Sessizlikte insan
Belki aradığını duyar
Ama her kulak işitmez*
Dediği gibi tıklım tıklım bir mekân burası. Eski bir hamamı şehrin en sevilen restoranlarından birine dönüştürmüşler, ismi Tamam. İçeriden mis gibi kokular geliyor; sen de Nikos, ben diyeyim Yorgos kılıklı cevval oğlanlar daracık sokağa atılmış masaların üstüne bembeyaz, masa büyüklüğünde peçeteleri bir hızla seriyor, çevresine lastiği yerleştiriyor, bekleyenleri masaya davet ediyor. Benim gözüm çoktan oturmuş bir çiftin birinin tabağına takılmış, yutkunuyorum. “Çok aç değilsen biraz daha yürüyelim, yarım saat kırk beş dakika sonra geliriz” diyor kibarca. Çok açım ama ona gülümseyerek baktığımı görünce teklifini kabul ettim zannedip elimi tutuyor ve beni şehrin bu daracık sokağından başka bir köşesine sürüklüyor. Zampeliou’yu bitirip sola dönüyoruz, yine eski limana doğru atıyoruz adımlarımızı. Benim için kulplu cami, onun tatlı aksanıyla ismini söyleyip beni güldürdüğü Küçük Hasan Camii’yi sağımıza alıp, deniz kenarından üçgen çatılı, eski tersanelere ulaşıyoruz. Cıvıl cıvıl bir yaz gecesi. Ne güzel erkekler, ne alımlı kadınlar, uğultunun ortasında, nefis bir akşamın içine karışıyor. Atina’da beraber ne zaman bir yerlerde otursak, bir şeyler yesek, konu dönüp dolaşıyor, her şeyin –güneşin, denizin, zeytinin, peynirin, esen rüzgârın, ne bileyim her zıkkımın– Girit’te daha güzel olduğuna geliyor. İnanmaz değilim; öyle tatlı öyle inanarak söylüyor ki doğru olmamasına imkân yok. Benim de aynı cümleyi kurmaya niyetim var, o yüzden sadece iki gece geçireceğim bu şehirde bana bu kadar keskin bir cümle kurduracak ne varsa yaşamak, tatmak ve hissetmek istiyorum. Ne güzel seviştik ama ben şehre adımımı atar atmaz. Havaalanında nasıl da şıkır şıkır bakıyordu bana. Hem adanın bir ucundan diğerine gelmiş bir heyecanla. Peki bu şehrin güzelliğine ne demeli? İki saattir yürüdüğüm her sokağa dünyanın sırrına ermiş gibi ne huzurla bakıyorum bir bilsen. Fener gün batımı rengine bürünmüş, sokakların birinden diğerine geçerken gözüme çarpıyor. Aşktan pırıl pırıl hâlde bir adada olmak ne güzelmiş; dağa taşa mutluluğumu anlatasım, ona buna sarılasım var. Bir sokaktan diğerine akıyor kalplerimiz, o anlatıyor da anlatıyor. Parmaklarımı şıklatıp zamanı durduruyorum, öyle geliyor içimden. Akşam mavisinde bir gökyüzü, iyot kokusu, hediyelik eşya dükkânı ışığı, homurtularla iç içe geçen gülüşmeler, nefis yemekler, kadeh şıngırtısı, deniz sesi, yaza inat gözden kaybolmamış yapraklar, cılız kediler kalıyor bana o anda. Beş bin senedir bu şehrin sokaklarında yaşamış insanların gülümsemesi havada asılı kalıyor. Minos, Helen, Bizans, Venedik, Arap, Osmanlı şehri burası. Hepsinin sokakta, kaldırımda, bir ağacın kökünde sesi nefesi var.
Bir kişi bulur
İkincisi tohum eker
Sonra yeşillenir çiçekler
Thalassino Ageri’de ağzımda bilmem kalamar mı var, yoksa salatadan mı bir çatal aldım, uzo kokusu burnumda, bu şehre tekrar geleceğimi hayal ediyorum. Biliyorum geleceğimi, hayal etmek değil aslında bu. Bu onunla ikinci yazımız, bu şehirle ikinci buluşmamız. Ben burada arkadaşlarımla olacağım. Sadece yazın değil kışın sessiz bir gününde sokaklarında yürüyeceğim. Belki bir evimiz olur burada, eski şehirde bir yer bulması zor olur ama şehrin yeni kısmında büyükçe balkonlu, yenice bir apartman dairesi buluruz belki. Sevdiklerimiz arada uğrar. Biz canımız ne zaman istese gelir gideriz. Pire’den gece gemisine atlasak sabah altı-yedi gibi buradayız, uçak desen yaz kış var, kocaman ada, nispeten büyük bir şehir. Hem dur bakalım, her yaz, ağustosun son günlerinde burada, bu masada olmasa da ufka başka yerden bakan bir masada oluruz. Ben, o uyurken yine öğleden sonra çıkar, Agios Nikolaos Kilisesi’nde, son günümüzde bir mum yakar, eski şehrin onlarca kez geçtiğim ama tekrar geçmekten gocunmadığım sokaklarına dalarım. Kum rengi, sarı, kiremit rengi evlerin, binaların fotoğrafını çekerim. Daha önce görmediğim bir heykel, anıt, ayrıntı takılır gözüme, ona bakarım uzun uzun. Muhtemelen eski şehrin labirent sokaklarından sonra kendimi Koum Kapi (Kumkapı) sahilinde bulur, oradan yeni şehrin daha geniş caddelerinde, Atina’daki benzer apartmanlara bakarken bulurum kendimi. Döndüğümde o uyanmış olur, biraz yanına kıvrılırım. Hazırlanırız, yürüyerek yirmi-otuz dakikada gelir otururuz masamıza. Güneş daha batmamış ama rengini denizin dalgasına yavaş yavaş bırakmıştır. Tatilin bitimine saatler kalmış, ben tatilden biraz usanmışımdır bile o masada otururken. Ona kalsa yaz sonsuza uzansın, biz hep Girit’in gölgesinde serinleyelim ister. Ailesinin zeytin bahçesinde yavaş yavaş, neredeyse ağaca hayranlıkla bakarak yürüsün ister. Ben âşık olduğumuz, beraber yaşadığımız şehre –artık– döneceğimize ve eylülün gelişine gizliden gizliye heyecanlanırım ama ona belli etmem.
