Şehir Günceleri
Bükreş

İtiraf etmeliyim ki elime yüzüme bulaştırdım. İnsan çok şey yapmak istiyor, kimi zaman başaramıyor; başarısızlığı da hemen kabullenemiyor demek. Sevdiceğimle yeni bir evde, yeni bir şehirde, işe giderken bineceğim o bilmem kaç numaralı tramvayda bulamadım kendimi. Bilmem ki bu özenilecek kıskanılacak öykünecek bir şey midir? Onun yerine birkaç zamandır Avrupa’nın kendi hâlindeki şehirlerinde eski otobüslere ve hatta troleybüslere biniyorum. Her gün kurduğum hayaller, korkudan titreyerek verdiğim o kararlar, kalbim yerinden fırlarken sahip çıkmaya çalıştığım aklım beni o noktaya getiremedi demek. Biraz önce tavsiye ettiği şarabı beğendiğimi söylediğimde yüzünde güller açan genç kadına, içten muhabbetine güvenip “Bu şehirde yaşadığın için mutlu musun?” diye sordum haddimi aşarak. Biraz düşündü, “Bir gün başka şehirde yaşayacağımı biliyorum ama şimdilik mutluyum” dedi. Şehirler ve mutlu olmakla ilgili üstesinden gelemediğim bir derdim var benim. Başka bir isteğimin olup olmadığını sordu, teşekkür edip kafamı sağa sola salladım hafifçe. Ben de başka şehirlerde yaşayacağımı biliyordum aslında gençken. Yaşadım da. Şimdi kendimi nereye koysam, gölgem hangi şehrin resminde görünsün isterim bilmiyorum. Kendimi belki de o yüzden iki üç günlüğüne, daha önce gitmeyi hiç aklıma getirmediğim, yaşayacağımı hayal etmediğim şehirlere atıyorum. O şehirlerin benim şehirlerim olmadığını anlayınca rahatlıyorum; binlercesinden biri daha eksiliyor. Peki benim şehrim neresi, peki benim evim nerede?

Buraya oturduğumdan beri ne lezzetli şaraplar içiyorum bilsen; dışarısı buz gibi, içerisi sıcacık, biraz önce Hoagy Carmichael’in sesi dolandı durdu burada, önce şarabımdan içti bir yudum, sonra yüreğimi okşadı. Otele mi dönsem, yoksa kar altındaki şehrin sokaklarında biraz daha mı dolansam karar veremiyorum. Şehre veda etmeden önce yapmak istediğim tek bir şey var, o da Gheorge Dinică’nın o şahane büstünü yeniden görmek. 70’i aşkın filmde çoğunlukla musibet, habis rolleri oynayan, karakteristik burun ve yüz hatlarıyla insanların görsel hafızasından kolay kolay silinmeyen bu adamla vedalaşmak, hayatımda gördüğüm en güzel büstlerden birine (bir insan hayatında kaç büst görüyordur acaba?) tekrar bakmak istiyorum. Bir düşündüm de Dinică, ismini öğrendiğim üçüncü Romanyalı. Biri aniden sokakta beni durdurup “Kaç Romanyalı tanıyorsun, hadi şimdi isimlerini bana söyle!” dese bugüne kadar iki kişinin ismini söylerdim: Öldürülüşüne televizyon ekranındaki soluk renkli görüntülerle tanık olduğum diktatör Çavuşesku ve soyut heykel sanatının öncülerinden, bir de ülkenin en önemli sanatçılarından Constantin Brâncuși. Kim neden böyle bir soru sorsun tabii. Ayrıca Anvers’de Björn’ün evinde kalmasam, o bana kedilerinden birinin isminin Brâncuși olduğunu söylemese, ben biliyormuş gibi yapıp kim olduğunu sormasam, öğrendikten sonra eserlerine bakıp birçoğuna hayran olmasam bugün ikinci ismi de bu kadar kolay sayamazdım.

“Bükreş mi? Bu soğukta ne işin var orada allasen. Gidecek başka yer mi bulamadın?”

