Şehir Günceleri
Singapur

Zamanında İngiliz ordusuna ait kışlalarının olduğu, şimdinin popüler mekânlarıyla ünlü Dempsey Hill’de üstümüze yemek dökmeyelim diye –üç yaşında çocukmuşuz gibi– önlük astığımız restoranların birinde karşımda duran çifte bakıyorum, pek güzel ikisi de, son akşamımda beni buraya getirdiler. Önlük asmamız da fena fikir değilmiş esasen, yengeçleri çekiçle kırarken, deniz taraklarını garip sesler çıkararak emerken üstü başı batıyormuş insanın. Karşımdaki kadının dalgalı saçları burada olduğum beşinci günün sonunda nihayet üç beş saniye esen rüzgâr sayesinde salınıyor, ben bu sürede hem rüzgârın keyfine varıyor, hem salınan saçları izliyorum zevkle, elimde bir kadeh kırmızı şarap. Marc, beş gündür beraber çalıştığımız Hollandalı iş arkadaşım o esnada Singapur’da neden yıllardır yaşadıklarını, ülkenin kendi vatandaşlarına olan tutumunu, ülkenin yasaklarla ilgili olan politikasını onaylamasa da anlayabildiğini ama başka bir ülkeden gelen biri olarak bu gerçekle ne yazık ki çok ilgilenmediğini anlatıyor. İki gece önce onunla yemek sonrası şehrin simgesi Merlion çevresinde yürürken buraya dair ne düşündüğümü sorduğunda söylediklerime istinaden bir açıklama yapmak istediği için mi bunlardan bahsediyor emin değilim. Belli ki tuzu kuru, keyfi yerinde ama bunu itiraf etmek yerine anlamsız bir hassasiyet resmi çizmeye çalışıyor. Elimdeki şarap kadehini masaya koyuyor ve sadece gülümsüyorum. Yarın Hollanda’ya dönmeden önce Singapore Sling içmem lazım, kendime hatırlatıyorum.

Havaalanından dışarı çıkar çıkmaz hissettiğim nem ve sıcaklık beni olanca gücüyle tokatladı; gözlerim şaşkınlıktan büyümüş, ağzım biraz daha nefes alabilmek için ben fark etmeden açılmış, vücudum ne yapacağını bilmez halde taksi durağına yürüdüm. Her yerde uyarı levhaları var; sigara içmeyin, sıraya şöyle girin, yere çöp atmayın, o bu şu. Acele etmeme gerek yok, sabahın bir köründeyiz, otele giriş yapmama da saatler var, hava yüzünden sersem gibiyim. O kadar nemli ve sıcak ki hızlıca yürüyüp hemen kendimi –klimalı olduğundan emin olduğum– bir taksiye atmak istiyorum. Amsterdam’da uçağa binmeden önce hissettiğim heyecan, gerginlik ve heves yerini yorgunluğa ve bitkinliğe bırakmıştı zaten inmeden önce. On üç saate yakın bir uçuşun son yarım saatinde yerimde duramadım, okuduğum kitabın sayfalarına boş boş baktım, açtım kapadım, sürekli bir şey isteyip istemediğimizi sıklıkla soran, ipek elbiseler giymiş, en fazla 45 kilo olan nazik çalışanlara sanki sıkılmamın suçlusu onlarmış gibi çatık kaşlarla cevap verdim, uçak penceresinden –sonrasında sileceğim– onlarca fotoğraf çektim ve nihayet, kimilerince dünyanın en iyi, en güzel havaalanının, Changi’nin pistine uçağın tekerlekleri değince rahatladım. Ne göreceğimi, nasıl bulacağımı bilmediğim, daha önce hiç bulunmadığım bir şehirdeydim.

