tadı acıydı. Bakmaya doyamazdın ama. »
O dalları şiir gibi ağaçlara kavuşmak ümidiyle…
Yüzünü bir daha görmeyeceğim insanlar bile o soruyu sordu: Herkes gitmeye çalışırken ben neden dönmüşüm? İlahi Ozan Bey. Her seferinde gözlerim yerinden fırladı, içimi öfke kapladı ama sakin kalmaya çalışarak aynı cevabı verdim. Kaşım kirpiğim de bir yerlere savruldu muhtemelen. “Size ne” demem lazımdı, “Şartlar böyle gerektirdi” dedim ağzımın ucuyla. Kimse bu cevaptan hoşlanmadı, tatmin de olmadılar. O aptal soru sınırları yeterince ihlal etmiyordu, başka aptal sorular da sordular. İçimdeki karanlığa ne çok derinlik kattıklarını bilmeden, bilseler bile umursamadan konuşmaya devam ettiler. Ne hadsizdiler. Ne hadsizler. Herkesin ne çok diyeceği var.
Bilmem tam tarihini öğrenmek ister misiniz? “Yazılara, öykülere mevsimden, zamandan, kendinden bahsederek başlama” derler. Bu bir öykü değil, deneme değil, bir romanın hevesle yazılmış acıklı ilk cümlesi de değil. Gönlümce kendi anılarıma, acılarıma, mutluluğuma sahip çıkma girişimim. O yüzden, tam da tarihini yazarak kendimce meydan okuyorum.
15 Ocak 2022 günü İstanbul’a döndüm. Hâlâ İstanbul’da yaşıyorum. Bu gerçekle boğuşmadığım, kendimi suçlamadığım tek bir an bile yok.
Hollanda’da işler umduğum gibi gitmedi. Atina’da geçen beş sene sonrası özlemle, yine yeni yeniden benim olacak şehrime, Eindhoven’a heyecanla döndüm. Geçmişimden, Atina günlerinin pişmanlığından, içimdeki yosun tutmuş hüzünden kendimi çekip çıkaramadım. Oysa pırıl pırıl anları, aşk dolu hatıraları, gezip gördüğüm onca güzel yeri, zeytin ağaçlarını, masmavi denizleri, birçok olumsuzluğun, engelin üstesinden gelip edindiğim başarıları düşünüp kendime iyi davranabilirdim. Yapamadım. Sevdiklerim benimle evini, yemeğini, neşesini, parasını, hayatını paylaştı. Onca ay geçerken ben hep kendime iyi şeyler yapacağıma söz verdim, sözümü tutamadım. Dünya dönerken ben olduğum yerde durdum. Pandemi de içinden çıkamadığım onca hisse, korkuya, endişeye iyi gelmedi. Kime iyi geldi ki zaten. İlk başta sakindim, endişelenmeden şehrin parklarında bahçelerinde uzun yürüyüşler yaparak, zaten biraz dinlenmeye niyetim olduğunu kendime hatırlatarak o günlerin üstesinden gelmeye çalıştım. Sonra anladım, o kadar da iyi gelememişim üstesinden. Kim gelebildi ki üstesinden zaten.
Yaklaşık iki sene sonra İstanbul’a döndüm. Koca iki seneye bak sen! İş bulmadan Hollanda’ya ya da hangi şehirse yeni evim, oraya dönmeyecektim. Hem bizimkileri de, arkadaşlarımı da görmeyeli on bir ay olmuştu. İstanbul’a dönmek istemediğimi kendime itiraf etmek zor geldi, kendimi kandırmaya çalıştım ama kandıramadım. Ayaklarım geri gide gide vardım. Geldiğimde durgundum. Her gün evden çıkıp Suadiye’den sahile iniyor, kurşun gibi denize baka baka yürüyordum. Bir ara kar yağdı, sahil bile beyaza büründü. Arkadaşlarımın ne zaman istesem gittiğim, kapısını bana koşulsuz açtıkları evlerinden karı, martıları, gecenin gösterebildiklerini izledim. Annemi, babamı, ablamı seneler sonra düzenli olarak görüyordum. En çok, en hızla babamın yaşlandığına emin oldum. Bunu isteyerek yaptığına da. İstanbul’un gitmediğim semtlerinde buldum kendimi. İlk defa Samatya’dan Kumkapı’ya yürüdüm mesela. Adalar kışın çok daha güzelmiş, onu anladım. Bir gece bir arkadaş buluşmasında bir iş ilanı okudum. Ben bu işi yaparım, başvurayım dedim. Eğrisi doğrusuna denk geldi, şansım yaver gitti, işe alındım. Onca işsiz geçen aydan sonra çalışmam gerekiyordu zaten, hiç nazlanmadım. Kâğıtlar kontratlar imzaladım, arkadaşlarımla Koço’da rakı kadehlerini havaya kaldırdım, kendime iyi şanslar diledim. Biraz kalıp döneceğime söz verdim. Kime söz verdiğimi ve nereye döneceğimi bilmiyordum.
