Karşıdaki mekândan kahkaha sesleri giriyor pencereleri sonuna kadar açık salonumdan içeri. Burası da üç beş ay önce açıldı ama geleni gideni eksik olmuyor. Hoş, Kleine Berg’de ne açılsa tutuyor, insanlar orada görünmeye bayılıyor. Ne güzel bir bahar akşamı, insanlar ne mutlu keyifli. Pavyon ışıklarımı ayarladım her zamanki gibi, evin içi allı turunculu morlu ışıldıyor; mumlar desen büyüklü küçüklü parlıyor evin farklı köşelerinde. Yemek masasının üstündeki disko topunu atmasaydım o da eşlik ederdi bana şimdi. Kendime cuba libre hazırladım dev bir bardakta. Cam kenarındaki koltuğa oturdum; insanlara, sokağıma, evime, boş duvarlara bakıyorum. Son üç dört gündür evden sürekli bir şeyler atıyorum. Zaman daraldıkça insanın atmaya kıyamadıkları o siyah poşetlere nasıl da hızlı giriyor ya, hayret doğrusu! Ben bu evde, kocaman pencerelerden sokağa bakmayı hep sevdim. Beş buçuk senede bir hayat aktı gitti gözümün önümden. Geçende kim buradaydı hatırlamıyorum, ona anlattım. Buraya taşındığımda Macar iş arkadaşım yaşıyordu iki daire yanımda, Belçikalı sevgilisi taşındı önce o eve. Beraber yürürlerdi bu sokakta, onlara bakardım. Bir süre sonra evli bir çift olarak yürüdüler, aynı sokakta daha büyük bir eve geçtiler, ben hep baktım. Çocukları oldu, çocuklarıyla geçerlerdi bu sokaktan, ben yine bakardım. Onların hayatı dönüştü, tırtıldan kelebek oldu ama ben sanki olduğum yerde kaldım. Umarım yanlış bir şeyler yapmıyorum, umarım kararımdan pişman olmam; umarım bu evi, bu şehirdeki hayatımı yana yakıla özlemem. Kafamın içinde cılız ve ince sesli biri konuşuyor; bana burada kalmam gerektiğini, daha yapacak çok şeyim olduğunu, erken pes ettiğimi, güçlü duramadığımı fısıldıyor ama ben ona güvenmiyorum pek. O konuştukça ben boş duvarlara, kırmızı koltuğa, sandalyeleri ters çevirerek koyduğum o çok sevdiğim ahşap masaya bakıyorum. Beş buçuk sene önce bu eve taşındığım günü dün gibi hatırlıyorum. Mutluluktan karnım ağrıyordu, hiç abartmıyorum. Eindhoven’ı bu evle daha çok sevdim, bu evden sonra şehri de “evim” belledim. Benden sonra burada yaşayacak arkadaşlarıma bıraktığım mobilyalar dışında ortalıkta neredeyse hiçbir şey kalmadı. Bu duvarında resimsiz, kütüphanesinde kitapsız, masasında çiçeksiz eve bakmak beni hüzünlendiriyor ama gitmem lazım. Daha güzel bir hayatım olacak mı bilmiyorum, daha güzel olan ne, onu da bilmiyorum. Gitmeye ve şehir değiştirmeye dermanım ve cesaretim var, onu biliyorum. Birazdan terasa çıkar, uzun uzun göğe bakarım.
