Şehir Günceleri
Kyiv*

Ne yaptıysam apartman girişindeki kulübede oturan o kadını gülümsetemedim. Dudağının sol üstünde et beni olan, saçları soluk kestane, teni pirinç, 50’lerindeki kadın orada bir heykel gibi kollarını kavuşturarak oturuyordu apartmana her girdiğimizde. Ukraynaca günaydın, iyi akşamlar, merhaba desem bile faydası olmadı. Yalan söylüyorum, bir kere bile Ukraynaca konuşmaya çalışmadım. Desem bile faydası olmazdı demek istiyorum. Kocaman, gri-sarı apartmanların çevrelediği avludan geçiyor, apartmana giriyor, sonra her seferinde bizi tedirgin eden, içi tuvalet fayansı kahverenginde, o gürültülü, o sallanan asansöre biniyor, 17. kattaki evimize çıkıyorduk. Eve girer girmez balkona geçiyor, bir sigara yakıyor, şehre bakarak keyifle tüttürüyordum sigaramı. Gözümün önünde bir kilise, bir meydan, büyük bir park ya da önemli bir anıt yoktu. Üstelik bütün “bunlar”ın bol olduğu bir şehirdeydik. Kafamı aşağı indirdiğimde genişçe bir caddede sakince ilerleyen arabalar, yürüyen insanlar, okuyamadığım tabelalar görüyordum. Marketler, kahveciler, düğün salonu büyüklüğündeki lokantalar, işyerleri. Koca bir şehirde hayatına öyle ya da böyle devam eden herkes. Kafamı yavaşça yukarı kaldırınca bizimkine benzer çok katlı apartmanlarla, pencerelerle, eski perdelerle karşılaşıyordum. İlerisi ise alabildiğine ağaçlardı; renk renk, koyusundan açığına, cafcaflı bir yeşil. Şehirde her şey büyüktü; caddeler çok şeritli, binalar ne görkemli, nehir ne kadar geniş, meydanlar engin, anıtlar heykeller ne de etkileyici idi.

Kyiv’e Lviv’den bindiğimiz bir trenle geldik. Altı saate yakın sürdü yolculuk. Lviv yağmur yağarken sevdiğini duvara hafifçe yaslayıp, dudağından yavaşça öptüğün şehirdi. Bir sonbahar günü, sararmış bir yaprağın usulca dans eder gibi ağacın dalından yere düştüğü şehirdi. Oysa Kyiv bu saçmalıkların hiçbirine aldırmazdı; kaskatı, demir kadar sert, boğuk sesli, biraz da pusluydu. Ben adımımı atar atmaz Kyiv’i sevdim. Dünyadaki güzel, alımlı, ilgi çeken her şeyi önce kıskanıp, sonra onlara öfke duymayı huy edindiğimden Kyiv’in Lviv karşısındaki 5-0 galibiyeti sürpriz değildi benim için. Bu kimsenin kara kaşına kara gözüne vurulmadığı şehrin gizli köşelerini ben keşfedecek, kimsenin görmediği güzellikleri bir ben görecektim. Işıl ışıl şehirler, aynı –öyle– insanlar gibi şanslıydı. İlk görüşte âşık olanı, on[lar]dan övgüyle bahsedeni çoktu. Ben buna sinir olurdum. Ben diğer taraftaydım. Üstelik gitmeden önce özenle araştırıp bulduğum brütalist ve modernist yapıları, Sovyetler döneminde yapılmış sosyalist modernist apartman komplekslerini görecektim. Bağımsızlığı ve kahramanlığı iliklerimize kadar hissetmemiz için şehrin çoğu yerine yerleştirdikleri anıtları, heykelleri de. En çok da “o” krematoryumu görmek istiyordum. Baikove Mezarlığı’nda yer alan krematoryum kıvrımlı, alışagelmedik tasarımıyla aklımı almıştı çünkü görünce. Bu tuhaf, düşük bütçeli bir bilimkurgu filmi dekoruna benzeyen, neomodernist ve beton krematoryuma vardığımızda mezarlıkta ve parkta kimseler yoktu. Derin bir sessizliği üstümüzde taşıyarak gezdik bir süre. Biz eve dönerken bir minibüs gördük, krematoryuma girmiş ağır ağır ilerliyordu. Ön camda genç bir kadının resmi vardı.

