fotoğraf: İnanç Ozan Zaimoğlu
Şehir Günceleri
Kopenhag

Kimseye cazip gelmeyen “o” şehrin, bizim bile daha önce hiç yürümediğimiz yerlerinde yürüdük son günler(in)de. Şehrin en güzel sokağının neresi olduğunu, hangi ayın hangi gününde güneşin pespembe duracağını bilip de üşümeden, neşeyle biramızı içerek, “İyi ki buradayız” dediğimiz anı, bildik. Yıllarımız geçti burada. Herkesin tedirginlikle neler olacağını beklediği o günlerde yürüdük uzun uzun. Hayatın koca ömrüne yine bir bahar güzelliği düşmüştü. Dünya tersyüz, biz bildiğimiz gibiydik. Çiçekler rengârenk, kuşlar cıvıl cıvıl, ağaçlar nazlı gelindi. Ben Atina’dan Eindhoven’a dönmüştüm. Sen bir sonraki şehrine hazırlanıyordun.

Kopenhag’da buluştuk, aylar sonra burada kucaklaştık. Kopenhag herkese cazip gelen bir şehir. Deplasmanda gibiyim, tüm güzel insanlar burada. Kimseye cazip gelmeyen şehrimiz değil burası. Eve varana kadar tüm binalara, insanlara, ağaçlara hevesle baktım araba camından. Her şeyin neredeyse kusursuz olduğu yetmiyormuş gibi hava da şahane. Ev Nordhavn’da. Muhtemelen bir zamanlar boş olan bu liman bölgesini en akıllıca şekilde tasarlayıp bir yaşama alanı hâline getirmişler. Balkonda bir bira içtik, güneş yüzümüze vurdu. Havaya aldanmıyor, her ihtimale karşı dolabından şahane, sarı bir yağmurluk seçtim. Hazırlandık çıkıyoruz, yürüyeceğiz uzun uzun; rotayı, ne yapacağımızı, neler göreceğimizi ben düşünmüyorum bu defa. Oh ne güzel his. Yağmurluk da yakıştı bu arada, çiçek gibi oldum. Kediler bıraktığım gibi. Zekâsız sarı hiç pas vermiyor, küçük inek beni hatırladı, kendini az da olsa sevdirdi. Daha önce görmediğim bir evde tanıdık mobilyalara takılıyor gözlerim. Pencereden gördüğüm farklı, üstünde oturduğum sandalye aynı. Musluk bataryası o batarya değil ama tuzluk aynı. Bunlar çok saçma işler.

Bu şehre ilk gelişim değil. Yıllar önce İsveç’in kendini şehir zanneden bir kasabasında yaşarken tez yazıyor, yüksek lisansımı bitirmeye çabalıyordum. Üniversitemin kütüphanesi, yaşadığım evden güzeldi. Ben yirmili yaşlarımdaydım. Tez için iki saat çalışıyorsam, Avrupa’da bir yerlerde iş bulmak için üç saat çabalıyordum. Kocaman mor koltuklarda döne döne, kütüphanenin pencerelerinden hangi eve göz koyduysam, ona baka baka. Kopenhag’da bir şirket beni iş görüşmesine çağırdı. Sabahın köründe bir otobüse inip gittim heyecanla o zamanlar, beş saat sonra şehre ulaştım. Gömleğin üstüne giydiğim kazağın rengi geldi gözümün önüne. Bence o yüzden beni işe almadılar. Belki de küpemi çıkarmadım diye. Yoksa ne kadar ürkek, ne kadar kendine güvensiz, ne kadar heyecanlı olduğumdan değil. Kendimi boş yere önemsediğim tek günlük bir şehir anısı bıraktım hayatıma. İşe alınmadım, çok kibar bir şekilde reddedildim. Hiç üzülmedim. Kopenhag’a iki kere de arkadaşlarımla ve ablamla düştü yolum. Aklımda renkli, güzel, derli toplu bir şehir kaldı.

Nordhavn’da yürüyoruz önce; apartmanı, mahalleyi, en yakın marketi, havalar güzel olduğunda nerede yüzdüğünü görüyorum. Kastellet’in ortasından geçerken, baharın arsızlığına kendini açan bir şehirde olmanın ne şahane olduğunu hatırlıyorum. Kastellet yıldız şeklinde bir hisar, çimlerin parlak yeşili gözümü alıyor, kendi halinde suya çalmış sazlar, birbirinden güzel ağaçlar var. Keyfim iyice yerine geliyor.