Hollanda’ya yakışır, yağmurlu fırtınalı, serin bir ağustos gününde ofiste rutin işlerimi yaparken bir yandan da “Öğle yemeğine daha çok var!” diye söylenerek saate bakarken, uzun boylu, yanakları kırmızı, saçları ince telli, dünya tatlısı Liesbeth inci dişlerini göstere göstere gülerek bana doğru yürüyor. Kafamı kaldırıp gülümsüyorum, onun “Sana iyi haberler vereceğim” bakışı bu. Sadece göz kırpıyorum, haberleri bir an önce versin diye. Ben göz kırpınca hiç uzatmadan konuya giriyor. “Singapur’a gitmeye ne dersin?” diyor heyecanla. “Kusura bakma, orada sakız çiğnemek yasak, ben buna katlanamam” diyorum ellerimi havaya kaldırarak. Uzun zamandır yapmak istediğimiz projenin çok benzerini Singapur ofisindeki ekibin geçen sene uyguladığını, işin başarıyla tamamlandığını söylüyor. Ekibin başında Marc varmış; ilham verici, birlikte çalışması eğlenceli biriymiş. İki saat içinde departmanımızın asistanı yanıma geliyor, pasaport kimlik bilgilerimi alıyor, uçuşumu, otelimi, yapacağım toplantıları ayarlıyor. O akşam suratımda bir tebessümle ofisten çıkıyor ve eve heyecanla yürüyorum. Gelecek ayın 18’inde Singapur yolcusuyum.

Sıcaktan ve nemden delirmeme ramak kalmışken bindiğim taksinin içi öyle serin ki keyfim yerine geldi. Toyota Crown bu araba; 80’lerden kalma, koltukları deri kaplama, bir çocuğa araba çizmesini söylesem muhtemelen çizeceği araba buna benzer. Tavanı beyaz, gövdesi kırmızı ve içi umduğumdan da geniş. Pencereden merakla şehre baktım hemen. Bazı coğrafyaların, şehirlerin başka renkleri oluyor, burası da öyle yerlerden. Her an yağdı yağacak, fırtına kopacak bir karanlık fonun arasına insanın asabını bozacak kadar parlak ve can acıtacak kadar saldırgan bir gün ışığı sızmış; yeşil bildiğimiz yeşilden daha parlak, gök mavisi bildiğimiz o mavi değil. Her şey iki üç saniye içinde –gerekirse– derin bir gri renge bürünmeye hazır gibi. Taksi şoförünün aksanı beni zorladı, ne sorduğu soruları ne de bana anlatmaya çalıştıklarını anladım yolda. Çok sevimli biri değil, sorması gerektiğini düşündüğü için sordu, benim de hevesli konuşkan bir turist olmadığımı anladığı için bir süre sonra sustu. Karşılıklı bir oh çektik sanırım içimizden. Otele ulaşmak yarım saat sürdü sürmedi. Odam on dördüncü katta; şehrin kalabalık, gökdelenli, o beklenen manzarasını görünce keyfim iyice yerine geldi. Hiç vakit kaybetmeden duş aldım, valizi boşalttım, birazcık uzandım ve attım kendimi dışarı. Clarke Quay çok değil yirmi dakika yürüme mesafesinde. Kendimden emin adımlarla başladım yürümeye, hesapladım, yaklaşık yirmi dakika sonra oradayım. Çıkar çıkmaz Havelock Road boyunca yürüyorum, nehir solumda kalıyor, ben yeni bir şehrin meraklısıyım, gördüğüm her şeye dikkatle bakan gözlerim açık, ortalıkta çok insan yok, bu geniş cadde boyunca da büyük oteller ve iş merkezleri gördüm sadece aslına bakarsan. Sıcak yüzünden sersemledim biraz, yirmi dakika dediğim yol elli dakikaya uzadı, yanıma aldığım yarım litrelik suyu daha beşinci dakikada içtim bitirdim, yavaş yürüsem terlemem zannettim ama yanıldım. Bir noktada, bayılacağımı düşünürken Clarke Quay’e ulaştım. Üstümde dev gölgelikler, şemsiyeler, etrafta soğuk hava üfleyen fanlar olduğunu görüp sevindim. Şehirle aynı adı taşıyan nehrin küçük, ticari eski limanı aslında burası, şimdinin araç girmesine izin verilmeyen yeme içme, alışveriş, turistik merkezi olmuş. Su kenarında çok Amerikalı, çok sesli, çok ışıklı mekânlar vardı, hiç bulaşmadım. Hava kararırken etrafımda onlarca süs olduğunu fark ettim. Hayvan, insan, bitki şeklinde her renkte balon ışıl ışıl Clarke Quay’in her köşesine yerleştirilmişti. Ay Festivali nedeniyle süslenmişti her köşe.