Kaldığımız evde iki ay yaşayan ve o sürede kullandıkları tuvalet kâğıtlarını klozete atan bir çift yüzünden şehirdeki ikinci günümüzde Ukraynalı bir tesisatçıyla tanıştık. Aklımda, Ukrayna’da bir tesisatçıyla tanışmak yoktu tabii. Lviv’de elektrik kesildiğinde kaldığımız binada arızayı gidermek için gelen ustalarla ve onlarla konuşan bornozlu bir genç adamla da üç beş kelime etmişliğim var ama onlardan bahsetmenin sırası değil şimdi. Tesisatçıyla tanışmadan önce krematoryumdan dönerken, pompa bulmak umuduyla girdiğimiz markette en sevdiğim Belçika birasını bulduk. İnsan tatilinden bahsederken tesisatçı, pompa ve krematoryum kelimelerini kullanmaz sanırdım ama kullanıyormuş bak. Mesleği gereği her gün çok şahane görüntülerle muhatap olmayan birinin bu kadar neşeli, bu kadar nazik ve bu kadar yakışıklı olmasına aklım ermedi. Hâlâ ermiyor. Ben tıkanmış tuvalet yüzünden bir yabancıyla tanışmanın gerginliğini her zamanki gibi bir drama hâline getirmiş ve asmıştım suratımı. Bir domuz gibi balkonda sigara içiyordum. Sibel hiç oralı olmadı, neşeli ve gözleri gülen tesisatçıyla muhabbet etti. Üstelik Sibel Ukraynaca bilmiyordu, adam da İngilizce. Ben dünyanın sonu geldi diye ağlamak üzereyken, tesisatçının banyoya girdiğini duydum. Adam bir süre sustu, sonra olabilecek en tatlı bir şekilde hepimize ve bütün şehre, hatta evrene seslendi.

“Oooooo!! Ka – tas - tırooooooof!”

Dnipro Nehri’nin üstündeki adacıkların birinde konuşlanmış plajda yürürken, çoğunluğu ince ve atletik insanları gördüğümde vücudumdan yine utandım, göbeğimi içine çektim ve gömleğimi çekiştirdim. Alnım terlemişti, sıkılarak elimdeki kâğıt mendille alnımı sildim. Sersem oğlanlar birbirlerini ıslatarak nehrin sığ suyunda duruyor, alımlı güzel genç kadınlar saçlarını savurarak yürüyordu. Oğlanların en yakışıklısı, sağ avcu sol dirseğinde, kollarını göğsünün altında kavuşturmuş, genç kadınlardan birini izledi uzun uzun. Bir süre sonra saçını geriye attı, yanındaki biraz aptal gözüken oğlana bir şeyler dedi. Mayıs ayında bir kuzey kentinde pırıl pırıl bir güneş vardı. Katastrof Bey aklıma gelince kıkırdadım. Beyaz kumlar nehrin beklenmedik mavisine çok yakışmıştı. Plaj boyunca koca ağaçlar bizi izledi. Şehrin çirkin ve yüksek binaları görünüyordu olduğumuz yerden. Paslı egzersiz makinelerinin üstünde hareketler yapan, ağırlıkları kaldırırken inleyen, kimisi slip mayolu kimisi eşofmanlı adamlardan gözümü alamadım. Hem iri, hem yağlı, hem kaslılardı. Ofluyor pufluyor inliyor, birbirlerini bağırarak motive ediyor, yüzlerce kilo ağırlığı ellerinden bırakıyorlardı. Demir demire vuruyor, makinelerden gıcırtı sesleri geliyor, sarkan koca zincirler yere çarpınca toz kaldırıyor, adamlar terliyor da terliyordu. Kachalka’nın ünü bilinirdi. 1966 senesinden beri şehrin tam ortasında, nehrin üstündeki bu adada binlercesinin gövde gösterisine ev sahipliği yapıyordu. Bu güçlü, iri kıyım adamların beni dövmeyeceğine emin olsam, birbirinden güzel fotoğraflar çekerdim çekmesine ama kameramı hiç düşünmeden çantama koydum ve onları izlemeye koyuldum. Son günümüzdü o gün, düşününce içim sıkıldı. Ağaçların arasından plajın daha gölgelik, daha sakin bir yerine geçtik. Burası daha serin, daha sessizdi. Güneşten kurtulunca ferahladım, yüzüm güldü, üstelik o çirkin binalar da kaybolmuştu ardımızda, küçük bir yelkenli vardı sadece gözümüzün önünde. Güneş yavaş yavaş battı, su pembeye çaldı. Son saatlerimizdi, Atina’ya hiç dönmek istemiyordum.