Meraklı ve endişeli gibi görünen ama aslında her şeyi bilen olmayı kendine huy edinmiş, hayatımızdan bir türlü gitmeyen –o– insanlara bazı şehirlere giderken hesap vermem gerekiyor. Soğuktur şimdi, görecek ne var orada, bu kadar gezince ne oluyor, oraya da gitmesen olmaz mı? Dünyadaki onca şehre açıklama yapmaksızın gitmemiz gerekiyor halbuki. Sadece canımız istediği için mesela. Üstelik şehirdeki ilk akşamımda geldiğim bu sakin şarap barında şimdi karşı masada otursalar, usul usul yağan kara baksalar, canla başla çalışan gençlerin gülen yüzünü görseler ve burada bitirmeden kalkmayacağım, kime yazdığımı ise bilmediğim bu mektubu okusalar belki bir daha nedenini sormazlar.

“Neden gitmeyeyim yahu? Vardır gezecek görecek güzel yerleri, hiç olmadı güzel şaraplar içer dönerim.”

Kaç şeritli olduğunu hatırlamadığım bulvarlar, dev meydanlar, yürü yürü bitmez parklar var bu şehirde. Yakın tarihi umursamaz, ülke dinamiklerini hiç bilmez biri değilim. Bu kocamanlığın, göreceli görkemin, saçma oranların nedenini biliyorum ama Çavuşesku’nun o yüzlerce odalı sarayı, o saraya giderken yürüdüğüm bulvarın genişliği, o bulvarda inşa edilen bitişik nizam binaların boğuculuğu beni burada geçirdiğim üç günün her saniyesinde şaşırttı. Kim olsa benim gibi düşünür. Odam şehrin en önemli meydanlarından birine, Piața Unirii’ye bakıyor. Uzun zaman sonra bir şehrin merkezinde, eli yüzü düzgün, klasik bir otelde kalıyorum. Kendimce alternatif bir semt arayıp, orada özenle tasarlanmış bir ev bulmak için çabalamadım bu sefer. Odam kahverengi mobilyalı, rahat ve büyük yataklı, şehrin en büyük meydanına bakan bir oda. Bir şehrin yerlisi olduğumu zannetmekten vazgeçtim artık. Bu şehirde uyandığım ilk sabah perdeleri açtığımda ilk gördüğüm şey sırtında Romanya bayrağıyla yürüyen bir genç adam oldu. Kahvaltıya indiğimde oda numaramı soran genç kadına insanların neden sırtında bayrakla yürüdüğünü sordum saf saf. Romanya’nın (büyük) birlik günü olduğunu söyledi kibarca. Baktım araştırdım, kırk kere değişmiş meğer Romanya’nın birlik günü. 1990 sonrası artık aralık ayının ilk günü kutlanmaya başlanmış. Kahvaltı sonrası duş alıp çıktım ben de dışarı. Elinde, omzunda, yüreğinde (burada kinaye var) bayrak taşıyanları takip edip ulaştığım yer zaten ruh hastası Çavuşesku’nun yaptırdığı o insan aklına sığmaz büyüklükteki sarayı oldu. Peki bu adam öldükten sonra değişen, bu belli ki önemli gün neden bu adamın yüz binlerce insana zulmederek inşa ettirdiği sarayın önünde kutlanıyor? Belki de bilmediğim, anlamadığım sebepler yüzünden. Kar yağıyor, tanklar geçiyor, kontrastı yüksek Romanya bayrağı gözümü alıyor, üstümüzden jet uçaklar geçiyor. Ne işim var benim burada? Saray gerçekten devasa ama. En sağdaki penceresinden en soldaki penceresine bakana kadar üstümüzden kaç uçak geçti bilmem. Solak olsam acaba pencerelere soldan sağa mı bakardım? Gencecik insanlar tezahürat ediyor tanklara bakarken, hayretle izliyorum onları.

Bükreş’in eski şehri onlarca dar sokağın herhangi bir plan ve düzen olmadan kesiştiği, en eski kiliselerin, şehirde görülmesi gereken binaların, müzelerin, restoranların ve barların olduğu bölge. Yıllarca kendi karanlığında gömülü kalmış meğer, bilmiyordum ben de. Çavuşesku döneminde başka bir Bükreş için şehirde inşaat hamlesi başlayıp, radikal değişiklikler yapıldığı dönem buraya –nedense– dokunulmamış. O cıvıl cıvıl eski şehrin binaları terk edilmiş, restoranları kapanmış, sokak lambaları sönmüş zamanla. Yıllarca karanlık, tekinsiz ve tehlikeli yakıştırması yapılmış. 2000’lerin başında yavaş yavaş dönüşüm başlamış. Bu dönüşüm diğer adıyla mutenalaştırma hikâyeleri her dönemde başka bir şekilde, başka coğrafyalarda farklı bir sonla yazılıyor. Buranın hikâyesi daha bitmemiş gördüğüm kadarıyla; bazı sokaklar hâlâ tenha, bazı binalar metruk hâlde. Şarap barları, gece kulüpleri, iyi olduğundan asla emin olamadığım İtalyan, Türk, Macar lokantaları var. Bazı sokaklar çok ıssız ve sessiz, bazıları yağan karın da etkisiyle herhalde, pek romantik ve güzel göründüler gözüme.

