Plajın ismini sürekli tekrarlıyorum içimden. Playa de los Pocitos. Tekrarladıkça bir gülme geliyor, çok hoşuma gidiyor –muhtemelen yanlış telaffuz ettiğim– bu isim. Dün, akşam yemeği için gittiğim mekânın garsonu Ernesto’nun da dediği gibi daha zengin, varlıklı insanların yaşadığı bir bölge burası şehirde kaldığım bölgeye göre, anlaşılıyor zaten hemen. Oldukça yüksek, bitişik nizam, geniş balkonlu, birbirinden güzel apartmanların önünden toplam beş-altı şeritli bir sahil yolu geçiyor. Yol ve plaj arasında mozaiklerle döşenmiş bir yürüme alanı yapılmış, palmiyeler gururlu bir beden eğitimi öğretmeni gibi dik dik. Apartmanlara bakıyorum hemen; balkonlara, perdelere, en sevdiğim şey başkalarının hayatına göz atmak. Bir apartmanın üçüncü katında bir kadın telefonla konuşuyor. Saçını sıkıca at kuyruğu toplamış, üstünde nar çiçeği bir bluz var, balkonundaki plastik sandalyelerden birini itiyor ayağıyla. Yoldan geçen araçlar yüzünden sesini çok iyi duyamıyorum ama biraz sinirli gözüküyor. Telefonu sol eliyle tutmuş, sağ elini hafifçe çevirip havaya kaldırıyor sesini yükselterek. Tam da o an göz göze geliyoruz, hemen başımı çeviriyorum. Kumsala götüren basamakları iniyorum yavaş yavaş, suyun çok yakınında oturma kararımdan, gördüğüm dev dalgalar yüzünden vazgeçiyorum. Ortada bir yerde durup ayakkabımı ve çoraplarımı çıkarıyorum hemen, havlumu seriyorum, hafif nemli kuma basıyorum heyecanla.
Gözümün önünde okyanus var, nasıl da çirkin gözüküyor, nasıl da kahverengi, aslında nasıl da renksiz. Okyanusun ne de tatsız bir şey olduğunu yavaş yavaş öğreniyorum. Hava epey sıcak ama gökyüzü bulutlarla kaplı. Bir hevesle mayomu giymişim ama belli ki girmeyeceğim suya, kimse yüzmüyor. Biraz ileride kitap okuyup, müzik dinleyen, kendi hâlinde genç bir kadın ve çaprazımda mate çayı içen iki adam dışında da kimse yok zaten plajda. Adamların birinde beyaz atlet, diğerinde ise mavili bejli bir gömlek var; gömlekli adam yanında getirdiği katlanılabilir sandalyesine oturmuş, atletli adam kumun üstünde oturuyor. Genç kadının fotoğrafını çekiyorum oturduğum yerden gizlice, suya en yakın oturan o aramızda. Bağdaş kurmuş, yüzü okyanusa dönük, kamburunu çıkara çıkara, rüzgârdan yüzüne düşen saçını arada kulaklarının arkasına ata ata okuyor kitabını. Tek başına herhangi bir şey yapan insanları izlemek her zaman mutlu etmiştir beni. Beni görmediği için doya doya, uzun uzun bakıyorum ona. Adamlar ise ellerindeki bardakları arada ağızlarına götürerek mırıl mırıl bir şeyler konuşuyor, belli belirsiz seslerini duyuyorum.