Sigara içmekten kalınlaşmış sesiyle ve neşeyle beni selamlayan platin sarısı saçlı kadın direksiyon başında nereye gideceğimi sordu ben arabanın kapısını kapatırken. Elimdeki kâğıtta ne yazıyorsa onu okumaya çalıştım, kadın tabii ki anlamadı. Kâğıdı aldı, dikkatlice baktı ve “Ha tamam Strijp-S” dedi koca gözlerini aça aça. Elimdeki kâğıtta dediği yer gibi çınlayan bir şey yazmıyordu ama itiraz etmedim. Beş on dakikalık bir yolculuk sonrası kocaman bembeyaz bir binanın önünde bıraktı beni. Önünde durduğumuz bina kadar çirkin, yekpare başka binaların da olduğu, birtakım kurumsal şirket logolarının o binaların üstünde durduğu, binaların arasında geniş boşluklar olan sevimsiz bir yerdi Strijp-S. Benim Eindhoven maceram işte o sevimsiz bölgede, o çirkin binada başladı. İki saatlik görüşme sonrasında elimi sıkan bir beyefendiye ve hazırladığı kontratı imzalamam için bana getiren bir hanımefendiye gülücükler saçarak başladım –buradaki– hayatıma. Ülkedeki diğer onlarca şehrin şirinliğine ve tatlılığına, insanı çileden çıkaran bir ergen inadıyla cevap veriyordu Eindhoven. Gri, asık suratlı, ciddi, mesafeli ve tam bir mühendisti. Bir mühendis şehre dönüşse işte o şehir Eindhoven olurdu. Taşındığımı duyan herkes bir hevesle soruyordu: “Eee nasıl Eindhoven, küçük bir Amsterdam gibi mi?” Hiç de küçük bir Amsterdam değildi burası. Eindhoven hayatım, Eindhoven’a taşınan çoğu insan gibi bir an evvel buradan taşınacağımı düşünerek başladı. Bu şehirde işim yoktu, zaten çok küçüktü, ben Amsterdam’a gitmeliydim, hayat oradaydı. Benim o rengârenk, gökkuşağı hayatım zaten orada olmalıydı. Gördüğüm üç binadan biri amma çirkindi, şehrin kanalları yoktu, şehir deniz kıyısında değildi, dünyanın en bilinen kurumsal şirketlerinden birinde çalışıyordum ama kimse benim gibi dar beyaz gömlek giymiyordu. Ofis köhneydi, masam hiç hayal ettiğim gibi değildi, o “malum” barlar tam bir hayal kırıklığıydı. Bir tek çok prestijli bir tasarım okulunun burada olması beni mutlu ediyordu. Tasarımla, sanatla alakam yoktu ama böbürleniyordum boşa. Herkesle –hiç ilgilenmiyorlardı ama– bu bilgiyi paylaşıyordum: “Dünyanın en iyi sanat okullarından biri Eindhoven Design Academy burada, biliyor musun?” Hah bir de Van Abbe Müzesi ile gurur duyuyordum. Vay, ne şahane müze bu kadar küçük şehirde! Bu minik ve –tabii ki– en kısa zamanda taşınacağım çirkin şehirde benim de sahiplendiğim, sevdiğim, benimsediğim üç beş şey vardı.