Toa Payoh, Singapur’un beş ana bölgesinden biri olan merkez bölgedeki on bir semtten biri; neden bilmiyorum ama ofis orada, çünkü görebildiğim kadarıyla pek iş merkezi ya da endüstriyel bir bölge değil burası. Etrafta daha çok 20-30 katlı, düzenli olmasına düzenli ama insanın içini sıkacak kadar kalabalık, sıkışık binalar var, insanlar burada yaşıyor belli ki. Kocaman apartmanların genelde ortak bahçeleri, oluşturdukları alanlarda küçük alışveriş merkezleri, yemek mekânları ve ufak dükkânlar var. Marc’ın ofise girer girmez beni tanıştırdığı, öğle yemeğini beraber yediğimiz Singapurlu iş arkadaşım buranın tam anlamıyla orta gelirli insanların, daha çok klasik ailelerin yaşadığı bir semt olduğunu söylüyor. Singapur devletinin 1950’ler sonrası inşa ettiği yeni –ama artık eskimiş– semtlerden biriymiş. Yemek yediğimiz yer o kadar kalabalık ki şaşkın bakışlarımı fark ediyor ve kendini açıklama yapmak zorunda hissediyor. Singapur’da çoğu evin mutfağının çok küçük olduğunu, insanların evde yemek yapma alışkanlığının olmadığını anlatıyor. Dönüyoruz, ofiste kiminle tanıştıysam, tanıştırıldıysam, kime merhaba dediysem, kiminle toplantı yaptıysam herkes bana mooncake [ay keki] ikram ediyor. Ay Festivali sırasında buraya gelmişim meğer. İçi kırmızı tatlı fasulye, lotus tohumu ezmesi ve bazen de fermente ördek yumurtası sarısı içeren epey ağır, epey şekerli, festival sırasında insanların tükettiği ve onlar için çok önemli ve değerli bir hamur işi bu. İlk ikram ettiklerinde hevesle yiyorum ama bir süre sonra sıkılıyorum. Toplantı üstüne toplantı yapıyoruz, o odadan bu odaya koşuyorum ve elime birileri sürekli mooncake tutuşturuyor.

Chinatown farklı desenli ve renkli fenerleriyle, karmaşasıyla, sesiyle, her daim hızlı hareket eden insanlarıyla ve insanın iştahını açan yemek kokusuyla, seyyar meyve satıcılarıyla anında içine çekti beni. Büyülenmiş gibi bakakaldım adımımı atar atmaz. İkinci çalışma gününün sonunda ofisten çıktım, metroya bindim, Dhoby Ghaut istasyonunda hat değiştirdim ve iki durak sonra kendimi burada buldum. Metro istasyonlarında vagonların içinde yine sürekli uyarı vardı; bu sütuna yaslanmayın, burada bekleyemezsiniz, yiyecek içecekle metroya binemezsiniz, yine bitmez kurallar. İnsanları inceledim, herkes olabildiğince sessizdi, kimse kimsenin dibine girmiyor, herkes sakin gözüküyordu. Bir süre ana caddede yürüdüm; Mandarince tabelalar, cadde kenarında yer alan, binalar arasından sarkan süsler, çiçekler, resimler, ışıklar gece inmiş şehre öyle yakışmıştı ki doya doya baktım hepsine. Singapur genel olarak pahalı bir şehir olsa da şehirliler ve benim gibi meraklılar için “Hawker Center” denen mekânlar var. Sokak yemeği yapan onlarca büfe yan yana, ortak bir alanda hizmet veriyor. Canınız hangisini istiyorsa, ne çekiyorsa ona gidiyorsunuz. Burada da varlar var olmalarına ama ben ana caddeyi kesen dar sokaklarda yan yana sıralanmış mekânlardan yana kullandım tercihimi. Akşam inmiş, karanlığı kucaklamış bu şehirde, Chinatown renkleri eşliğinde gözüme kestirdiğim bir mekâna oturdum, karnımı doyurdum, buz gibi bir Tiger devirdim ve bu şehirde, bu kadar uzakta olmanın beni ne kadar heyecanlandırdığını düşünüp mutlu oldum. Benim büyüdüğüm gibi büyümeyen, benim alıştığıma alışkın olmayan, başka diller konuşan, farklı hayat ritmi olan yüzlerce insana uzun uzun baktım oturduğum yerden. Dünya çok büyüktü, karnım toktu, benden iyisi yoktu.

