım. O yüzden cevap vermem çok uzun sürmüyor.

İlk Harpa’ya bayıldığımı söylüyorum heyecanla. 2011 senesinde yapımı tamamlanmış, İzlanda Senfoni Orkestrası ve İzlanda Operası’na ev sahipliği yapan, suların yamacında, mimarisiyle büyüleyen olağanüstü bir konser salonu. Cephesindeki bazalt görünümlü camlar batan güneşin ışıklarını nasıl da güzel dağıtıyor şehre, renkler nasıl da usulca karışıyor suya. Yıllarca bu topraklarda bestelenmiş melodileri, söylenmiş şarkıları da katıyorum Harpa’ya olan hayranlığıma. Mümkün olsa birçoğunu orada dinlesem.

Sonra aklıma hızlıca Sægreifinn geliyor; limanda, kendi hâlinde, bildiğin esnaf lokantası. Üşüdüğümü fark etmeden yaptığım bir şehir yürüyüşünden sonra zevkle yediğim ıstakoz çorbasının mükemmel olduğunu, tadını hiç unutmayacağımı söylüyorum. Tahta masalarına, plastik varillerin üstüne minder koydukları oturaklara bayıldığımı da. Ağzımdan yemekle ilgili bir şey çıkmayacağını düşündüğünü, o yüzden biraz şaşırdığını ama hak verdiğini söylüyor. Yıllardır liman çalışanlarının da gittiği ve onun da çok sevdiği bir lokanta olduğunu belirtiyor. “Bir sonraki sefere orada görüşürüz belki” diyorum boş bulunup. “Neden olmasın” diyor sakince.

Renklerden bahsediyorum son olarak, şehrin renklerini çok sevdiğimi anlatıyorum. Buz mavisi bir fonla çalışılmış ama her şeyin üstüne rengârenk fırça darbeleri vurulmuş bir resme bakıyor gibiyim bu şehirde. Kırmızısını, mavisini sakınmayan evleri; desenli alacalı giyinen insanları, batmaya gönlü olmayan güneşin şehrin sokaklarına saçtığı altın sarısını, ağaçların ve çimlerin o insanı dindiren yeşilini, suların koyu mavisini, çiçeklerin pembesini akını çok sevdim çünkü. Haziran sonunda değil de ocak ayı sonunda bu şehirde yine renklerden bahseder miydim emin değilim. Bitmeyen günün, tepemizde arsızca dolanan güneşin, uyanmış doğanın, mutlu insanların sayesinde gördüm bu renkleri.

Bez çantası artık omzunda, gözlüğünü düzeltip “İyi yolculuklar, umarım gideceğin yerleri de bu şehri gördüğün kadar güzel görür ve anlatırsın” diyor. Bu iltifat karşısında utanarak teşekkür ediyorum. Kapıdan çıkıyor, bir süre sonra gözden kayboluyor. Ben de kahvemi bitirip şehirdeki son saatimi nerede geçireceğimden emin, ayrılıyorum mekândan. Denize inen sokakların birinden, Frakkastigur’dan suya doğru yürüyorum. Şehrin 200. yılı anısına yaptırılan “Güneş Seyyahı” isimli heykelin yanındayım. Hayal ürünü bir gemi bu; güneşe övgüler düzen, keşfedilmedik yerlere selam eden, ümidi, ilerleyişi, özgürlüğü anlatan bir gemi. Tam karşımda güzeller güzeli Esja’ya bakıyorum. Her yerden çok uzak ve doğa anayla baş başayım, anımsıyorum.

{tüm fotoğraflar: İnanç Ozan Zaimoğlu}

İnanç Ozan Zaimoğlu, kent, Reykjavik, şehir