Yere düşmüş, kimisi ezilmiş, kimisi sapasağlam duran turunçlara takılıyor gözüm yokuş yukarı nefes nefese çıkarken. Bugün son günüm burada. Gördüğüm her şey yüz kez anlatılmış, dinlenmiş bir hikâyenin geçtiği yerin aynısı. Kış güneşinin parıltısıyla selama durmuş Akdeniz bitkileri; boyası sıvası tamamlanmamış, tuğlası gözüken iki üç katlı evler; o evlerin balkonunda asılı duran, rengi atmış, yıpranmış çamaşırlar; önünde arkasında çarpma izlerinin olduğu küçük eski arabalar; yürürken yabancı olduğumu ikinci saniyede fark eden ve “Sen buralı değilsin, anladım ben seni” bakışı atan 20'li yaşlarında, daracık pantolonlu, elleri ceplerinde, kaşları özenle alınmış, racon kesen oğlanlar, sokakların sağında ve solunda gördüğüm bakkal manavlar var bu şehirde. Dünyanın daha refahı bol yerlerinde yaşayan, her şeyden korkmaya ve her şeyi tehlikeli bulmaya teşne insanlar tarafından kolayca tekinsiz damgası vurulabilecek bir semtte, Materdei sokaklarındayım. Cimitero Delle Fontanelle çoğu savaş ve veba yüzünden ölen kırk bine yakın insanın kemiğini, kafatasını barındıran bir katakomp, bir ölü mahzeni. Sabah kahvemizi içerken Carmen burayı mutlaka görmem gerektiğini söyledi, ben de hemen ikna oldum, hiç uzatmadan düştüm yola.
Bir gün biri kendi isteğimle, tüf, oyulmuş bir kayanın içinde yürüyeceğimi; gözümün gördüğü her yerde binlerce kemik, kafatası, haç olacağını söyleseydi ona şöyle bir göz devirirdim sanırım. Şimdi korkudan, bırak göz devirmeyi, nefes almaya çekiniyorum. Buradaki tek kişi benim, adımlarımı gereğinden çok daha net duyuyorum. Tamamen karanlık olmayan bir mağaradayım, bazı oyuklardan gün ışığı vuruyor yere ve duvarlara, korkumu biraz dindiriyor, sakinleştiriyor beni. Diş gıcırdatan, kötü bir korku filmi hissi değil yaşadığım; başıma bir şey gelmeyeceğini, kapı gıcırtısı ya da bir inleme sesi, bir deccaldan çıkan kahkaha duymayacağımı biliyorum. Elinde tırpanla bekleyen Azrail de burada değil. Ölenler ölmüş, olanlar olmuş. Burada binlerce kemikle, binlerce kafatasıyla, bu oyulmuş kayanın içindeki nem kokusuyla, dışarıdan içeriye giren güneş ışığıyla hayatın çapının tahmin bile edemeyeceğim kadar büyük olduğunu hatırlıyorum. Bu büyüklük, o öngörülemez, bilinmez devasa düzenin tam ortasında çok da işe yaramadığımı bilmek yine huzursuz ediyor beni. Bu düşünceler aklımın köşesinde geçtiğinde hemen ya bir şarkı dinlerim, ya saçma sapan bir şeyler izlerim, ya bir arkadaşımı ararım, ya kendi kendime bir şeyler mırıldanırım. Burada hiçbirini yapamıyorum.
Mezarlıkla aynı adı taşıyan meydanda biraz duraksıyorum. Nereye gideceğimden adım gibi eminim ama sokaklar beni oraya tesadüfen çıkarmış gibi yapmam lazım. Daha düşünceli bakıyorum artık her şeye; o çirkin apartmanın kapısına, kaldırımda bırakılmış çamaşır askısına, sokağın neredeyse tam ortasındaki o külüstür mobilete; adımlarımı yavaşlatıyorum, gözüme hüzün perdesi düşürüyorum hemen, kendimle hisli oyunumu başlatıyorum. Bana tanıttığı, kapısını araladığı, dünyanın gönlüme düşen izlerini gittiğim her yerde sürerek onu anma huyumdan hoşlanmasam da bunun beni garip bir şekilde mutlu ettiğini, bunu yapmazsam rahata ermeyeceğimi biliyorum. Şimdi kulaklıklarımı takıp Enrico Caruso dinlediğimi bilse bana biraz küçümseyerek bakar, yine de dudağının kenarını yukarı kaldırmadan duramazdı bence. Bana uzun uzun anlattığı, kapısını açtığı o dünyanın sesleri ve melodileri yüzünden böyle yaptığımı tahmin edebilir. O yaz gecesi, sonuna kadar açık pencerelerimden sokağa yayılan sesin sahibini, Jussi Björling’i anlattığı akşam Enrico Caruso’dan da bahsetmişti. Jussi’ye aşkını anlatırken gözünden çıkan alevler Enrico’dan bahsedince biraz gölgelenmiş, daha belirsiz olmuştu. Enrico’yu herkes bilirdi, bilmiyordum, opera dinlememiş insan bile sesini tanırdı, tanımıyordum, iyi bir sesti ama çok abartılmaması lazımdı, abartıyordum.