Eurovision finalini cumartesi gecesi evde izledik. Hollanda’nın kazanacağına emindim, Hollanda uzun yıllardır yapamadığı şeyi yapmış ve güzel bir şarkı yollamıştı yarışmaya. Benim favorim de çoğu kişininki gibi o şarkıydı. Hollanda’yı çok özlemiştim zaten, dönesim vardı. Dört sene öncesi mayhoş bir yaz akşamı kokusuyla büyülendiğim, sonrasında pamuklara sarıp sarmalandığım, âşık olduğum, mutlu uyandığım, kocaman bir terasa binlerce kahkaha sığdırdığım Atina’dan uzaklaşmak istiyordum. Pek sevdiğimiz Berlin mekânımız Südblock’ta bira içerken gelmeye karar verdik buraya. En güzel tatil fikirleri bira içerken çıkar, en güzel tatil planları bir iki bira sonrası yapılır. Daha önce çok kez bir yerlere gittik, hiç sorunsuz güzelce gezdik, gönlümüzce eğlendik. Lviv ve Kyiv tatilimizi kesinleştirdiğimizde ve uçak biletlerini aldığımda çok rahatladım o yüzden. Bir hafta Atina’dan, evden ayrı olmak, Sibel’i görmek çok iyi gelecekti. Uzakta olmak istiyor ama gittiğim bir yere –hemen– hayran olmak ve huy edindiğim üzere orada yaşama hayalleri kurmak istemiyordum. Kyiv işte tam da bu isteğime karşılık verdi. Ne her yüz metrede bir karşıma çıkan, diş macunu rengindeki, altın kubbeli kiliseleri, ne o geç geç bitmez caddeleri, ne o birbirine benzer –muhtemelen aynı mafyanın elinden çıkma– ortalama restoranları umurumdaydı. Hiç daha önce hissetmediğim bir kayıtsızlıkla gezdim şehri. Podil favori semtim oldu, dev duvar resimlerini, genç insanların bir önceki jenerasyona inat, güler yüzle hayatın içinde yer almalarını, şehrin birbirinden etkileyici metro istasyonlarını, yüzlerce heykeli, kocaman ağaçları, içindeyken size dünyanın kötülüğünü bir an için unutturan o parklarını sevdim ama devamı gelmedi. İnadını ve ciddiyetini karşısındakine yavaş yavaş teslim eden, temkinli bir şehirdi Kyiv. Yarışmayı Hollanda kazandı. O gece evde bulduğumuz geniş ağızlı şampanya bardaklarında içtik en sevdiğim birayı. Hollanda her 12 puan aldığında ayağa kalkıp, pis holiganlar gibi bağırdım evin içinde. Seneye yarışmayı Hollanda’da izler, yıllar süren hayalimi gerçekleştirirdim hem. Her sarhoş gibi, o an her dediğim sözün geçerli olduğuna, her sözümü tutacağıma emindim.