Şehrin ilk birasını içeceğimiz yer belli, Seaside Toldboden’a gideceğiz. Hafta içi, öğlen saatlerinde kimse olmaz, geniş geniş yayılır, güneş altında mayışırız. Mekâna gitmek için Nordre Toldbod iskelesinin olduğu alana vardığımızda karşıma çıkan binayı hatırlıyorum. Dikkatlice bakınca iyice emin oluyorum. On dört sene önce iş görüşmesi yaptığım, şirketin genel müdürlük binası tam karşımda. Düşünüyorum, o zamanlar nasıl gelmiştim acaba buraya? Toplu taşıma kullandım mı, otobüsten indiğim yerden yürüdüm mü? Öğrenci bütçemle bir İskandinav şehrinde taksiye bindiğimi zannetmiyorum. İskelenin olduğu alan aynı zamanda Mads Mikkelsen’in Druk filmindeki o meşhur dans sahnesinin çekildiği yer. Kopenhag, ilk saatinde bana hem geçmişimden unutmaya yüz tuttuğum bir anıyı, hem bir film sahnesini hatırlatıyor.

İki bira sonrasında kalkıp deniz kenarından yürüyoruz, Amaliehaven su kenarında, küçük bir park. Yüzümü suya dönünce tam karşıda opera binasını görüyorum, daha önce geldiğim zamanlarda şehirde bulunan ve aklımda kalan binalardan biri bu. Henning Larsen’in şahane işlerinden biri. Suyu arkama alıp şehre doğru baktığımda güneşin, Fredriks Kirke’nin kubbesinin arkasına saklandığını görüyorum. Yavaşça gözden kayboluyor, şehre akşamı davet ediyor.

Başka bir şehirde buluşacağımız kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi. Sanki o evden çıkmamış, o sokak dışında bir yere park etmemişsin arabanı. Oysa bak pırıl pırıl, şahane bir şehirde yine güzel yaşıyor, yine güzel şeyler yiyor içiyor, iyi insanlar tanımaya çalışıyorsun. Ben de İstanbul’a döndüm mesela, nasıl oldu anlamadım. Onca yerin, koca dünyada gideceğim onca yer ve hevesim varken o çok tanıdık ama hiç sevmediğimi düşündüğüm dünyaya geri döndüm. Kimseye cazip gelmeyen şehir(ler)de değiliz artık.

Şehrin batı kısmında, hafif kavisli bir şekilde kuzeyden güneye uzanan göller var. Neredeyse kusursuz bir dikdörtgen şeklinde hepsi. Üç göl, beş havzaya bölünmüş. Her birinin ayrı ismi olsa da Søerne deniyor genellikle. Biz de en kuzeydeki gölün kenarında, tahta bir piknik masasında oturuyoruz. Şehirdeki dördüncü günüm. Dün akşam James Blake konserindeydik, rüya gibiydi. Yeni albümünden çaldığı şarkının melodisini hatırlamaya çalışıyor, bir yandan Tuğba ve Marco’ya oturduğumuz yeri gönderiyorum. “Renkler çok güzel, kaçırmadan gelin” diyorum. Søernes Ølbar kendi hâlinde bir birahane. Oturduğumuz yerden göldeki suyun parıldadığını görüyoruz. Karşımda bitişik nizam, derli toplu, şahane binalar var. Kimler yaşıyor o güzel evlerde? Sağlıklı, cevval, güzel insanlar göl kenarında koşuyor. Sevimli köpekler, lezzetli biralar, havada uçuşan yapraklar. Her şeyin kusursuz olması hem çok hoşuma gidiyor hem de beni çok sinirlendiriyor. Kopenhag’ı çok “beyaz” bulduğumu söylüyorum şakayla karışık.