Şöyle olacak: Ben Enrico Pessina Caddesi’nden dümdüz şehrin güneyine yürüyeceğim. Buraya gelirken solda, şimdi güneye giderken sağımda kalacak olan o gül kurusu mu desem, solgun, dökük pembe renkli mi desem apartmanın en üst katındaki palmiyeli balkona bakıp, o dairede beraber yaşadığımızı hayal edeceğim. Hayalimi kısa kesip gerçeği kendime hatırlatacağım; onun asla benimle bir hayatı paylaşmak istemediğini, Güney Amerika gezimden dönerken vereceğin cevabın ne olduğundan hemen hemen emin olduğumu ve yanılmadığımı düşünüp endişeleneceğim. Korna sesleri, motosiklet homurtuları, arabaların camlarından birbirine söylenen Napoli ahalisi sayesinde o balkondaki huzurlu ve âşık hâlimden kaldırımın üstünde huzursuz, sinirli ve gerçekle yüzleşmiş o tatsız hâlime geri döneceğim. Toledo metro istasyonunu gördüğümde ilk sağa döneceğim ve terasımda bana heyecanla anlattığı, ne kadar çok sevdiğini belki de kırk kere söylediği Quartieri Spagnoli’de bulacağım kendimi. Bana çok da bir şey ifade etmeyen, içine doğduğu dünyadan ziyade o sokakların görüntüsüne daha aşina olduğum bir hayattan savrulduğum için beni o kadar da heyecanlandırmayan yerlerden geçip hatırına mutlu olmaya çalışacağım. Yoksa inan rengi solmuş, kumaşı yıpranmış ve küf kokulu bir dairenin balkonunda asılı çarşaf beni heyecanlandırmıyor. Deposunda farelerin cirit attığına emin olduğum bir manav da, o manavın önünde fotoğrafını çekip telefonuna duvar kâğıdı yaptığın domatesler de. Bağıra bağıra birbiriyle konuşan, çok tatlı bulduğun o insanlar da.
Deniz kokusunu takip ederek limana doğru yürümeye başlıyorum artık, bir sağa bir sola dönerek, zikzaklar çizerek ulaşacağım oraya, belki yolu biraz da –bilerek– uzatarak. Tam orada, San Carlo Tiyatrosu’nun önünde “Mi par d’udir ancora” dinleyeceğim. Bu aryayı her zaman çok sevdim, sorsam bundan daha iyi en az yüz arya vardı ama umurumda değildi, ben onu anarken ne dinlemek istediğimi hep biliyordum. San Carlo’ya veda edip kendimi limana atıp bu gereksiz, sümüklü anma törenini bitireceğim artık. Denize bakacağım, çirkin limana, üstümden geçen bulutlara, onlardan fırsat bulursa kendini gösteren güneşe. Hayatımda olmasa bu şehre gelir miydim bilmem, bu kadar ağzının suyu aka aka anlatmasa, bu kadar beni içine aldığın Napoli hayallerini paylaşmasa işim olmazdı.
Metro istasyonundan çıktıktan sonra hızlıca bir selamlaşıyoruz Napoli ile. Hoş geldin, hoş buldum, of ne kadar çok insan, eh binalar biraz bakımsız. Piazza Dante’ye yüzünü dönmüş, çok eski bir apartmanın dördüncü katında, üç odadan oluşan mekânı bulmam lazım, kalacağım yeri yani. Metro istasyonundan çıkınca şak diye karşımda, dev bir kapısı var; upuzun, geniş, ağır mı ağır. Girer girmez sağımda içinde güvenlik kişisi olmayan boş bir güvenlik kulübesi görüyorum. Avludan geçip merdivenlere ulaşıyorum, az da yol değil şimdi. Asansör, bu böyle hani kapısını ellerinizle iki taraftan sürüp de kapayabildiklerinizden, “Pera’ya şapkasız çıkmazdık” asansörü. Zemini tamamen mermer, en az dört metre yüksekliğinde duvarlı, çok az mobilyanın olduğu, kendi kendime konuştuğumda yankı yapan bir odam var; nasıl ferah, nasıl iyi geliyor bana bu odada olmak, buz gibi mermere yalın ayak basmak. Kocaman yatak, odanın içinde orantısız küçük gözüküyor. Panjuru ve balkon kapısını açtığımda Piazza Dante karşımda; zırıl zırıl arabalar geçiyor, insanlar bir aceleyle yürüyor, bakımsız olmasına rağmen zarafetiyle büyüleyen şehir binaları tam karşımda süzülüyor.