Yarı aslan, yarı balık, ağzından sular fışkıran, Singapur’un simgesi Merlion çevresinde onlarca meraklı yerli yabancı insan fotoğraf çekiyor, etrafında dolanıyor. Marc’la yemek yedikten sonra biraz yürümeye karar veriyoruz, zaten ona kalsa şehrin en görülmesi gereken yeri burası. Gökdelenler, iş merkezleri, oteller pırıl pırıl; ne kadar da bakımlı olduklarını fark etmemek imkânsız, özenle ışıklandırılmış her biri. Merlion’u ardımızda bırakıp yaya köprüsünde atıyoruz adımlarımızı, lotus çiçeği şeklinde tasarlanmış ArtScience Museum, durian meyvesi şeklinde inşa edilmiş performans merkezi Esplanade, yüz elli metre yükseklikte bulunan havuzuyla meşhur devasa Marina Bay Sands heybetle gösteriyor kendini. Bina ışıkları sulara vuruyor, pahalı yatlar suda süzülüyor, kocaman bir ay bizi selamlıyor, etrafımızda dünyanın dört bir yanından gelmiş insanlar yürüyor.

Marc etrafa hayran hayran bakışımı fark edip biraz da böbürlenerek şehri nasıl bulduğumu soruyor. Kafamı ona çevirdiğim gibi gülümsediğini görüyorum, gülünce yanaklarında çizgiler çıkan insanlardan. “Ne söylesem… Gördüğüm her şey şahane, tam da bahsettikleri gibi inanılmaz düzenli, bakımlı, görkemli bir şehir” diyorum. “Ama bana biraz fazla kusursuz, üstünde çok düşünülmüş, mükemmel olması için çok çabalanmış bir şehir gibi geldi; böyle şehirlere hayranlıkla bakar, saygı duyar ama kendimi asla oranın bir parçası hissedemem” itirafı çıkıyor ağzımdan sonrasında. “Neden her şehrin bir parçası olma gereğini hissediyorsun?” diyor. “Çünkü o his beni çok mutlu ediyor” diyorum hiç düşünmeden. Beni anlamaz bir hâli yok, ne demek istediğimi anlıyor, o yüzden kendi benim gibi düşünmese de lafımı kesmeden beni dinliyor. Şehirle, daha doğrusu ülkeyle kültürel ve sosyal olarak uyuşamadığımı itiraf ediyorum. Sürekli bana ne yapmam ve ne yapmamam gerektiğini anlatan bir yer burası. Her şey planlı, yerli yerinde, tertemiz; insanlar birbirine saygılı, mesafeli ve her akşam ödevini eksiksiz yapan bir öğrenci gibi çalışkan. Bunlar şüphesiz güzel ve bazılarımızın olmasını istediği şeyler ama bunlar için hazırlanmış, genelde bireyleri cezayla korkutarak başarıya ulaşan bir yöntemle sorunum olduğunu anlatıyorum. O da tam aksine bu yöntem sayesinde çok rahat yaşadığını, ülkede her şeyin yolunda gittiğini, sürprizlere, olumsuzluklara yer olmadığını, bunun ona çok iyi geldiğini söylüyor. Anlaşamayacağımızı anlıyor ve lafı uzatmıyoruz, çok net bir şekilde benim hoşuma gitmeyen faktörler onun burada mutlu yaşama sebebi çünkü. Yayın sona ermeden önce ulusal marşın çalındığı bir devlet televizyon kanalı olan bir ülkeden bahsediyoruz, benim derdim çok başka, onun rahatı yerinde. Sessiz kalıyoruz bir süre, Marc sessizliği bozuyor, konuyu değiştiriyor. “Görebildiğin yerler içinde en çok neresi hoşuna gitti peki?” diyor. Bir süre düşünüp, “Arab Street bölgesini sevdim, gökdelenlerin olmadığı, Louis Vuitton, Cartier ya da Prada vitrini görmek zorunda kalmadığım, pastel renklerde boyanmış iki üç katlı binaların sıralandığı, altında kendi halinde bir kafe ya da küçük bir dükkân olan sakin, gösterişsiz bir yer görmek iyi geldi” diyorum. Kaç gündür sabahtan akşama beraber çalışmışız, muhabbet etmişiz, biraz da ona güveniyor sanırım; verdiğim cevaptan hiç mutlu değil belli, kaşlarını kaldırıp sağ eliyle kafamı hafifçe itiyor. Karşılıklı gülüyoruz.