Stavropoleos Manastır Kilisesi hayatımda gördüğüm en zarif, en değişik kiliselerden biri mesela. Önünden defalarca geçip, bahçesindeki mezar taşlarına uzun uzun baktım. Brâncovenesc stilinde yapılan bu kilise 1724 Kostantiniyye doğumlu Eflak Prensi Nicholas Mavrocordatos dönemi eserlerinden. Bizans, Osmanlı ve Rönesans çizgilerinin ustaca karıştığı, abartısız ve zarif bir ibadethane. Eski şehri ardımda bırakıp yürümeye devam ettiğimde Bükreş’e o çok klişe ve benim de hafife aldığım Doğu Avrupa’nın Paris’i yakıştırmasının neden yapıldığını biraz daha anlıyorum. Paris de değil esasen, belki biraz Viyana’nın görkemini taşıyor bu şehir, belki ucundan biraz Budapeşte’yi selamlıyor. Kimi insan, daha önce görmediği bir şehre gittiğinde o şehri başka şehirlere benzetmeye çalışır inatla; ben de onlardan biriyim. İkinci gün sarayın önündeki o tanklı tüfekli kutlama sonrası şehrin daha insani, daha estetik, daha hayatın içindeki yerlerinden yürüdüğümde edindiğim izlenim bu oluyor.

Uzun zaman sonra bir şehirde nerede yaşayacağımı hiç düşünmedim. Daha önce görmediğim bir şehre ne zaman gitsem eninde sonunda evimi, yerimi, köşemi, hep gideceğim o barı bulurdum. Bu sefer olmadı. O güzel apartmanın o kocaman pencereli, perdeleri açık dairesi ilk defa benim olmadı. Bu benim tatsızlığım mı, bu aralar hissettiğim mutsuzluğun eseri mi yoksa bu şehrin bana hissettir(eme)dikleri yüzünden mi bilmiyorum. Yoksa dünyalar güzeli Athenaeum’un önündeki heykelin üstünde kuşlar durmadan uçarken dakikalarca izledim onları. Fransız Rönesans mimarisinde inşa edilmiş o şahane CEC Bank binası eski şehrin daracık sokağında bir görünüp bir kaybolurken bakmaya doyamadım ona. Cărturești Carusel hayatımda gördüğüm en güzel kitapçılardan biriydi, içinde saatlerimi geçirdim. Rumence Küçük Prens’i arkadaşıma aldığımı açıkladığım, Bükreş’e ilk defa geldiğimi bir hevesle söylediğim, en azından nereden geldiğimi sorar diye beklediğim o bal gözlü çalışan bana yüz vermeyince kızmadım bile. Toprağın binbir kokusunu tadını barındıran kadeh kadeh şarap içtim, kulağıma çalınan onca güzel caz şarkısı dinledim. Bunlar insanın ruhunu sarıveren, koruyan kollayan incelikler. Peki o gözümün alabildiğine büyük, o uçsuz bucaksız parklardan bahsedeyim mi. Şöyle güneşli ama akşam üstüne ince hırka giyilen bir mayıs gününde o parklara girsem kolay kolay çıkabilir miyim sanıyorsun.