Çocukken atlasa bakarak uyuduğum gecelerde, ismi en çok ilgimi çeken, dünyanın –bana göre– bir ucundaki şehirde olmanın hissinin ne olduğunu, neye benzediğini, bana ne hissettirdiğini geldiğimden beri anlamaya çalışıyorum. Bu yıllardır hayalini kurduğum geziyi kendi kazandığım parayla, özenle planlayarak, tek başıma yaptığım için gururlu muyum? Hayal ettiğim o uzak şehirlerin sokaklarında yürüdüğüm, o şehirlerin insanlarıyla kısa da olsa bir şeyler paylaştığım için şanslı mıyım? Buenos Aires’in o tedirgin edici semtindeki limandan bindiğim, beni bu şehre getiren feribota binerken yaşadığım heyecanı hatırlayacak mıyım? Aklımda sürekli “o” olduğu, onu burada, daha önce gezdiğim, sonra göreceğim şehirlerde hep yanımda istediğim için aptal mıyım? Tatilimin yarısı göz açıp kapayıncaya kadar bittiği için şaşkın mıyım? Eve dönünce onun vereceği cevabın hayır olacağından neredeyse emin olduğum için şimdiden üzgün müyüm? Hiçbir soruma cevap veremiyor, bomboş bakıyorum etrafa ve kendime. Hayatımda hem kendime hem de ona en çok soru sorduğum bir dönem bu, aceleyle cevaplansın istiyorum her sorum. Ona göre başımın çaresine bakacağım.
Öfkeden ya da acıdan delirmiş bir hayvanın sesine benzer sesler çıkaran külüstür otobüslerin homurtusuyla gözümü açtım bu şehirdeki ilk sabahımda. Birinci katta, şehrin merkezindeki caddelerinden birine bakan bir otel odasında daha fazla uykuya izin yok demek. Olsun, güne erken başlamak istiyordum ben de zaten. Uruguay Caddesi, ortalama bir kasabanın ana caddesinden daha fazla bir şey vaat etmiyor. Eski ve çok gürültülü otobüslerin yolcu aldığı durakların olduğu, kötü ve ucuz şeyler satan köhne dükkânların yan yana sıralandığı, her daim kalabalık, korna seslerinin bitmediği, tozlu bir cadde burası. Yan odada birileri yüksek sesle, ihtirasla sevişiyor. İnleme sesleri duyuyorum, yatağın, duvara sertçe çarparak çıkardığı o sesi de. Uzanıp, tavana bakarak onları dinliyorum. Halı kaplı, büyük ihtimalle 70’lerden beri hiçbir eşyası değiştirilmemiş odamdayım. Tüm mobilyalar koyu kahverengi, üstüne bastığım halı bej, perdeler krem rengi. Çarşaf, pike ve yastık kılıfları bembeyaz ve sabun kokuyorlar. 70’lerin sadece eşyaları ve görüntüsü değil, kokusu da var bu odada. Yatağın yanındaki komodinin biraz üstünde bir elektrik düğmesi var. Düğmeyi kaldırdığım gibi odanın içi müzik doluyor bir anda, salak salak bakınıyorum, hiç beklemiyordum, çok hoşuma gidiyor. Yıllardır dilimden düşmeyen, çocukluğumda ismini –nedense– hep komik bulduğum Montevideo’dayım sonunda. Kahvaltı süresince, otelde çalışan teyzeler ısrarla İspanyolca konuşmaya çalışıyor benimle, ben de onlara hafifçe gülümseyip ellerimi iki yana açıyorum. Keşke İspanyolca “İspanyolca konuşamıyorum” demeyi öğrenseydim gelmeden; çok geç artık. Ne kadar işe yarardı ondan da emin değilim; şu dünyada herhangi bir dilde konuşmak isteyen bir teyzeyi susturabilecek bir güç yok çünkü. İki dilim kızarmış tost ekmeği, kötü bir reçel, bir dilim en ucuzundan peynir var kahvaltıda. Reçele hiç dokunmuyorum, ekmek ve peyniri kahveyle indirip mideme, çıkıyorum odama tekrar. Yan odadan bir kadın ve bir erkek çıkıyor ben anahtarı kilide sokarken. Kadının