Sonra bir mutlulukla kapısını çaldığım, içinden çıkmadığım, koltuğunu koltuğum bellediğim evler oldu yavaş yavaş. İki gün görmesem merak ettiğim arkadaşlarım, onlarla tatlı akşamlarım, onlarca kez geçtiğim bir sokakta daha önce görmediğim ama fark ettiğimde ruhumu okşayan çiçekler göründü gözüme. Lezzetinden kendimden geçtiğim şaraplar içtim, hiç dinmeyeceğini düşündüğüm yağmura uzun uzun baktım. Wilhelminaplein’daki sık sık gittiğim o barın çalışanı artık bana adımla seslenmeye başladı, vatandaş olmak için geçmem gereken Hollandaca sınavına mekânında çalıştığımı görünce bana bira ikram etti. Masalar kurdum, masalar topladım. Kadehler kırıldı evimde, yüzlerce kez kadehler sağlığa güzelliğe kalktı. Evimden pijamayla çıkıp otomattan sigara aldığım, o esnada çalışanlarla iki lafın belini kırdığım bar evimin on beş adım uzağındaydı. Terasımdan göğe bakmayı, terasımda hamakta uzanmayı, yüzlerce şarkıyı dinlemeyi, orada kahkaha atmayı çok sevdim. İstanbul’dan gelenim gidenim boldu, her gelenle şehrimde başka bir hikâye yazıyordum kendime. Ne oldu hayatım; o çirkin, o gri binalar, o beğenmediğim ve karaladığım sanayi şehri benim içime işlemeye başladı. O kadar da çirkin değildi yaa artık; başka bir havası, farklı bir kimliği vardı. Şehre biri laf ettiğinde sinirli cevaplar veriyordum, yok artık o kadar da değildi. Gelseler görürlerdi. Üstüne bir de âşık oldum, yüreğim kanatlandı uçtu gitti ama evimde hep olmasını istediğim biri başka bir evin penceresinden göğe bakmayı tercih etti. Ben terasımdan bakarsa hayatımı(zı)n daha güzel olacağına ikna etmeye çalıştım ama başaramadım. Aynı göğe başka pencerelerden baktık. Bunun hüznüyle ve acısıyla da bu şehirde boğuştum. Ben Eindhoven’da kendimi tanıdım, açıldım, paramı kazandım, evimi kurdum, arkadaşlar edindim, seviştim, kendime değer verdim, yetişkin biri oldum. Bunlar az şey mi allasen? Ama içimi kemiren, beni mutsuz eden, üstesinden gelemediğim anlar hüznümle, yorgunluğumla, hayal kırıklığıyla birleşti. Şehre suçu attım ve onu terk ederek cezalandırmak istedim. Tavşan olup dağa küsmeye bayılırım. Belki de bir işaret, bilmiyorum, gitmem gerektiğini hatırlattı ve başka bir şehrin kucağına beni attı.
Her kasım ayında tek bir renge döner genelde şehir. Nereye baksan gri olur. Koyusu açığı kapkara gölgesi de vardır ama binası gri, kaldırımı zaten gri, evinin içindeki; kırmızı olması gereken koltuk bile gridir. Bir rüzgâr çıkar, sen atkını daha sıkı bağlarsın işe yarar zannederek, trenden evine yürümek daha da zorlaşır. Yağmur başlar, ne zaman bitecek diye düşüne düşüne uyursun, sabah uyanırsın bitmemiş. Hayat sabrının bittiği, üşümekten üzüldüğün zamanlar içinde bulursun kendini. Gün erken biter geç başlar. İşte tam da o zaman GLOW başlar Eindhoven’da.* Şehrin köşelerinde, meydanlarında, hiç ummadığın depolarında, belki bir binanın cephesinde, belki bir salonun tavanında, belki üniversite kampüsünün göletinde ışıklar çarpar yüzüne. Sen bir rotayı binlerce kişiyle takip eder, o soğuğa rağmen şehrin katedralindeki kulelerine dikersin gözünü. Sesler duyarsın, ışıklarla kuşanırsın. Bir haftalık bir rüyaya dönüşür şehir; hiç olmadığı kadar kalabalık, hiç olmadığı kadar renkli, hiç olmadığı kadar seslidir. İşte ben de –en azından– her kasımda buraya geleceğime söz vererek gidiyorum bu şehirden. Ne olursa olsun her kasımda geleceğim. Işıkları takip edeceğim.
Evimde son cuma akşamı, yarın veda görüşmeleri, o otomatından sigara aldığım barda büyükçe bir masada kalkan kadehlerin sesinin eşlik ettiği iyi niyet düşleri olacak. Herkese sıkı sıkı sarılacağım, en sevdiğim birayı doya doya yudumlayacağım. Başka bi terasta başka bi göğe belki de sevdiceğimle bakmak benim de hakkım. Görüşürüz Eindhoven.
{tüm fotoğraflar: İnanç Ozan Zaimoğlu}* GLOW, Eindhoven’da her sene düzenlenen ışık ve sanat festivali.