Napoli’ye ısınmam iki dakika kırk saniye sürüyor sanırım, daha önce görmüşüm, elini sıkmışım içtenlikle o kesin; bakımsız, kirli, çekingen bir şehir burası. Yağmur yağıyor, ocak ayı zira, ara sıra güneş de parlıyor olabildiğince. İlk akşamımda çok da uzaklara gitmeme gerek kalmadan yerimi buluyorum. Önce mahallede bir markete uğrayıp kendime peynir ve şarap alıyorum, odamın küçük ama bana yeten bir balkonu var ve şehrin bir meydanına bakarak sakin sakin şarabımdan yudumlayıp peynir dişliyorum, ayaklarım balkon demirlerinde. O esnada bu meydanın arkada sokaklarında benim seveceğim bir yer olduğunu düşünüyorum, bu fikir çok hoşuma gidiyor, aceleyle –ne kadar başarabildiysem– giyinip süslenip atıyorum kendimi dışarı. Perditempo Sas çıkıyor karşıma, iki üç dakika yürüdüm yürümedim aslında. Bana sorsan hiç bilmediğim bir şehirde bir mekâna kendimi bu kadar erken teslim etmem. Biraz daha yürür, sokakları meydanları döner döner durur, kararımı –zor da olsa– verir, en güzel yere otururum ama buraya kayıtsız kalamıyorum; kapısında Gezi’nin afişi var, durup orada gözlerim dolu dolu baktığım o kırmızılı siyahlı ağaçlı afiş.
Hemen içeri dalıyorum, birbirinden tatlı Napoli ahalisi içeride durmadan sigara içiyor, her taraf kitap ve plak dolu, barın üstünde tekir mi tekir bir kedi. Çok içermişim ya da anlarmışım gibi viski ısmarlamaya karar veriyorum. Şen insanlarla tanışıyor, dilimiz el verdiğince muhabbet ediyor, onlara gülümsüyor, mutlu olduğumu hissediyorum. Geceden bana kalan ışıl ışıl bakan birileri de var, şansım yaver gitmiş, yalnız uyanmamışım, daha ne isterim. Aynı sokakta bulunan konservatuvar binasının dibinde bağdaş kurup provalarını yapan öğrencileri dinliyorum ertesi gün. Pietro a Maiella benim sokağım artık, kendime ilan ediyorum.
Sabahları, üç odalık mekânında kalan tek insan olduğum için mi yoksa gönlü mü çok hoş bilmiyorum ama Carmen ile konuşuyoruz uzun uzun kahve içerek. Dokuz yıldır orada çalışıyormuş, aslen Sicilyalı imiş. Napoli’nin karşısında bulunan meşhur ada Capri’ye gitmek gibi bir düşüncem var, belki de Ischia; Capri kadar meşhur olmasa da o da güzel gözüküyor. Aslında hiçbiri hakkında bir fikrim yok, Carmen’e sormaya karar veriyorum; onun fikrini alayım, o nereye git derse oraya gideyim, o kadar kahve içtik beraber, tatlı tatlı muhabbet ettik ne de olsa. O sabah yine dizinin altında bir etek giymiş, hafiften kalın bileklerine yine bakmadan duramıyorum kahvemizi içerken. Ben tam bileklerine odaklanmışken sesi gür çıkıyor, gözümü hemen onun gözlerine dikiyorum.
“Üç sabahtır konuşuyoruz, ben seni birazcık anladım, sen Procida’yı seversin” diyor. Nedenini sormuyorum bile, bundan daha ikna edici bir cümle olamaz çünkü benim için; Procida o zaman. Adayı haritada fark etmemişim bile, hiç ilgimi çekmemiş. Napoli’nin karşısında bulunan üç adadan en küçüğü, en az bilineni olduğunu söylüyor bana. Yaz aylarında Capri ve Ischia deliler gibi turist akınına uğrar ve bambaşka adalara dönüşürken Procida yazın da kışın da kendi hâlinde, kendi insanlarıylaymış. Ona güveniyor ve kendimi, adaya götüren deniz otobüsü kılıklı sevimsiz, kapalı deniz aracının içinde buluyorum. Binbir gürültüyle, deniz üstünde hoplaya hoplaya ulaşıyoruz adaya. İner inmez dönüşte aynı sevimsiz şeyle değil de, yolculuk daha uzun bile sürecek olsa, daha büyük, açık alanı olan feribot ya da benzeri bir aracın olup olmadığını soruyorum gişedeki çalışana. Varmış. İçimdeki Almanın sesine kulak veriyor ve o an alıyorum dönüş biletini. Gişedeki amca zaten hafta içi olduğunu, ocak ayı olduğunu, feribotta yer olacağını, şu an almamın gereksiz olduğunu hafif sinirli bir şekilde anlatsa da ısrarlı bakışlarımla kendisini bezdiriyor ve o bileti çantaya atıyorum. Ja genau!