Bizim Oralar
Bağdat Caddesi’ne yine hep aynı sokaklardan indim. Caddede Kadıköy yönüne giderken Divan’a kadar sağ kaldırımdan, orada ışıklardan karşıya geçip bu sefer sol kaldırımdan yürürüm. Böyle olmalı çünkü. Sahilde bir şeyleri değiştirdim ama. Dalyan sahildeyim artık. Fenerbahçe Orduevi’ne gelmeden, son kısım işte. Karşılı olanlar bilir. Çimlerin üstüne katlanır sandalye koyup oturuyorum. Elimde bazen kitap, nadiren bir defter, her zaman bir bira şişesi ya da plastik bardakta kırmızı şarap oluyor. İş sonrası günün akşama uzandığı saatlerde içilenler kafamın içini okşayıp sersemletiyor beni. Bundan çok hoşlanıyorum, hele de tam o sırada denizin üstüne düşen ışıklara şahit oluyorsam. On beş sene önce Caddebostan’da, o meşhur köşkün önündeydim hep. Tek başına da oradaydım, arkadaşlarımla da. 20’lerinde çantasından disk çalarını çıkarıp Radiohead dinleyen, hüzünle denizi izleyen, kendine güvenmeyen, karanlığından çıkamayan gençliğimi orada bırakıp şu anki beni Dalyan’a taşıdım. Şu anki ben de benzer dertlerle uğraşıyor; nedenini bulmak için çabalıyorum. Önümden koşan, bisiklete binen, sakince yürüyen insanlar, dünya güzeli köpekler geçiyor. Herkesin benden daha güzel, daha mutlu olduğunu düşünüyorum. Köpekler elbet öyle, bunu sorgulamıyorum. Dalyan’da iki bira sonrası üşüyor, kalkıp Zeplin’e gidiyorum. Üşümek bahane bana sorarsan, bazen sadece canım oraya gitmek istiyor. Çalışanlarla merhabalaşır, kısaca muhabbet eder, kimse oturmamışsa en sevdiğim yere geçerim. “Bir 50’lik Becks değil mi?” “Evet evet.” Mekânın iki kedisinden Serçe de gelir yanıma. Onun insanlarla arası iyi, Salça daha mesafeli. Bir yerin müdavimi olmaktan, tanınmaktan, ne içtiğimin bilinmesinden, hâl hatır sorulmasından hoşlanıyorum. İçinde sigara içilmeyen, sevdiğim şarkıları çalan, zamanla yeni insanlarla tanışıp muhabbet ettiğim bir mekânım var artık.
Bizim oralarda, yani karşıda bir yandan bazı şeyler çok tanıdık, bir yandan evler sokaklar çok farklı. Kentsel dönüşümle değişmiş semtlerde tanıdık ev, bina görünce seviniyorum. Buna sevineceğim, kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi. Yapacak bir şey yok, söylensem, durmadan bela okusam, en isabetli nefret cümlelerini kursam ne fayda. Hafızamdaki semt ve mahalle görüntüleri zaten senelere yenilip silinmişti, artık geri gelmelerine imkân yok. Zorlanıyorum.
