Arabanın arka koltuğunda oturmanın bir rahatlığı var; çok konuşasın yoksa pencerenden akan giden şehre bakar durursun. Önde sevdiklerin bir şeyler der, onların sesi kulağına dokunur, istersen kelimeleri seçer, cümleleri kendi kendine tamamlarsın usulca. Radyoda çalan şarkıyı ilk defa duyarsın ama bir bakmışsın nakaratına eşlik ediyorsun birazdan. İşte o gün, o arabadaydım. Ben arka koltuktayım, önde Bahar ve Melda tatlı bir muhabbete kaptırmışlar kendilerini. Melda arada kafasını bana çevirip bir şeyler soruyor, cevap veriyor ve ona gülümsüyorum. Yaşıyor muyum kontrol ediyor bence. Üstümde leş gibi bir ağırlık var, içimi katran kaplamış ama en azından Atina’dan uzaktayım. Trafik yoğun, havaalanından şehre giderken gördüklerim ille de güzel şeyler değil, her büyük şehrin boktan binaları, sıkıcı otelleri, bitmez yolları işte. Paris’in bile çirkin binaları var inanabiliyor musun? Hiçbiri umurumda değil. Bu şehre en son dokuz sene önce geldim. Bu şehri hiçbir zaman çok sevmedim. Bu şehirde ne işim var bilmiyorum.
Parc des Buttes Chamon, 19. bölgede bulunan, büyük ve hayli güzel bir park; evimiz parka çok yakın. Yakın demek bile abes, apartmandan çıkıyor, karşıya geçiyoruz ve park orada. Sürprizli, labirent gibi, oda oda içinde, aydınlık bir ev. Yürürken parkeler gıcırdıyor. Salondan, yatak odasından, o güzel kocaman pencerelerden baktığımda yemyeşil bir deniz görüyorum; ağaçların arasından –gözümün gördüğünce– yürüyen, gülen, koşan, öpüşen insanları da. İyisiniz Parisliler, keyfiniz yerinde. Benim dışımda herkesin keyfi yerinde. Tüm dünya bu kadar güzel bir parkta, koca bir ağacın gölgesinde, belki çimlerin üstünde yüzü güneşe dönük, mutlu mutlu göğe bakıyor sanki. Öfkelenemeyecek kadar üzgünüm. Üzülemeyecek kadar şaşkınım bir de.
Eve vardığımız gibi biz de çıkıyoruz çok uzatmadan, parka gidelim bakalım. Rosa Bonheur gökkuşağı bayrağını asmış, bizi şen şakrak karşılıyor. Boş tahta masalardan birini seçiyoruz. Bira, gül rengi şarap, cider. Canımız ne çektiyse artık, hepsi masanın üstünde. Hoş geldik, sağlığımıza, mutlu huzurlu günlerimize kadeh kaldırıyoruz. Hava pırıl pırıl, gökyüzü masmavi. Çimlerin parlak yeşili gözümü alıyor. Uzun zamandır, insanların birbirine çok da benzemediği bir şehirde öylece durup sakince insanlara bakmadım, farkındayım. Çocuklara, koşanlara, tai-chi yapanlara, bankta sessizce sigara içenlere, oğlunu omzunda taşıyan babalara, sevgilisinin götüne şap diye vuran kadınlara bakıyorum.
Bilinen şehirlere artık bilmem kaçıncı kez geldiğinizde, o en görülmesi gereken yerleri, o en görülmesi gereken müzeleri, o yenmesi içilmesi gerekenleri listeden çıkarıyorsunuz. Tatlı bir rahatlık oluyor üstünüzde. Birçok kez gelmenin rahatlığına, ayrılığın şaşkınlığı ekleniyor bir de üstüne. Buradan hiçbir beklentim yok bu sefer; sadece 19. bölgede de kalabiliriz, her gün bu parka da gelebiliriz, her gün aynı şeyleri de yiyebiliriz, her gün aynı şeyi de konuşabiliriz. Benim kafam başka yerlerde. Evin pencereleri kocaman, pencerelerden saatlerce dışarı da bakabiliriz. Yapraklar kımıldar onlara bakarım, çeşmeden biri su içer onun nasıl su içtiğine bakarım. Hepsine varım, hiçbirinde yokum. Laf aramızda, pek de bayıldığım bir şehir değildir Paris, çok fazla sevmeyiz birbirimizi.