Ada sokaklarına adımımı attığım gibi masmavi bir gökyüzü ve pırıl pırıl bir kış güneşi karşılıyor beni. Üstümde incecik bir kazak ve montum var, montumu çıkarıyorum hem nasıl bir hevesle. İki arada bir derede yanımdan geçen mobiletler dışında ses yok, balkonlardan o şanı şöhreti hiç bitmeyen çamaşırlar sarkıyor, teyzeler amcalar yavaş yavaş yürüyor. Carmen’e teşekkür ediyorum içimden, gerçekten anlamış beni. Huyumdur at koşturur gibi yürürüm ama burada yavaşlıyor adımlarım, adanın ritmini bozmak istemiyorum. Napoli’de zaten epeyce hafiflemiş olan ruhum Procida’da artık göklere uçuyor. Kıvrım kıvrım, daracık sokakları aşıyor, gelene geçene bakıyor, meyve ve sebzelerini ıslatan manava –o bana hiç yüz vermese de– gülümsüyor ve iki üç saat nerede olduğumu kontrol etmeye bile gerek duymadan yürüyorum. Bazen, nerede olduğumuzu bilmesek de güzel bir yere gittiğimizden emin oluruz ya hani, işte bana aynısı oluyor. Salita Castello Sokağı’nı yokuş yukarı çıkarken, bir süre sonra sağımda, o Akdeniz renklerindeki muhteşem ada evlerini, merdiven sokakları, kıyıda duran küçük sandalları görüyorum. Bu harikulade manzaranın tadını çıkarmak isteyenler olur deyip bir de bank koymuşlar tepeye, oturuyorum o bankların birine, bir süre sadece bakıyorum. Uzun uzun bakıyorum.
Tepeden aşağı süzülüp deniz kenarında indiğimde üç beş mekân görüyorum yan yana. Birinde dört kişilik bir aile yemek yiyor huzurla, Fransızca konuşuyorlar, yakınlarındaki bir masayı hedefliyorum. 70 yaşlarında, beyaz kıvırcık saçlı, göbekli bir amca kâğıt bir bez örtüyor usulca masanın üstüne. Güneşe dönüyorum yüzümü, sandalların kimisinde balıkçılar var, kimisi kendi kendine nazlı nazlı salınıyor, yanımdan dünya güzeli bir köpecik geçiyor. Yarım litre ev şarabı söylüyorum kendime, bir de midyeli spagetti. Başımı yukarı kaldırdığımda eski evlerin balkonlarını görüyorum. İki yan binanın ikinci katının penceresinden bir yaşlı çift tatlı tatlı denize bakarak muhabbet ediyor. Şaraptan ilk yudumu aldığımda ne kadar da şanslı olduğumu hatırlatıyorum kendime, sanki dünyanın en güzel şarabını içiyormuşum gibi geliyor. Bir süre sonra spagetti geliyor masama, sarının en güzel renginde, hiç acele etmeden yiyorum onu da. Hesabı ödemek için içeri girdiğimde, Il Postino filminin afişlerini görüyorum, meğer filmin birkaç sahnesi bu lokantada çekilmiş. Yıllar önce daha 20’li yaşlarımda İstanbul Film Festivali zamanı izlemiştim, gülümseyerek hatırlıyorum. Kafam hafif sersem mekândan çıktığımda görüyorum ancak ismini: La Locanda Del Postino.
Daha önce yürümediğim bir yol seçip kendime, hiç acele etmeden limana doğru gidiyorum, bu adaya gelir gelmez ısrarla biletini aldığım feribota ulaşmak için. Feribot limana usul usul yanaşıyor; köhne, kocaman, çok ses çıkarıyor, kimin umurunda. İçeride kafe var, bir küçük şişe şarap alıyorum, en üstte bulunan açık alana atıyorum kendimi. Procida’dan uzaklaşırken bir sigara yakıyorum, şarabı plastik bardağa döküyorum. Sonra çantamdan bir kâğıt, bir de kalem çıkarıyorum.
{tüm fotoğraflar: İnanç Ozan Zaimoğlu}