Hastalıklar
İstanbul’da hem ruh hem beden sağlığım kötüledi. İstanbul değil(di) elbet tek sebebi. Ya da İstanbul’a kadar şahaneydi de buraya gelince mi fena oldu allasen? Başta iyi geldiğini zannettiğim çoğu şeyi sorgulamaya başladım, başka iyilikler bulursam ferahlarım, yenilenirim zannettim. Kontrolü elimde tutmaya çalıştıkça kendimden uzaklaştım. Daha öfkeli, daha kıskanç, daha hazımsız, daha durgun biri oldum. Çok hızlı ve çok kalabalık bir şehrin içinde kendi gri bulutumu tepeme kondurup, kendi zamanımı dondurdum. Benim dışımda her şey hareket ediyordu. Arkadaşlarım, onların desteği, onların kahkahası, onların o güzel gözleri, o narin elleri, o tatlı evleri iyi geliyordu ama onlara bile öfkelendim. Annemin yemekleri hâlâ çok güzeldi ama onları bile yemekten sıkıldım. Atina’yı özledim, Eindhoven’da olmadığım için ağladım. Eindhoven’dan iyi ki gelmişim dedim, Atina’yı soranlara şeytan görsün onun yüzünü dercesine cevaplar verdim. Ne oldu sonra, ilk fırsatta Atina’ya da Eindhoven’a da gittim. Gitmek mi iyi gelmedi, İstanbul’a dönmesi mi canıma okudu bilmiyorum. Neden oralarda kalamadım, neden çokları gibi bir hayat tutturamadım anlamadım. Beceriksizliğime vurdum. Kilometrelerce yürüdüm, binlerce şarkı dinledim, en güzel gün batımlarıyla kendimi iyi hissetmeye çalıştım. Seveyim sevileyim istedim, birileriyle külüstür arabama binelim, iki saat sonra bir deniz kenarına gidelim, konuşalım, içelim, sevişelim istedim.
Yürümek yetmedi koşmaya başladım, ağrıyan belime, yaşlanan bedenime resti çektim. Yorulmakla, tükenmekle, nefesimle hududumu bileyim istedim. O kadar çok koşayım ki sonra düşünecek hiçbir şeyim olmasın. Çok kısa sürede çok uzun mesafe koştum. Sahil solumda, sahil sağımda. Bunu planlı şekilde, düşünerek, hazırlanarak, bilinçli yapmadığım için bir akşamüstü koşarken –zaten nazlanan– belimi incittim. Topallayarak eve döndüm. Sonrası farklı doktorlarla geçti: evvela ortopedi ve travmatoloji doktoru, sonra omurga sağlığı uzmanı, sonra fizik tedavi uzmanı, en son beyin ve sinir cerrahı. Merhaba hayatımın ilk ameliyatı. Vücudumu hırpaladım, bari kafama ve ruhuma iyi gelseydi o koşmalar. O da olmadı. Tatsız ve neredeyse hiçbir şey hatırlamadığım bir yılbaşı gecesinden sonra kendimi bir psikiyatristle konuşurken buldum. Yılbaşı gecesinin suçu yok, her şey bilmem kaç zamanın hiddetinden çığ gibi büyüye büyüye geldi. Merhaba antidepresanlar. Sana da selam pregabalin. Sevgiler kafa doktorum, siz olmasanız nice olurdu hâlim. Merhaba aynı anda iflas eden omurgam, aynı anda çıldıran ruhum.
Gördüğüm, duyduğum, kokladığım, hissettiğim çoğu şeyle derdim var. Eğri büğrü kaldırımlar, mutsuzluğu yüzüne vurmuş insanlar, ucuz otellere benzeyen apartmanlar, haksızlıklar, boyası kalkmış duvarlar, özensiz giysiler, kavga etmeye yer arayan ağızlar, bitmeyen yollar, özensiz işler, alınganlıklar, açgözlüler, hakkın canına okuyanlar. Hepsi koca bir dipsiz kuyu. Onlar da bana bayılmıyor muhtemelen. Ben onlarla ilişkimi düzelteceğime kendimle aramı düzeltmeyi seçtim. Doktorumla düzenli görüşmelerim, o minik haplarım, görüşmeler sonunda kendimle hesaplaşmalarım, konuşmalarım beni kendime getiriyor. Çok yavaş da olsa iyileşiyorum. Yolum uzun, bazen hevesim de uçup gidiyor, onu geri almaya gücüm olmuyor. Ne zaman bitti diyeceğim mesela; ne zaman hâlimden memnun olacağım kim bilir?