Søerne’ye gelmeden önce Nørrebro’da dolandık. Sonunda şehrin kusursuzluğundan biraz uzaklaşmak, daha alıştığım renkleri, sokakları, binaları görmek iyi geldi bana. Köhnelik, eskilik, –kimine göre– çirkinlik benim bir şehirde her zaman olmasını istediğim şeyler. Kopenhag’da çok azlar ve bu bana hiç kabul edilir gelmiyor. Şehirler hakkında ahkâm kesmeye bayıldığımdan burada da durduramıyorum kendimi. Yediğim her şey midemi ve ruhumu şenlendirdi, içtiğim tüm biralar şaraplar çok lezzetli, arkadaşım yanımda, muhabbetimiz bol, metroda gördüğüm köpekler bile mutlu gözüküyor. Keyfim çok yerinde aslında. Andersen’in mezarını da ziyaret ettik aynı gün. Masallarında sadece iyilik, mutluluk vaat etmeyen; hüznün, ölümün, zorluğun da hayatın bir parçası olduğunu küçük aklımıza sokan cümlelerin sahibi, şehrin ortasında, gösterişsiz bir mezarlıkta yatıyor. Belki Kopenhag’ı da onun masallarını düşünerek değerlendirmeliyim. Belki de tüm bu kusursuz zannettiğimiz şeylerin yanı sıra şehrin bir hüznü, zalim ve zorlu bir tarafı var. Şehirler üç beş sıfatla, unvanla geçiştirilecek organizmalar değil nihayetinde. Dün parkta, iş çıkışı saatlerinde, bisikletiyle yürüyen sarışın beyefendi ne yapıyordur acaba şimdi? O kadar yakışıklı olmak nasıl bir histir mesela? Gidince ne yemek yapacak? Sabahları bu göl kenarında koşuyordur kesin. İyi ve mutlu bir insan olmak için çok koşmak lazım.

Her şey için çok teşekkür ederim. Dünyanın en güzel müzelerinden biri olan Louisiana’yı gezdirdiğin, Kopenhag’da yediğim içtiğim her şeyden çok zevk almamı sağladığın, benzer bir hayata başka bir yerde devam ettiğin ve beni o hayata dahil ettiğin için. Müzeye giderken araba camından gördüğüm denizin açık mavi rengini hiç unutmayacağım. Başka yollarda giderken, başka manzaralara bakarken de konuşacaklarımız, birbirimize diyeceklerimiz var. Kendimize verdiğimiz sözleri kırıp bükebiliyor, yine bir şarkı dinlerken birbirimizi hatırlıyoruz.

Son gün Grundtvigs Kilisesi’ne gitmek istediğimi söylüyorum. Farklı mimarisiyle şehrin en önemli kiliselerinden biri olarak biliniyor ancak merkezde ve ulaşması kolay bir semtinde değil. Uçağım öğleden sonra 4’te, zamanımız var. Kahvaltımız yapıyor, arabaya atlayıp gidiyoruz.

Masmavi bir göğün ortasında heybetle selamlıyor bizi kilise. Bana Reykjavik’teki Hallgrimskirkja’yı hatırlatıyor. Kopenhag’la en civcivli yerinde, Nyhavn’da ya da ne bileyim meşhur bir meydanında değil de burada vedalaşmak hoşuma gidiyor. Kiliseye hayran oluyor, onlarca kez fotoğrafını çekiyorum. Bu şehir her mayıs bu kadar güzelse, her mayısta gelmek isterim. Belki bir sonraki gelişimde kusursuz güzelliğine kendi isteğimle leke sürerim. Belki de buralar, bu şehirler gerçekten güzel ve biz bu şehirlerde yaşamaya değeriz.

Havaalanına gitmeden önce, evin yakınlarındaki bir fırından kanelsnegle yani tarçınlı çörek aldım. İsveç’te kanelbullar derler, orada yaşarken yerdim. Çantamda tarçınlı çörek, elimdeki telefondan çektiğim fotoğraflara bakarak uçağımı bekledim. İstanbul’a dönüyorum. Bana eski anılarımı, eski şehrimi hatırlatan, en sevdiğim müzisyenlerden birini canlı izlediğim bir tatilden dönüyorum. Gideceğim şehrin Eindhoven ya da Atina olmaması şaşırtıyor beni. Kopenhag’da ne işim vardı, onu da anlamaya çalışıyorum. Çöreği İstanbul’a saklayacağım. Kahvemi yapıp, Kopenhag’ın renklerini, seslerini düşünerek yavaşça yiyeceğim. Metroda gördüğümüz o gülümseyen köpeğin ne kadar güzel olduğunu hatırlayacağım.

İzlerimiz şehirlerde kalıyor, biz şehirlerden geçiyoruz. Dünya çok güzel, biz dünyaya yetmeye çalışıyoruz.

{tüm fotoğraflar: İnanç Ozan Zaimoğlu}

İnanç Ozan Zaimoğlu, kent, Kopenhag, şehir