saçları ıslak, duş almış sanırım, adamın saçları kuru ve dağınık, üstünde rengi solmuş siyah bir atlet var, omuzları geniş, kolları kaslı, elleri damarlı ve güzel, iştahla, kısacık da olsa bakıyorum. İkisinin de suratları asık, ona şaşırıyorum biraz. O kadar gürültülü bir sevişme sonrası odalarından çıkan bir çiftin biraz daha mutlu gözükmesini beklerdim. Ben kahvaltıdayken belki kavga etmişler, belki birbirlerini tanımıyorlar, belki zaten mutsuz bir çifttir ama iyi seviştikleri için birbirlerinden vazgeçemiyorlar. Üstüme vazife olmayan şeyleri düşünerek giriyorum odama. Balkon kapısını zar zor, ite kaka açıyorum içeriye doğru, perdeleri iyice iki yana çekerek. Tahta bir katlanır kapı var şimdi sırada, onu açmak için daha da sabırlı olmak gerekiyor. Yıllardır bu odada kalan kimse ne balkon kapısını ne de bu tahta, odayı güneşten korumak için koyulmuş kapıyı açmış, belli. Israrlıyım, odamın minicik de olsa bir balkonu var çünkü, o balkonda Uruguay Caddesi’ne baka baka bir sigara içmeden çıkmayacağım buradan. Israrlarım sonuç veriyor, tahta kapıyı da kırmadan açmayı başarabiliyorum. Bu kapı dışarı açılıyor. Yıllar sonra hareket ettiği, çıkardığı gıcırtıdan belli oluyor; bin yıllık uykundan uyandın sevgili kapı, sana da günaydın. Cadde kalabalık; belediye otobüsleri, hızlıca yürüyen insanlar, 90’lardan kalma arabalar, neredeyse her şeyi satan dükkânlar görüyorum. İnanılmaz bir uğultu geziniyor havada. Balkonda uzun süredir toplanmamış kuru yapraklar, çöpler var, balkon parmaklıkları tozlu. Öyle böyle değil, bir pasta katı kadar tozlu. Trafik sıkışık, tam otelin önünde durmuş otobüslerin içinde ayakta duran ergen bir oğlanla göz göze geliyoruz ben sigaramdan nefes alırken. Dik dik bakıyor bana, gözlerimi kaçırıyorum ondan, sağ ayağımla kuru yaprakları itiyorum huzursuzca.
Uruguay Caddesi’nden şehrin en civcivli, en bilinen yerine, Plaza Independencia’ya, şehrin en önemli meydanına yürümek için çıkıyorum otelimden; bir iki katlı, ferforje balkonlu, süslü, kolonyal mimari örneği binalar gözümü okşarken bir yandan da otomobil tamircileri, karanlık otoparklar, sevimsiz, çirkin mi çirkin gri beton binalar, boktan şeyler satan dükkânlar, albenisi olmayan barlar restoranlar çıkıyor karşıma. Çok uzun sürmüyor, belki on dakika, meydanın girişinde herkesi selamlayan o binayı görüyorum bir süre sonra, isminin Palacio Salvo olduğunu buraya geldiğimde bana verdikleri haritaya bakınca öğrendim ben de. Zamanında İtalya’dan gelen bir göçmen tarafından tasarlanmış, –kimse artık onlar– Salvo kardeşlerin şehre hediyesiymiş, ortaya karışık da denen eklektik mimari örneklerinden. Tek bir köşesinde kocaman bir kule, kulenin orta bir katını her bir köşesinde saran kubbeler, anlatılması zor bir bina, özenle yapılmış bir kumdan kaleye benziyor; ama çok çirkin, ama bir yandan güzel. Biri, olur da canı sıkılınca Google’da Montevideo diye aratırsa göreceği ilk görsel burası işte. Meydana gelene kadar –nedense– yaşadığım hayal kırıklığını Palacio Salvo’nun o saçma sapan ama görkemli hâlini görünce unutuyorum. Uyumak için bakılan fotoğraflı atlaslarda, Disney Ansiklopedisi sayfalarında gördüğüm Montevideo şimdi gözümün önünde çünkü.
