“Biliyorduk tabii ki, ben ve abim biliyorduk en azından. Annemlerin evinde dört yaz beraber geçirdik, ilk yaz şüphelenmiştim ben ama hiç merak etmemi ya da endişelenmemi gerektiren bir konu değildi, üstünde bile durmadım. Senin söylemeni bekliyorduk sadece. Seneler önce, Kaisermühlen’de çok sarhoş olduğun geceyi hatırlıyor musun; garsondan bir şişe şarap ve bir kadeh istedik, bütün şarabı kendi başına içebileceğini düşünmüştün. Garson şarap şişesini sertçe önüne koydu, bardağı bıraktı ve sana biraz küçümseyerek, biraz da şüpheyle baktı. Kulüpten çıkmıştık, sen orada da başından aşağı bira dökmüştün. O gece bana açılırsın diye düşündüm ama yapmadın. Tam bir tatlı baş belasıydın. O gece seni eve bıraktıktan sonra Martin de söyledi zaten. Biliyorduk yani. Dedim ya, senin söylemeni bekliyorduk sadece.”
Bratislava–Viyana / A4 Otobanı
Viyana 35 kilometre yazıyor tabelada. Bratislava havaalanından çıktıktan kısa bir süre sonra Avusturya sınırına girdik bile. Onun gülme sesleri, kısa süreliğine açtığım camdan içeri giren uğultunun içine gömülüyor. Ne geceydi gerçekten, ne pis sarhoş olmuştum. Birayı üstüme döktüğüm an geliyor aklıma, sonra bir de arsızca fotoğrafımı çekmesini istemiştim, o fotoğraf duruyor hâlâ albümde, üstümde açık mavi bir tişört var, ağzımda da sigara. Radyonun sesini kısıyor ve boşanacaklarını söylüyor aniden. Bam!! Haberlere gel. Bir şey diyemiyorum. Sadece kafamı yavaşça ona çevirip gözlerimi dikiyorum; sebeplerini teker teker, dili döndüğünce anlatıyor. Yaralı bir hayvana benziyor o anda. Boşanma haberinin üstüne edilecek muhabbet değil pek, farkındayım ama durduramıyorum kendimi ve düğünü hatırlatıyorum. Steiermark’ın bir köyünde, yemekten önce gündüz yapılan seremonide babamın bayıldığını hatırlayıp kıkırdıyoruz aynı anda. Hava çok bunaltıcı ve basıktı, babam sabah alması gereken ilacını ya almamış ya da unutup iki kez almıştı. Viyana’dan çıktıktan sonra dağ yollarında devam eden yolculuk onu yormuştu. E bir de öğle vakti iki kadeh şarap içince köy meydanında pat diye yığılmıştı yere. “Hatırlıyor musun, siz hastaneden dönüp otele, nikâh sonrası yemeğe gelince eniştemi alkışlamıştı herkes” diyor. “Evet, bizim sersem de meşhur biriymiş gibi selamlamıştı herkesi, keyfi yerindeydi” diyorum gülümseyerek. Viyana 16 kilometre yazıyor tabelada. İç çekiyor, “Neredeyse geldik” diyor kısık sesle. Ben o sırada camdan dışarı bakıyor ve kendimle konuşuyorum.
“Demek Martin de anlamış ha...”
“Çocuklar bende bu birkaç gün, abime bırakıyorum seni o yüzden. Sonra bana geçersin” diyor biz şehre girerken. Ben Viyana’yla kim bilir kaçıncı kez selamlaşıyorum o esnada. Evler, dükkânlar, insanlar geçiyor gözümün önünden hızla. Martin de biliyormuş hem. Martin düğünde ne yakışıklıydı.