Yazılar
“İstanbul’a geldikten kısa bir süre sonra karaladım aşağıdaki yazıyı. Yine sıkça sorulan bir soru tetiklemiş beni belli. İstanbul’da geçen zamanla beraber daha basit, düz cümleler kurduğumu fark ettim. Daha iyi ya da daha kötü değil. Ali askere git. Ayşe topu at. Biraz daha iştahım, hevesim varmış İstanbul için, kendim için. Artık hevesli değilim. Karamsar da değilim. Böyle deyince mutlu olduğumu düşünen varsa, yoo mutlu da değilim. Mutlu olmadığım için üzgün de değilim. İstanbul kımıl kımıl, ben duruyorum, onunla yaşamayı öğrenemedim. Tüm bunlar olurken de ne kötü şeyler oluyor ne zalim insanlar keyfine bakıyor, acı içimizi ne keskin bıçakla delip geçiyor biliyorum. Bunu engellemek için hiçbir şey yapmıyorum. Yapmadığım için kendimi suçlamıyorum. Birileri de bir şeyleri yapamaz çünkü.”
//
Nasıl gidiyor İstanbul günleri?
Hiç fena değil. Hadi biraz daha açık konuşayım seninle, umduğumdan iyi. Bir tren vagonunun penceresinden gördüklerimden, ruhuma üflenen şarkılardan, çok sevdiğim barın o masasında bazen kendimle, bazen bir kediyle, bazense çok sevdiklerimin kahkahasıyla olmaktan memnunum. Gezecek, görecek, keşfedecek amma mekân; gözünün içine bakıp hikâyesini –isterse– zevkle dinleyeceğim onca insan var. Bildiğim(i) zannettiğim ve tanışıklık hissini hep içimde taşıdığım o bin sesli, yüzlerce renkli, muhabbeti yerindeyse keyfine doyulmayan, dertten bazen solup küsüveren şehrin parçası olmak bana kendimi başka şekilde tanıtıyor. Bazı anlarda hiç alışık olmadığım bir cesaret sarıyor her yerimi; işleri yoluna koyabileceğimi, kendime yatırım yapıp zaman ayırabileceğimi, sevdiceklerimle daha çok zaman geçireceğimi, anadilimde birini ne kadar sevdiğimi ve ona derdimi sakince anlatabileceğimi düşününce “Yaparım ulan!” diyorum. Bu yaştan sonra bile olsa hepsini yaparım, acele etmeden, yavaş yavaş yaparım gerekirse. Çoklarının bana dediği ve benim de inandığım üzere yaşım değil zaten sorun. “O” yaşta benden | ve çoğumuzdan | beklenenler. Yaparım dediklerimse bu bahsettiğim beklenenlerin tam da dışında, karşısında duran niceleri. Beklenen dışındakileri gerçekleştirmek sabır, güç, zaman, sükûnet istiyor. Hepsine aynı anda sahip olmak çoğu zaman bana zor geliyor. Kolayına kaçıyorum, o zaman da sonsuz bir döngü içindeki kendimden hoşlanmıyorum.
Bazı anlardaysa o şefkatli kollarında olmaya bayıldığım karanlıkla kuşatıyorum benliğimi. “O” hayata dönmüş olmak çoğu şeyi başaramamışım, hayalimdeki o şehirde o evde o insanla yaşamıyorum demek. Bunun –mutlak– gerçek olmadığını biliyorum, böyle düşünmemem gerektiğini kendime sık sık hatırlatıyorum ama bu şekilde düşünmekten vazgeçemiyorum. “Bekleneni” yapmadım. “O” şehre geri döndüm. Ve bu şehirden bu kadar zaman sonra –yine– çok hoşlanırsam, o bana uzun uzun bakınca benim kalbim daha hızlı atmaya başlarsa, bir vapurun güvertesinde dinlediğim o şarkı bana hiç aklıma gelmesini istemediğim şeyleri düşündürürse o zaman bu şehri bırakmak çok zor olur.
Benim bu şehre dönerken kendime verdiğim ilk söz, buradan yine aşkla, bin bir minnet duygusuyla ayrılmak. Sözünü tutmak, sözümü tuttuğum için kendime gülümseyerek “Hadi becerdin bu işi” demeye hevesim var. Karanlığım beni buraya bağlarsa, ben bu göğün altına çakılı kalırsam; o başka yüzler, o büyük pencereler, o dalları şiir gibi ağaçlar benden uzak durur.
{tüm fotoğraflar: İnanç Ozan Zaimoğlu}