Melda şefkatle yaklaşıyor bana. Beraber geçireceğimiz günler için bir şeyler düşünmüş, planlamış, okumuş, şehirden ona kalan bazı şeyleri hatırlamış. Onun da ilk Paris seferi değil, koca koca insanlarız. Paris’e insan gençliğinin baharını yakalar da gelir ilk kez. Biz o baharı yaşayalı yıllar geçmiş. “İstersen…” diye başlıyor hep cümlelerine, ben zaten istiyorum. Canım sadece sevdiğim insanlarla, uzakta, güzel geçmesini umut ettiğim bir hayat kesitinin içinde olmak istiyor. Hatırlayınca ruhuma tatlı bir rüzgâr essin. Bir şeyleri ilk defa görmek, deneyimlemek, hissetmek yorucu bir his, ben yorulmak istemiyorum. Her gün olana bitene şahit olmak, başarabilirsem bir parçası olmak istiyorum, istiyorum. O yüzden, yıllardır bu şehirde yaşayan arkadaşımızın evinde olmak mutlu ediyor beni. Konuştuğumuz şeyler hangi müzeye gitmemiz gerektiği değil, Bahar’ın çocuğunu parktan kaçta alacağımız; hangi yemeği denememiz gerektiği değil, Bahar’ın “Yemekleri fena değildir” dediği bir yerde karnımızı doyurmamız. Melda gitmeyi önerdiği yerleri söylüyor. Gidelim tabii, sen dediysen elbet gidelim. Ne güzeldir orası bilmem mi. Yıllar sonra bir içki masasında hatırlarız şekerim. İlk gün; park ve beraber yenen bir Laos yemeği sonrası Bahar’ı yavrusuyla evde bırakıyor, Melda’yla mahallede yürümeye başlıyoruz. Orası mı olsun burası mı nasıl, aman da dur biraz daha yürüyelim derken Quai de Valmy üzerinde bir mekânda buluyoruz kendimizi. Kanalın yanında, kaldırımda masaları olan tatlı bir mekân. Dışarıdaki masalardan birine atıyoruz kendimizi. Tek tip giyinmeyen, gösterişsiz ama hepsi şık, birbirinden farklı görünen insanlar ne de güzel gözüküyor gözüme. Atina’da da, öncesinde yaşadığım Eindhoven’da da insanların tarzı birbirine çok benziyor çünkü, ister istemez sıkılmışım bu durumdan. İki şehirde de biraz parası olan insanın nasıl göründüğünü, nasıl giyindiğini, hangi mekânlarda görünmek istediğini biliyorum. Parası olmayanların da. Paris’in çeşitliliği ve kendinden rahatlığı iyi geliyor. Dünya güzeli bir oğlan biz Melda’yla hararetle konuşurken kibarca sigara istiyor benden. Lafımı böldüğü için biraz sinirleniyor ama güzelliğine kayıtsız kalamıyorum. Oğlan sigarasını yaktıktan sonra bana bir şeyler soruyor. Ne sorduğunu hatırlamıyor ama muhabbeti uzatmaması için beden dilimi kullanıyorum. Bir şey konuşuyoruz değil mi burada mösyö! Seneler sonra biri bana –yeter ki bir soru– sorsun diye üzgün üzgün uzaklara bakacağımı bilmiyorum tabii o esnada.
Ertesi gün Marais sokaklarındayız. Berna’yla buluşuyoruz. Beyaz gömleği, şortu ve sepet çantasıyla tam bir Parissienne kendisi. Önümden yürüyor bir süre, onu hayranlıkla izliyorum. Marais ise yüzlerce gökkuşağı bayrağıyla selamlıyor bizi. Rosa Bonheur sonrası şehrin içinde, bir apartmanın balkonunda, bir pencerenin köşesinde rengârenk beliriyor cismimiz hep. Berna’yla en son Atina’da görüştük. Bizim terasta içilen kadehlerce şarabın iki dudağı da oydu. Marais’de şahane bir öğle yemeği, birkaç kadeh şarap, tatlı dedikodular sonrası vedalaşıyoruz. Biz oradan Melda’yla “Promenade Plantée” yolcusuyuz. Bastille’den başlayıp Le Jardin Charles Peguy’de biten bir rota bu. On metre yüksekliğinde bir viyadükte yürüyoruz, yaklaşık beş kilometre. Sağımızda solumuzda güzel Paris apartmanları ve evleri var. Önümüzde ise onlarca çeşit bitki ve çiçek. Viyadük üstünde olduğumuz için evlere, apartman dairelerine bazen çok yakın yürüyoruz. Şu hayatta en sevdiğim şey, başkalarının evine bakmak değil mi zaten. O evlere bakınca hikâyemi yazıyorum çünkü. O esnada, o yaklaşık beş kilometrelik yolda usulca konuşuyoruz Melda’yla, sigaraları yakıp söndürüyoruz. Paris, sigara içen insanları utandıran bir şehir değil şükür. Yürüyüş bittiğinde şehrin, o hiç bildiğimiz Paris’e benzemeyen bir mahallesinden metroya biniyoruz. O an bir mutluluk beliriyor içimde, o herkesin övdüğü, ayılıp bayıldığı Paris’te değilim çünkü. Gördüklerim güzel değil, baktığım apartmanlar hiç de yaşamak istediğim apartmanlar değil. O baktığım evin perdesi kaç zamandır yıkanmamış, sigara sarısı bir perde.