Deniz kestanesini ince uzun bir tabakta getiriyor gençten garson, hepten içini o tabağa boşaltmışlar. Teşekkür ediyor, sonra onu izliyorum; tüm masalara hızlı hızlı göz gezdiriyor, kimsenin bakışını, el hareketini, kararsızlığını, soru sormak için kafasını kaldırmasını ıskalamıyor. Gözüm deniz kestanesine kayıyor, masaya dönsün de beraber yiyelim, daha önce denemedim. Garsonun üstünde tiril tiril, beyaz bir gömlek var; inci dişli, şeytan tüylü bir oğlan. Ben garsonu izlerken, o telefon görüşmesini bitirmiş, ağır adımlarla yanıma geliyor. Sandalyesini denize doğru çeviriyor, tam da benim gibi yüzünü dalgalara verip oturuyor. Deniz kestanesini görmüyor, şarabından bir yudum alıyor, “Seneye de son akşamımızda burada olalım mı?” diyor. “Olalım tabii!” diyorum heyecanla. Yine gelelim, yine adanın köylerinden geçelim, denizinde ıslanalım, üzümüyle şekerlenelim, güneşiyle iyileşelim. Sonra Hanya bizi kucaklasın, biz ona sığınalım. Son akşamımızda da bu eski tabakhane binalarının önünde, denize karşı bulalım kendimizi. Buna kim hayır diyebilir?
Her şey zaman ister
Sana, zamanın neresinde olduğumu bilmediğim bir yerinden, beni ne hâllere sürüklediğinden emin olamadığım bir köşesinden sesleniyorum sevgilim. O dertli hâl(ler)ini görmezden gelemediğim andan. O an bu şehrin her köşesinde duruyor, her sokağında saklı, şu denizin dalgasında gidip gelen bir köpük. Defalarca geldiğimiz bu şehirde, o görmeyi pek sevdiğimiz denize bakarken vücudun yaralı bir hayvan vücuduna dönüşüyor. Seni iyileştireceğimi zannederken sana daha çok zarar veririm diye korkup, olduğum yerde duruyorum. Sadece seni izliyorum. Hem tedirginim hem seni ne kadar sevdiğimi kendime telkin ederek sakinleşmeye çalışıyorum. Bu şehre ilk defa beraber geldiğimizde sigara içmiyordun, şimdi o güzel elinde bir sigara var, onun göğe yükselen dumanına bakıyorum. Biz kışa razı bir haftada, ansızın çıkıp yüzümüzü güldüren bir güneşin bize verdiği heyecandayız. Mart ayında bomboş bir şehir Hanya. Balkonumuzda çivit mavisi, kaktüs yeşili var. Karşımızda işte yine o fener, biz o fenere bakarak el ele yürüdük hep. Kaç kere gözümüz kaydı, kaç kere konuştuk onun hakkında. Bunun gecesi var gündüzü var. Kahkahası var gözyaşı var.
Dün ikimiz fenere yürürken, dalgakıranın üstünden bir hızla taşlara basa basa aşağı inmeye başladın. Senin hızlı hareket ettiğin pek görülmüş olay değil, şaşkınlıkla baktım ardından o yüzden. “Ozanako!!” diye sırıta sırıta seslendin bana aşağıdan, elinde ne olduğunu anlamadan ben, yine taşlara dikkatlice basarak hızla geldin yanıma. Elinde şişmiş, dikenleri çıkmış ve bir şeffaf ipe bağlanmış bir kirpi balığı. Nereden çıktığını, nasıl buraya geldiğini sordum. Sadece gülümsedin, balığı Atina’ya götürmeyi teklif ettin, saçmalamamanı söyledi, karşılıklı çocuk gibi kıkırdadık. O sırada Hanya çok güzel göründü gözüme, her zamankinden biraz fazla. Sen de siyah deri ceketinle, kum rengi saçlarınla ve şık güneş gözlüklerinle pek alımlıydın, her zamankinden biraz fazla. Benim aklım sabah kahvaltıdan sonra yürüdüğümüz –kapalı– pazardaki gravyer peynirlerindeydi. Bir peynircinin dolabında onlarca teker Girit gravyeri vardı. “Kalk” dedim “hadi gidip alalım biraz! Yarın Atina’ya götürürüz.” Sen peksimet de almamız gerektiğini hatırlattın, eve dönünce dakos yaparız diye düşündük ya. Mart ayında domatesler güzel olmaz ama yine de yaparız. Hem peksimetler yaza kadar da bekleyebilir zaten. Kirpi balığını bıraktın, ardından biraz baktın sonra yürümeye başladık. Yürürken sol elini, sol koluma koyup beni kendine sıkıştırdın. “Kocakafaaaaa” deyip kafama vurdun hafifçe, ben yine güldüm. Peynir de aldık peksimet de.
{tüm fotoğraflar: İnanç Ozan Zaimoğlu}* Bu ve diğer ara başlıklar: Bülent Ortaçgil, “Her Şey Sevgiyle Başlar”
