Şehir Günceleri
Eindhoven II

Yaşadığımız bu karmaşada ve belirsizlikte umarım sağlam duruyor, kendine iyi bakıyorsun. Bunu –da– başardığına eminim. Seni sevgiyle ve şefkatle anımsıyorum. Hep aklımdasın.

Dün gece su içmek için mutfağa girdiğimde gördüm mesajını. Pencereden dışarı bakıyor, yağmur damlalarının ardından görünen şehir ışıklarını, kanal kenarından geçen bisikletlileri izliyordum. Telefon, ekmek kızartma makinesinin yanında duruyordu, ben şehre dalgın bakarken ışığı yandı, sesi kulağımda çınladı. Adını telefon ekranında görmeyeli uzun zaman geçti, görünce heyecanlandım. Şarj kablosunu çıkardım, elimdeki bardağı tezgâha koydum, koltuğa oturdum ve yazdıklarını okudum. Gözüm doldu, yüzüm güldü. Sonunda sesin çıktı. Sonunda inadına yenilip bir şeyler yazdın bana. Dünyanın dibine vurmuşken hatırımı sormak aklına geldi. Son zamanlarda dışarıda insan gördüğümde olağan dışı bir şey olmuş gibi şaşırıyorum. Hepimiz aynı hâldeyiz muhtemelen. Mesaj atmana da şaşırdım tabii, beklemiyordum. Haberler her geçen gün içimizi karartıyor. Beş sene sonra döndüğüm bu şehirde bir süre hiçbir şey yapmak istemediğimi, özlediğim günlerin acısını çıkaracağımı, burnumun direği sızlayarak hatırladığım anlara tekrar sahip çıkacağımı biliyordum ama beklemediğimiz yerden vurulduk. Vuruldum. Koca bir dünya durduk. Ben de durdum.

Gündüzleri benim gibi işsiz güçsüzler şehrin sokaklarında, parklarda dolanıyor. Dolanıyoruz. Bu şehrin parklarında hiç bu kadar uzun uzun yürümemişim. Bu şehirde daha önce adım atmadığım parkları keşfettim. Genderpark var mesela, hiç yolum düşmemiş. Şehirde sağa sola, döne dolaşa, dura kalka yürüdüğüm günlerin birinde kendimi buldum orada. Islak burunlu köpekler, cigarasını içenler, el ele yürüyen sevgililer vardı. Küçük, kahverengi bir gölet de cabası. Acınası, zavallı, bok rengi göletler. Artık yolum sık sık düşüyor Genderpark’a. Yakınındaki evlere bakıyor, belki de yaşarım diyorum. Bu şehirde hiç yaşamayı düşünmediğim mahallelerde, semtlerde artık yaşayabileceğimi düşünüyorum. Yeter ki hayat normale dönsün. Bana hediye ettiğin fotoğraf makinesiyle her çiçeğin fotoğrafını çekiyor, sonrasında bir bankta oturup salkım söğüt ağaçların sallanan dallarını izliyorum. Kanalda ve Dommel ırmağında küçük yavru ördekler var. Beyaz gagalı ve alınlı, gözleri kırmızı, orta boyda simsiyah kuşlara da sakarmeke deniyormuş, birkaç gün önce öğrendim. Bazı Yunanca kelimeleri de böyle komik bulur, tekrar edince kendi kendime gülerdim. Sakarmeke demek de bana komik geliyor. Sakarmekelerin yavruları çok çirkin ve zavallı gözüküyor ama çok da tatlılar. Sesleri taaaa yedinci kata kadar geliyor. Bazen üniversitenin oradaki göle yürüyor, çevresinde turluyorum. Kuğular salınıyor tüm zarafetiyle. Çimlerde kazlar sersem sersem yürüyor. Kuğular zarif, kazlar sersem. Kuğular sen, kazlar ben. Kazlar sürekli söyleniyor.

Eindhoven’da insanların göz göze geldiğinde birbirine gülümseyip merhabalaştığını unutmuşum. Atina’da olmazdı böyle şeyler. Herkes malaka! Bu şehrin aslında bir kasaba olduğunu düşünüp bu merhabalaşma işini hep küçümsedim buraya taşındığımda. Oysa şimdi birileri gülümseyip bana yıllar sonra merhaba diyor, ben şaşkınlığımı üstümden atıyor ve onlara hızla cevap veriyorum. Gönülden öğrendiğin şey unutulmazmış. Gölün etrafında yaşayan kazlar kızıl kahverengi, belki de kaz değil onlar, emin değilim. Benim bildiğim kazlar da aynı kuğular gibi beyaz olur. Her gittiğimde yavruları biraz daha büyüyor. Küçük karamelli çikolatalı pastalara benziyor hepsi. Hava umduğumdan daha ılık, parklar bahçeler şenlikli anlayacağın. Sakin kalmaya, düzgün davranmaya çalışıyorum. Parklar benim, attığım yüzlerce adımın birinde gülümseyen benim, evin balkonundan gördüğüm gün batımına hayran hayran bakan da benim. İyi ki dönmüşüm kürkçü dükkânına, bu şehir benim. Çiçekler ne güzelmiş meğer.