Gün daha da renkli, daha da ışıklı ve renkli geçiyor devamında. Torres Garcia’nın renkleriyle boyuyorum kendimi çünkü; tedirgin hâlimi, şehrin sokaklarında yürürken etrafa saçtığım şaşkın bakışlarımı, merakımı, hevesimi, mutluluğumu. Bu şehrin asıl kahramanı Torres Garcia imiş meğer. Hiç bilmediğim bir dünyaya adım atıyorum adını taşıyan müzeye girince. Tanıştığımız gibi gözlerim açılıyor; o kırmızılar, o maviler, o pasparlak gün ışığı sarılar. Güzel olanı arayıp bulmanın değil de, güzel olanın beklenmedik anda karşıma çıkıp beni kendisine hayran etmesinin büyüsüyle çıkıyorum müzeden. Sonrasında Ciudad Vieja, eski şehir biraz daha sakinleştiriyor beni, keyfim iyice yerine geliyor. Montevideo ile çekingen bakışlarımız yerini birbirini tanımaya ve sevmeye başlamış iki kişinin kaçamak bakışlarına bırakıyor. Otelimin olduğu bölge, şehir merkezi gibi gürültülü, çirkin, keşmekeş, boz, kafa karıştırıcı değil burası. Daha güzel binalar, daha pastel renkler, terk edilmişliğin huzurunu yayan evler, sessiz sokaklar, okyanus sesi, kapı eşiğinde plastik terlikleriyle bana kaçamak bakış atan insanlar var burada. Bir de inanılmaz güzel duvar resimleri; bitmeyen, rengârenk, hikâyesi bol resimler. Eski şehrin okyanus kenarındaki daha tekinsiz sokaklarında çoğalıyor, biraz korkmaya başladığımı hissederken imdadıma yetişiyorlar. Boş, biraz yıkık ya da bitmemiş binaların duvarında her seferinde beni bu şehre biraz daha alıştıran bir ahenk yakalıyor gözlerim.
Hava fazlasıyla sıcak, alıştığım yarımkürede bu mevsimde dişlerimin tıkırdaması lazım, burada terliyorum. Kaldırımlar yamuk yumuk, şehir yokuşlu mu yokuşlu, valizim dört tekerlekli ama şehir buna aldırmıyor. Küfrederek yüksek kaldırımlardan indiriyor, su birikintileriyle buluşturuyorum onu. Bir saatlik bir gemi/feribot yolculuğu sonrası önce Colonia’ya, sonra da oradan iki saat süren bir otobüs yolculuğu bitiminde ulaştım bu şehre. Otogar sanırım burası, şehirde bir tane olmalı, oradan otelime yürümeyi planlamıştım zaten. Yarım saate yakın bir yürüyüşün sonunda otelin önünde geldiğimde “Du içeri girmeden bi sigara içeyim” deyip alıyorum cebimden sigarayı, caddeye baka baka tüttürüyorum. Keyfim yerinde, içim neşe dolu, gözlerim fıldır fıldır dönüyor her ayrıntıyı yakalamak için. E geldim işte. Kaç kişi Montevideo’ya gelir ki şu dünyada? Binalara bak, ağaçlara bak, insanlara bak, caddeden iki dakikada bir geçen oldukça eski ve gürültülü otobüslere bak. Sigara bitiyor ve ben tam valizi elime alıp otele girecekken kısacık, tatlı suratlı, yaşlı bir kadın geliyor dibime. İspanyolca bir şeyler soruyor bana; gülümseyerek, yavaşça, İspanyolca bilmediğimi söylüyorum. Gülümsemeye devam edip meraklı meraklı bakıyor bana ve birkaç saniye sonra devam ediyor yoluna. Ben valizi alıp –yeniden– otele girmeye hazırlanırken geri dönmeye karar veriyor, yanıma geliyor ve ağzından tek kelime çıkıyor soru niyetine:
— Amerikano?
Sakince yüzüne bakıp, hiç İspanyolcamla “No no… Turko!” diyorum.
Ağır adımlarla yaklaşıyor ve “E sen Türkçe konuşuyorsun o zaman?” diyor. Türkçe. Şaşkınım ama hemen “Konuşuyorum tabii, buyrun.” diyorum ve bunu dedikten sonra başlıyor bana sorular sormaya; neden Montevideo’dayım, Buenos Aires’i beğenmiş miyim, kaç yaşındayım, adım ne? Ablası Buenos Aires’te yaşıyormuş, onu anlatıyor, ben de bu şehirden önce orayı gördüğümü, oradan geldiğimi söylüyorum heyecanla. Buradan da Brezilya’ya geçeceğimi. Oğlundan ve torunlarından bahsediyor. Bugün de ablasının birkaç işini halletmek için dışarı çıkmış, yarın Buenos Aires’e gidecekmiş onu görmeye. İlk kez gördüğüm bu kadının hayatından o güne düşen dünyasını bir solukta, hevesle dinliyorum. Hemen sonrasında, hayatımda hiç unutmayacağım o an geliyor:
“Yavrum ben Ermeniyim” diyor bana. Sesini alçaltarak. Türkçe.