Ertesi gün Chez Prune’dayız. Yasemin ve Sam de Paris’teymiş meğer, burada buluşmayı öneriyoruz onlara. 10. bölgede, Saint Martin kanalı kenarında tipik bir bistro. Çalışanlar nasıl cevval, hepsi güler yüzlü ve çok dikkatli. Mekân tıklım tıklım dolu ama fındık gözlü, yakışıklı bir genç adam beklememizi öneriyor ve beş on dakika içinde bazı masaların boşalacağını söylüyor bize. Beklemeye karar veriyoruz. O gözlere ikna olmamak mümkün mü? Saatlerimiz geçiyor burada, yiyor içiyor, konuşuyor da konuşuyoruz. Başka şehirlerde yaşadığımız için sık göremediğim ancak çok sevdiğim arkadaşlarımla tatlı muhabbetler ediyorum üç gündür. İyi ki yalnız değilim, iyi ki Melda’nın ona Paris’te eşlik etme teklifini kabul etmişim. İyi ki Bahar, senelerdir görüşmememize rağmen beni evinde ağırlıyor. Mekân kapanmak üzere artık, biz de hesabı istiyoruz. Sam içeride bagetleri görüp görmediğimi soruyor bana. Görmemek mümkün mü? Mutfağa yakın bir dolapta üst üste sıralanmış bagetler var. Sam çalışanlardan birine ücreti karşılığında baget istediğini söylüyor. Parisli oğlan önce bir şaşırıyor ama sonra gülümseyip “Tamam” diyor, elinde bir bagetle dönüyor. Para almıyor tabii ki, sadece “Bunu kimseye söyleme, aramızda kalsın” diyor gülümseyerek. Sam iştahla bageti ısırıyor biz hesabı öderken.
Paris, aramın iyi olmadığı bir şehirden, sırtımı okşayan bir şehre dönüşüyor bu dört günde. Ayrılmadan önceki gün Melda’yla Montmartre’da turist olmak bile bozmuyor keyfimi. Herkesin aynı şehirde başka bir hikâyesi var çünkü. Melda’nın hikâyesini dinleyerek yürüyorum orada, keyfim yerinde. Ayrıca Montmarte sokakları hâlâ çok güzel. Arada “o” geliyor aklıma, bu şehre ne kadar hayran olduğunu hatırlıyorum. Ayrıldığımızı, onun sabahları içimi kıyan, hiç hoşlanmadığım Fransızca şarkılar dinlediğini ve artık ona sarılamayacağımı bilmek beni üzüyor. Bana çok kez beraber Paris’e gitmeyi teklif ettiğini, her seferinde ağzımdan öfke saçarak o şehirde işim olmadığını söylediğimi hatırlıyorum. Şimdi onsuz bir hayata adım atarken bulunduğum ilk şehrin Paris olması beni şaşırtmıyor. Hayat galiba elinin tersiyle tokat atıyor hepimize. Nerede nasıl iyileşeceğini bilmiyor insan. Bahar’ın o güzel evini, Melda’nın bana ürkekçe gösterdiği şefkati, gördüğüm onlarca güzel insanı, kahkahalarıyla beni onaran arkadaş muhabbetlerini, o şahane parkı, kadehlerin ağzımıza değdiği anları unutmayacağımı biliyorum. Laf aramızda, barıştık artık Paris’le, seviyoruz birbirimizi.
{tüm fotoğraflar: İnanç Ozan Zaimoğlu}