Hietzing (13. Viyana)
Zamanında imparatorların ve muhtemelen onların “çok erkek” çalışanlarının, danışmanlarının –aman işte o tayfanın– gezindiği ve avlandığı ormanlık bir bölgeymiş burası. Habsburg hanedanlığının yazlık sarayı Schönbrunn da burada zaten. Paşalar saraydan çıkıp gönüllerince avlanır, muhtemelen vatanı kurtarır, üstüne sefayla yer içermiş burada. Şimdi de o hanedanlığın görkeminden, üstünden yıllar geçse de üstüne ışıltısı geçmesini isteyenler oturuyor. Çok sessiz, sakin bir semt. Varlıklı, yaş ortalaması yüksek Viyanalılar yaşıyor burada. Apartmanların girişi, kapıları, pencerelerdeki işçilik, girişlerdeki döşemeler göz okşuyor. Ben mutfakta kahve içiyor ve pencereden dışarı bakıyorum. Oldukça zarif bir vazonun içinde kurumaya yüz tutmuş güller duruyor. Kuzenim sevdiceğine mi aldı, sevdiceği kuzenime mi aldı, belki de ikisinden biri –sadece– kendine aldı bilmiyorum. Çok güzel gözüküyorlar ve ben çok mutluyum.
Eve varır varmaz hasretle kucaklaşıyor, hemen muhabbete başlıyoruz. Nasılım, Atina nasıl, sevgilim nasıl, iş güç, onun keyfi yerinde mi, çocuklar nasıl, hayat iyi mi derken konu dönüp dolaşıyor boşanmaya geliyor ister istemez, “E ben başlattım, kardeşim de aynısını yapmasa olmaz. Hep beni taklit eder bilirsin” diyor pis pis sırıtarak. Çok uzatmıyoruz boşanma muhabbetini. Neden Viyana’ya değil de Bratislava’ya uçtuğumu soruyor, çok daha ucuz olduğunu söylüyorum. Hiç haberi yokmuş Ryanair’in Atina-Bratislava arası uçuşundan. “Aman haberin olsa bile uçmazsın sen Ryanair ile şekerim” diyorum, yine tatlı tatlı gülüyor. Viyana’daki her ev gibi bu evi de özlemişim, oğlanlar annelerindeymiş, keşke onları da görebilsem. “Beraber yemeğe gideriz iki üç gün sonra, merak etme” diyor. Planlarımı, Viyana’da ne yapacağımı soruyor. Viennale’de birkaç film izlemek istediğimi ve bir de Leopold Müzesi’ne gideceğimi, Egon Schiele koleksiyonunu görmek için sabırsızlandığımı söylüyorum. O sıska, incecik, kaslı bedenlerin arsızca beni kışkırttığını, ne kadar da cesur ne korkusuz durduklarını, onlara imrendiğimi, onlardan korktuğumu biliyorum çünkü. Kendine hayran, başına buyruk bu adamın içime işleyen paslı çamurlu, gölgeli karanlık şehirleri; sabaha kadar sevişmek istediğim, sevişirken gözümün içine bakmasını istediğim insanları var. Bu kadarını anlatmıyorum tabii ki ona.
“Egon Schiele’nin yaşadığı ve öldüğü ev iki yandaki bina, onun da karşısında atölyesi var biliyor musun?” diyor. Gözlerimi dikip ciddi olup olmadığını soruyorum, bir kaşım havaya kalkmış. Kafasını sallıyor, gayet ciddi. Tam 100 sene önce, sadece 100 metre uzağımda mı öldü yani Egon Schiele? Hayranlıkla, şehvetle baktığım onca eseri pencereden bakınca gördüğüm evden mi çıkıp girdi hayatımıza?