Kyiv günlerimiz su gibi aktı geçti. O birbirinden etkileyici, yerin yedi kat altındaki istasyonlardan vagonlara bindik, vagonlardan indik; şehrin tepelerine, parklarına, sokaklarına, meydanlarına vardık. Kyiv hem başkent hem de en büyük şehir olduğunu, kahramanlık hikâyeleriyle anlattı bize. Bütün bu hikâyeleri görsel olarak destekleyecek ne varsa hepsini iştahla sundu önümüze. O hikâyeye ait heykeller, anıtlar, müzeler, koca saraylar bir yandaydı; ortak ve eşit bir yaşam için inşa edilmiş binalar, alımlı ağaçlarla kaplı parklar, bayraklarla kaplı meydanlar diğer bir yanda.

Salı sabahı taksiye bindim. Taksiden dışarı bakarken şehrin gizli köşelerini keşfetmediğimi, görülmeyeni de görmeyi başaramadığımı fark etmedim. Herkes gibi gezmiştim işte, bana ait hiçbir iz bırakmamış, şehirden kendime tek bir an hediye etmemiştim. Yarım saat sonra havaalanına ulaştık. Atina’ya hiç gidesim yoktu. Durgunlaşan günlerimize, asık suratlı hallerimize, Yunanistan’ın sıcağına dönmek istemiyordum. Şehre dönerken her seferinde biraz heyecanlanır, sevdiceğimi, o güzel evimizi göreceğimiz için mutlu olurdum. Eve varır varmaz hemen bir duş alır, kendime bir bira açar, terasa otururdum hevesle. Karşı apartmandaki komşumuz akşam serinliğinde balkonda ütü yapardı kesin, National Gallery inşaatının vinci ağır ağır hareket ederdi. Müzik dinleyerek yemek yapardım keyifle. Sevdiceğim birkaç saat sonra gelirdi muhtemelen, yemek yerdik, koklaşırdık. Bu sefer öyle olmadı, Kyiv’den ayrılırken öyle olmayacağını biliyordum. Çok değil, Atina’ya vardıktan yaklaşık iki hafta sonra terasta bir akşam sevdiceğimle eteğimizdeki taşları döktük. Parlak mavi bir akşamda, birkaç kadeh şarap içtik, sakince konuştuk ve ayrılmaya karar verdik. Benim içimden aylardır birikmiş bir tortu çıktı, kayıplara karıştı. Atina’dan ayrılacağımı, bu şehirde yaşamayacağımı biliyordum ama sanki “o”nun iznine ihtiyacım vardı. O izni almıştım. O gece salondaki koltuğa kıvrılıp mışıl mışıl uyudum. Ağlaması ve yası sonraki zamanlara kaldı. Kyiv, Atina’da yaşarken gidip gördüğüm ve Atina’ya geri döndüğüm son şehir oldu.

{tüm fotoğraflar: İnanç Ozan Zaimoğlu}

* Rus isimlerine dayalı transliterasyonlar, Rus İmparatorluğu’nun ve daha sonraki Sovyet hükümetlerinin agresif Ruslaştırma politikaları nedeniyle yaygın bir uygulama hâline gelmişti. Kiev’in “Kyiv” olarak Ukraynacadan transliterasyonu, 1995 yılında Ukrayna hükümeti tarafından yasal olarak zorunlu kılındıysa da uluslararası bağlamda yaygın kullanıma geçilmedi. 2014 yılında Rusya-Ukrayna Savaşı’nın başlamasıyla pek çok medya kuruluşu Kyiv uygulamasına geçti. Türkçede Kıyiv olarak yazmak belki daha doğru ama burada Ukrayna’nın kararına uymayı tercih ettik. (ed.n.)

İnanç Ozan Zaimoğlu, kent, Kiev, Kyiv, şehir