Masanın üstündeki deftere biraz önce hatırlayabildiğim kadarıyla hangi semtleri, hangi önemli binaları gördüğümü, neler yediğimi, şehri nasıl bulduğumu, Marc’la neler konuştuğumuzu, bir zaman sonra bu deftere bakınca bu şehirde hatırlamak istediğim, aklıma gelen ne varsa her şeyi yazdım. Akşam yemeği ve taksi fişlerini dönünce masraf olarak göstereceğim için bir kenara ayırdım. Gayet kibar, smokin giymiş bir garson biraz önce ülkenin meşhur kokteylini servis etti. Pembe, üstünde vişne şekeri ve ananas parçası olan bir kokteyl. Singapore Sling zamanında kadınların içki içmesinin yasak olduğu bir dönemde, bir barmen tarafından rengi hiç şüphe uyandırmadığı ve meyve suyu gibi göründüğü için kadınlar da içsin diye hazırlanmış bir rivayete göre. Cin dışında ben ne sevmiyorsam içinde o var; ananas suyu, bitki likörü, vişne tadı, meyve şurubu. Şehrin en ünlü, en havalı oteli Raffles’ta bulunan ikonik The Long Bar’da içilmesi gerektiğini okudum gelmeden önce. Marc gömlek giymemi söyledi, gömleğimi giydim, bu içi muhteşem ahşap mobilyalarla kaplı, tavanından yelpazeler sarkan, yerfıstığı kabuklarının yere atıldığı, çalışanların kibarlığının insanı utandırdığı yerde buldum kendimi. Kokteylden bir yudum daha aldım ve evet, tadı hâlâ rezaletti.

Çok uzun kalmadığım bu şehri tanımak, onunla biraz anlaşmak için elimden geleni yaptım aslında. Ofisten çıktıktan sonra taksiye binip otelime gidip, orada yiyip içerek, burnumu dışarı çıkarmadan da sona erebilirdi gezi. Metro kullandım, nemden ve sıcaklıktan bayılacak gibi olsam da olabildiğince yürüdüm, iş arkadaşlarıma sürekli sorular sordum, onların yaşadığı mahalleleri merak ettim, plastik sandalyelerde oturup cılız bir vantilatöre güvenerek sırtımdan terler aka aka günün ortasında köri sosunda balık kafası yedim, alışveriş merkezlerinin cazibesine elbet kapıldım, ihtiyacım olmasa da üstüme başıma bir şeyler aldım, en ışıltılı yerindeydim, en havalı barındaydım, yasaklarına sinirlendim, şehrin temizliğine düzenine, insanların dürüstlüğüne hayran kaldım. Kendimi şehrin bir parçası hissetmeme konusu ise aklıma takıldı kaldı, onun da dediği gibi, neden her gittiğim şehrin bir parçası olmaya çalışıyordum ki? Kokteyli bitirdim, hesabı istedim, Singapore Sling ne kadar olduğunu unutmak isteyeceğim kadar pahalıydı, hesabı ödedim ve bir taksiye atlayıp havaalanının yolunu tuttum. Taksi East Coast Park yolunda makul hızda ilerlerken kafamı sağa çevirip, arada sırada ağaçların arasından gözüken suya baktım. Dünya çok büyüktü, karnım toktu, ağzımda kötü, yapış yapış şekerli bir vişne ve ananas tadı vardı ama benden iyisi yoktu.

{tüm fotoğraflar: İnanç Ozan Zaimoğlu}

İnanç Ozan Zaimoğlu, kent, şehir, Singapur