İlk gün otele eşyalarımı bıraktım, resepsiyondaki cılız oğlan harita açmış bana yardımcı olmaya çalışıyor. Adını muhtemelen iki dakika sonra hatırlamayacağım, anca kendi adımlarımla önünden etrafından geçtiğimde neresi olduğunu bileceğim birkaç yeri işaretliyor harita üstünde. Ben dinlermiş gibi yapıp gülümsüyorum. Cılız oğlan yuvarlak içine alıyor, oklar çıkarıyor, nerede yemek yemem gerektiğini, lahana dolmasını mutlaka tatmam gerektiğini söylüyor. Bilmiyor ki ben zaten gelmeden önce o dolmayı nerede yiyeceğime karar vermişim. Ayrıca bir lahana dolması için bu kadar tantana da neyin nesi. Otelden çıkana kadar elimde tuttuğum haritayı katlayıp kıç cebime koyuyorum. Güney Amerika’nın binbir sesli, onca renkli, karmaşasından ürktüğüm şehirlerinde açmamışım harita, burada mı açayım. İşte insan büyük konuşup, büyük davranıyor. Ben eski şehrin sokaklarında Turist Ömer olurum zannederken Yahudi mahallesinde buluyorum kendimi. Yahudi Müzesi çıkıyor önüme, eski bir sinagog olduğu belli. İçeri girebiliyorum anlaşılan, sessizce kapıyı açıyorum. İçeride 70’lerinde kambur, donuk ifadeli bir kadın duruyor. Merhabalaşıyoruz, içeriyi görmek istediğimi söylüyorum. Eliyle buyur ediyor beni. Resimler, kitaplar, fotoğraflar düzensizce sıralanmış. Bazı resimlerin üstü tozlu, bazılarının çerçevesi çok eskimiş. Yazılı kaynaklar yine korkunç bir gerçeğin, trajedinin bu ülkedeki aksini anlatıyor. Tahta gıcırtısı sesi binanın içinde yankılanıyor, nefes alıp verme sesim beni tedirgin ediyor. Müze görevlisi kadın bir hayalet gibi, bir kuş tüyü sessizliğinde yanımda beliriyor.

800.000 kişiydik biz bu ülkede, şimdi 10.000 kişi var mıyız yok muyuz bilmiyorum. Yüz binlercesi savaş sırasında soykırıma uğradı, kalanların çoğu da Çavuşesku döneminde İsrail’e göçtü. Kalanlar da benim gibi hep yaşlı. Bizim dışımızda kimse buradaki tarihimizi, hatıralarımızı önemsemiyor.

Sesi kulaklarımda, dediklerini dinliyorum ama benim gözüm bir resme takılıyor. Bir otoportre olduğuna neredeyse eminim. Sürrealizm ve ekspresyonizm arasında gidip geliyor fırça darbeleri. Mavinin tonlarında, bej renginin sakinliğinde bir arka fon ve önünde belirgin kaşlarıyla biri dik dik bakıyor bana. Bir trajedinin binlerce kez tekrarlanmış cümlesine karşılık vermek istiyorum ama o esnada. Gönlümce bakamıyorum resme. Ağzımdan o an mantıklı ne çıkarsa çıkıyor ve kadınla yavaş yavaş yürüyoruz müzede. Aklım resimde, resimdeki adamda kalıyor. Elbet bulurum kimin eseri olduğunu, elbet bir yerde kendime onu da hatıra bırakırım.

Merak edeniniz varsa söyleyeyim. Bu mektubu bitirip kendimi sokaklara attım yine. Kar hiç rahatsız etmeden, yüzümü okşayarak yağdı durdu. Biraz daha zengin insanların yaşadığı mahallelerde buldum kendimi. Sokaklarda kimse yoktu. Sarı sokak lambalarının ışığında baktım evlere. Kendi hâlinde, içerde üç kişinin olduğu bir bar buldum. Bardan çıktım, kendimden emin eski şehre döndüm. O hiç iyi olmadığını düşündüğüm restoranlardan birine oturup gecenin bir yarısında oldukça kötü bir yemek yedim. Tam bir hayırsızım; Gheorge Dinică’ya veda etmeyi de unuttum. Sabah uyandığımda karlar biraz erimişti, valizi topladım, kahvaltı yapmadan otelden çıktım. Ne kadar daha yaşayacağımı bilmediğim o kuzey şehrine doğru yola çıktım. Havaalanına beni götüren otobüs öyle eskiydi ki bir öfkeli hayvan gibi hırlaya hırlaya geçti yollardan. Buğulu camlardan o kocaman apartmanlara, o çirkin tabelalara, o günün telaşında hızlıca yürüyen insanlara baktım.

Evimin olmadığı bu şehre bir daha gelmeyeceğimi biliyordum.

{tüm fotoğraflar: İnanç Ozan Zaimoğlu}

Bükreş, İnanç Ozan Zaimoğlu, kent, şehir