Mariahilf (6. Viyana)
Şehrin en sevdiğim queer mekânlarından Marea Alta’da muhabbet ettiğim İrlandalı, Viyana’ya ilk kez mi gelmişim onu sordu. Yok artık! İrlandalı olduğunu bin kez söylemese belki ben de yazmazdım ama artık yazmak zorundayım. O bir İrlandalı. Derry delikanlısı. Biramdan bir yudum alıyor ve gözlerinin içine bakarak sakince anlatıyorum. Gözleri küçük, koyu kahverengi ve pırıl pırıl. Viyana benim şehrim. Viyana tam da istediğim büyüklükte, lekesiz-pastel renklerinde ve şıkır şıkır. Herkesten çok benim şehrim. Gözleri küçük. Altı yaşımın yaz aylarında Atina plajlarında beraber yüzdüğüm kuzenlerimle ilk Guinness biramı içtiğim, küçük bardaklardan tekila içmek neymiş öğrendiğim şehrim. Onların bana tanıttığı, sevdirdiği şehir burası. Banyo dolabında her zaman ekstra dört deterjan şişesi bulunan, her köşesi tertemiz, mis kokulu teyze evinde huzurla uyuduğum şehrim. Almanca kursuna giderken Neubaugasse durağında binip Stephansplatz durağında indiğim, o turuncu hattın iki durağı arasında, o taş çatlasın on dakikada yüzlerce hayal kurduğum şehrim. Mariahilfer’de müzik dükkânında Björk’ün ilk albümünü, karton kapaklı rengârenk atlasları satın aldığım şehrim. Şehrim de şehrim, benim de benim. Bu kadar sıradan bir soruya bu kadar gereksiz ve uzun ve ağdalı ve drama dolu bir cevap almak ister miydi onu bilmiyorum ama zarif biri demek ki, sabırla dinliyor beni. Teyzemin evinin ne kadar da yakın olduğunu yedi kere tekrar ediyorum. “Ben buralarda büyüdüm” demek istiyorum. Hiç istifini bozmuyor, sarhoşluğumdan sıkılmıyor, ben anlatıyorum o dinliyor. Ben dans ediyorum, o ellerini nereye koyacağını bilemiyor. Sevgilimi düşünüp gülümsüyorum, yüzünü hatırlayınca içim açılıyor. Dans ederken duvardaki resme bakıyorum. Film sahnesinde olduğumu düşünüyor, bunun gerçek olmadığını biliyorum.
“Bilekliği çok güzel” diyorum durup dururken Derry delikanlısına. “Kimin bilekliği?” diyor ister istemez. Cevaplamıyorum sorusunu. Bar kapısını açar açmaz serin hava yalıyor yüzümü, çok iyi geliyor. Barın önünde sigara içenlerden birkaçı gülümseyerek iyi geceler diliyor bana. El sallıyorum onlara, hızlı adımlarla uzaklaşıyorum mekândan.
Teyzemin mutfağı, altı-yedi apartmanın ortak avlusuna bakar. O pencerenin önünde teyzemin genelde alışverişten ya da pazardan aldığı meyve sebzeler durur. Teyzem tez canlı biri değildir, alışverişten gelince bir hızla her şeyi buzdolabına ya da dolaplara yerleştirmez. Önce ellerini uzun uzun yıkar, oturur dinlenir, bir şeyler izler, sonra yavaş yavaş yapar işini, acelesi yoktur. O yüzden avlu manzarasının önünde bazen muz, bazen çikolata, bazen bir süt kutusu olur. Yeşil biberler, sarı ayvalar, kırmızı elmalar da orada olur. Ortak mekân olduğu için aynı anahtarla üç farklı sokaktan girebilirsiniz avluya. Neden bilmiyorum ama bunu çocukluğumdan beri her zaman heyecan verici bulurum. Apartmanların avluya bakan kapıları açıktır, sokağa bakan kapıları kilitlidir. Ben küçüklüğümden beri o avluda oturmayı çok severim. Küçük bir çocuk parkı, yaşayanların oturup sosyalleşmesi için koyulmuş masa ve sandalyeler bulunur. Bana biraz nefes almanın, güzel bir şehirde yaşamanın ne olduğunu anlatır bu avlu. Sarmaşıklarla kaplı apartman cephelerinin önünde sakince muhabbet eden insanları ve cıvıl cıvıl oynayan çocukları görürüm. Çöp kutuları üstü kapalı bölümlerde durur, üstlerinde birçok uyarı etiketi bulunur. Herkes kurallara uyar, ortalık tertemiz ve düzenlidir. Arabalar avlunun altındaki kapalı otoparktadır. Teyzemin evinden şehrin en önemli caddelerinden Mariahilfer’e yürümek üç beş dakika sürer. Ben avlunun Otto-Bauer-Gasse’ye bakan kapısından çıkarım, sağa dönerim ve Mariahilfer’e hep öyle giderim. Avlunun Esterhazygasse’ye bakan kapısını nedense pek kullanmam. Oysa mavi, güzelce bir apartmandır o aslında, hem “Esterhazy” ismi de çok hoşuma gider.
O gece Marea Alta’dan çıktıktan sonra o avluya gidiyorum. Çantamdaki üç anahtardan teyzemlerin evine ait olanını sessizce yerinden çıkarıyor, avluya giriyor, gecenin kör karanlığında avludaki sandalyelerden birine oturuyorum. Evlerin ışıkları arada yanıyor, arada sönüyor. Sokaktan geçen tek tük araba sesleri, belli belirsiz konuşmalar duyuyorum. Çok uzatmadan kalkıyorum.