Seneler önce ailesinin Lübnan’dan göç ettiğini, Montevideo’da büyüdüğünü ama evde çoğu zaman Türkçe konuştuklarını, ailesinin anlattıklarını dinlerken ne kadar ürktüğünü usul usul anlatıyor. Ben gözlerim faltaşı gibi açık, ona bakıyorum. Kafam, yüreğimi ve içimi ezip geçen o ana saplanmış; muhtemelen 80 yaşlarında, bu şehirli, bu şehirde büyümüş bir kadının, dünyanın bir ucundan gelmiş, muhtemelen bir daha görmeyeceği, torunu yaşındaki birinin karşısında sesini alçalttığı o ana. Kısa bir süre konuşmaya ara veriyor, benim ağzımdan tek kelime çıkmıyor, sadece bakıyorum ona, belki de benden bir şeyler dememi bekliyor. O da bana bakıyor ve sonrasında, bir anda konuyu değiştiriyor ustalıkla. Brezilya’da ne yapacağımı, nerelere gideceğimi soruyor, otelim hakkında yorum yapıyor; “Eskidir ama temiz bi oteldir” diyor. Buenos Aires’te yaşayan ablası için alışverişe çıkmış, ona bir şeyler alacakmış, ertesi gün oraya gidecekmiş. “Yarın Buenos Aires’e gitmeseydim seni yemeğe alırdım, benim evim buraya çok yakın” diyor. Nasıl teşekkür edeceğimi bilmez bir hâlde, hiç gerek olmadığını, şu kısacık konuşmamızın bile beni ne kadar mutlu ettiğini anlatmaya çalışıyorum elimden geldiğince. Sarılarak ayrılıyoruz, ben otele giriyorum.
Şimdi bu eski şehrin sokaklarında ne yapacağını bilmez bir hâldeyim. Mutlu olup olmadığımı, bu şehirden gitmek isteyip istemediğimi bilmiyorum. Güneş batıyor, pastel renkli tek katlı binalar bir tabloya dönüşüyor yavaşça gözümün önünde. Eski şehrin geçmediğim sokaklarından geçeceğim, o tedirginliği bir daha yaşayacağım, kahverengi okyanus manzarasına bakan o kocaman binalara tekrar başımı kaldırıp bakacağım. La Corte’de Ernesto çalışıyorsa görürsem selam veririm, selam vermekle kalmaz gider bir kadeh viskisini içerim, Teatro Solis’in yine fotoğrafını çekerim, müzenin yanındaki kitapçıdan Kar’ın İspanyolca basımını belki de kendime hediye ederim, Independencia Meydanı’nın girişindeki o saçma sapan kuleye yine hayranlıkla bakarım, şehrin gecesine kendimi usulca bırakırım.
Çok uzakta olduğumu hatırlıyorum, her şeyden çok uzağım. Ailemden, arkadaşlarımdan, evimin olduğu şehirden, anadilini konuşabileceğim bir ülkeden bile, herkesten çok çok uzağım. Bunun bana güç ve cesaret verdiğini hissediyorum. Karşıma hayatımda gördüğüm en güzel duvar resmi çıkıyor; kırmızı, pembe, yeşil, mavi, sarı tüylü; boncuk gözlü, tatlı huylu, biraz üzgün Montevideolu o arkadaşım. Hangi hayvana benzediğini, insan mı olduğunu sorgulamıyorum bile. Rengârenk tüyleriyle gözleri dolu dolu bana bakıyor.
{tüm fotoğraflar: İnanç Ozan Zaimoğlu}