Eindhoven’a beraber geldiğimizde seni koştura koştura en sevdiğim bara, Bommel’e götürdüm ilk akşamımızda. Beş sene yaşadığım, çok özlediğim, kendimi büyüttüğüm o evin sokağındaki, Kleine Berg’deki o mekâna. Beni hatırlayan çalışanlara ağız dolusu gülümsüyor, onlarla muhabbet ediyor ve dünyanın en mutlu insanı olduğumu düşünüyordum o esnada. En sevdiğim birayı hatırlayan Jeffrey, Westmalle Tripel bardağını ve şişesini önüme koyduğunda sana ne içeceğini sordu. Benim ne içtiğimi hatırlıyordu, sen bir yabancıydın. Deplasmanda olmandan gizliden gizliye memnundum. Konyak olup olmadığını sordun. Herkes birbirine baktı, ben senin beklenmedik şeyleri isteyen biri olduğuna dair kötü bir şaka yaptım. Deplasmandaydın ama o son gölü attın. Tüm gece bir kadeh konyak içtin, ben ohooooo. Benim kadar heyecanlı değildin, çok konuşmuyor ama bana gülümsüyordun. Eindhoven’a döner dönmez ilk işim Bommel’e gitmek oldu. Ayrıldığımızı, artık Eindhoven’a döndüğümü, Atina’da yaşamadığımı söyledim Jeffrey’e. Jeffrey senin konyak içtiğini hatırladı. Ben o gün de her zaman olduğu gibi Westmalle Tripel içtim. Konyak içmemi beklemiyordun umarım.

Yaşadığım evi sana göstermiştim, benden sonra orada yaşayan arkadaşlarım bizi o akşam ne güzel ağırlamıştı, hatırlar mısın bilmem. Bob’un misket limonu keserkenki güzel ellerinin fotoğrafını çekmiştim. Onlar ev bark sahibi oldu, Hollanda’da yaşayan her çift gibi. Benim de sana yana yakıla Hollanda’ya taşınmamız gerektiğini söylerken aslında istediğim buydu. N’olurdu herkes gibi bir evimiz olsa? Kocaman bir bahçesi var o evin, sen olsan hangi çiçekleri diker, hangi ağaçlara özenle bakardın bilmem. Köpeğimiz de olurdu. Onların taşınmasına yardım ettim, beraber taşıdık bir kısmı benim de olan eşyalarını. Yıllar önceki evime son vedamı da ettim böylece. Onlar orada yaşarken o ev hâlâ biraz benim evimdi.

Sokaklar boş, tek tük bisikletliler geçiyor. Hayal ettiğim geri dönüş bu değildi şimdi dürüst olayım; senden, Atina’dan uzakta olmamı kutlayacak, yeni ama o çok bildiğim hayata geri dönüp aynı limana sığınmanın rahatlığını hissedecektim doya doya. Öyle olmadı. Sabahın köründe uyanıp sokağa çıkıyor, güneş karşıdaki binanın balkonu aydınlatırken seni düşünüyorum. Eski, güzel bir araba yanımdan geçiyor, sen seversin diyorum.

Kanalda kürek çekenleri görünce seninle nasıl da dalga geçerdik diye düşünüp kıkırdıyorum. Tatlı zamanlarımız, daha önce yaşadığım, çok iyi bildiğim bir şehirde dönüşüp, bu zor zamanda yanımda oluyor. Seni üzmek istemem ama o çok sevdiğin masmavi gökyüzü burada da var. Sen inanmak istemesen de. Üstelik güneş çok daha güzel batıyormuş, yedinci katta yaşayınca öğrendim. Burada yaşamaya, kök salmaya, sana inat buraya yeniden şehrim demeye niyetim var. Bu boş sokaklarda inadına yürüyeceğim. Dünya dursa da ben devam edeceğim. Daha önce görmediklerimi görüp, artık içmediğim sigaranın dumanını göğe savuracağım. Bu şehre sahip çıkacağım.

İçinde yaşadığımız bu karmaşayı olabildiğince iyi idare ediyorum. Ben de seni şefkatle, güzellikle anıyorum ve seni özlüyorum. Gözlerini hep gülerken görmek isterim.

{tüm fotoğraflar: İnanç Ozan Zaimoğlu}

Eindhoven, İnanç Ozan Zaimoğlu, kent, şehir