Merhaba sevgilim,
Muhtemelen terasımızda oturuyor, göğe bakıyorsun. Belki bir kadeh şarap içiyorsun. Ben Cafe Savoy’dayım. Bir gün bu şehre beraber gelirsek, seni mutlaka getireceğim yerde. Tavan süslemelerine, mobilyalara, o kocaman aynalara bayılacaksın eminim. Ben yine bira içerim, sen de kesin konyak ya da port içersin o güzel ellerinde tuttuğun kadehten. Burada her şey yolunda, hayat bıraktığım gibi, çok özlemişim. Kuzenim boşanıyormuş, küçük olan. Büyüğünde bir değişiklik yok, ilk gece onda kaldım Her şey yolunda dememeliyim belki ama bir yandan da insanlar boşanıyor yani n’apalım. Ona seni anlattım, Atina’ya geleceğini, seninle tanışmaya can attığını söyledi. Yazdıklarımı asla okumayacağın için gönül rahatlığıyla itiraf edebilirim: Ben seninle “böyle” bir şehirde yaşamak istiyorum. O –sana göre– benzeri bulunmaz mavi göğün altında olmaya bayılıyorsun, bir iki saat araba kullanıp dünyanın en güzel renkli denizinde yüzüyoruz biliyorum ama daha rahat, daha güzel, daha dertsiz yaşamamız gerektiğine inanıyorum. Evimiz yeni olsun, dışarı çıkınca gördüklerimiz içimizi açsın. Viyana benim için çok özel şehir bir yandan, tarafsız düşünmem imkânsız. Burası 13 yaşımdan 20’lerime beni şekillendiren, büyüten şehir. O yüzden küçük pembe bir bulutun üstünde durarak yazıyorum bu hayalimi sana. Dün teyzemde kahvaltıdaydık, tüm çocukları ve torunları oradaydı. Durmadan yemek yedim. Sana bir kere anlatmıştım, Viyana’da geçirdiğim ilk uzun yaz tatilimde iki ayda 14 kilo almıştım. Teyzem yemek konusunda gıcık mı gıcık çocuklarından göremediği oburluğu ve iştahı bende görmüş, pişirdikçe pişirmiş, ne istersem almış, ne istersem ısmarlamıştı. Sen de “hodrulako” demiştin gülerek bana bunu anlattığımda. Yunanca “küçük obur” anlamına gelen, her zamanki gibi çok sevimli bir kelime. Belki de yanlış hatırlıyorum. Bu sabah biraz o yaşlarıma döndüm sanırım. Kahvaltı sonrası hepimiz avluya çıktık, çocuklar koşuşturdu, ben kuzenlerle muhabbet ettim. Teyzemin komşuları geldi, teyzem onlarla muhabbet etti. Çok garip geldi biliyor musun? 13 yaşımın yazında bu avluda ne hâldeydim onu düşündüm, ya da ne yapıyordum. Yirmi küsur sene sonra başka hâllerdeyiz. Çocukları izledim uzun uzun. Kuzenlerime baktım: Evlendiler, boşandılar, baba oldular, yaşlandılar. Hepimiz tam karşıda mutfak penceresi görünen o evdeydik.
Yarın son günüm, teyzemle Çin yemeği yiyeceğiz. Yan sokakta, Otto-Bauer-Gasse’de onun çok sevdiği bir lokanta var, senelerdir gideriz, orada yemek istiyor. Yemekten sonra ben valimizi hazırlar, şehrin sokaklarına kendimi teslim eder, en sevdiğim dondurmacıya, Paolo Bortolotti’ye uğrar ve her zamanki gibi kahveli, fındıklı, çikolatalı dondurma yerim. Sonra yürürüm, daha çok yürürüm. Şarkılar geçer içimden, bu şehri ne kadar sevdiğimi düşünürüm. Son kadehi kendime kaldırırım, sonra da evimize mutlu mutlu dönerim sevgilim. Yarın akşam görüşürüz, ben bir bira daha ısmarlıyorum.
{tüm fotoğraflar: İnanç Ozan Zaimoğlu}