Evden çık sola dön, minicik bir oyun parkı var, onu sağına al, cadde bitince bir S yaparsın. Kanalın üstündeki yaya köprüsünden geç, mavi göğü selamla, palmiyelerin yeşiline bak ve devam et, sağda içki satan dükkânı göreceksin, doğru yerdesin. Göbeği de geçtin, dümdüz yürü artık, birazdan varacaksın. Hah! Sahilde, işte o sevdiğin noktadasın.
Elimi çeneme koymuş, meraklı bir çocuk gibi oturuyorum tahta basamaklarda. Kahkaha seslerini duyunca bakışlarımın yönü değişiyor, siyahlar içindeki kadınları görüyorum. Yine yedisi bir arada; kiminin sesi diğerinden çok çıkıyor, kimi daha hararetli anlatıyor hikâyesini, biri huzursuz bacak sendromundan mustarip, bir diğeri kapatıyor ağzını elleriyle gülerken. Hayatımda yeni bir dönem başlamadan önce geldiğim bu şehirde günler nasıl geçti, seneler sonra bu şehri nasıl hatırlayacağım, bunları düşünüyorum. Aklıma, üçüncü akşamımda Broken Shaker’da, o küçük süs havuzunun kenarında oturup sohbet ettiğim genç adama anlattıklarım geliyor; işimi değiştirdiğimden, yeni bir hayatın kapısını araladığımdan, istediğim şehirde yaşamak için kocaman bir adım attığımdan heyecanla bahsettim ona. Daha büyük bir şehirde, daha dünyalı, daha kendimden emin olacağımın garantisini verdim hiç tanımadığım birine. Evet, buraya hem tatil yapmaya hem de bir arkadaşımı görmeye gelmiştim. Şu an barda duruyor, evet o puantiyeli elbiseli olan. Avrupa’yı hiç görmediğini ama özellikle Hollanda’ya gelmeyi çok istediğini söyledi o da bana, sonra kendinden bahsetti bolca. İyi dilekler havada uçuştu, tutulmayacak sözler verildi.
Kocaman martılar başımda arsızca dolanıyor, kuma düşen gölgelerini izliyorum; dalgalar ummadığım kadar yüksek sesle çarpıyor sahile, bu kadar çok ses çıkarmasına şaşırıyorum. Belki de okyanus diyedir. Yine alışamadım bu okyanusa aslına bakarsan, ne derdim var bilmiyorum; sonsuzluğundan, sınırını bilmemekten hoşlanmıyorum galiba. Hepsinin eteği dizinin altında bitmiş, siyaha bürünmüş teyzeler. Saçları aynı boyda, aynı renkte. Bizim kaldığımız mahalle onların mahallesi zaten. Çıkmışlar evden, yürüyerek gelmişler benim gibi buraya; iki lafın belini kırıyor, deniz havası alıyorlar. Bu şehirdeki ikinci sabahımda yine burada, kendi hâlimde müzik dinlerken gördüm bu çeteyi. Saf saf –neredeyse– aynı eteği giydiklerini ve –nedense– hepsinin peruk taktığını düşünürken dank etti kafama. Burası SoBe dostum, bazı evlerde fırından taze “challah” çıkar.
Kaç zaman geçti, ben arada neler yaptım, neler düşündüm, kaç martı uçtu gözümün önünden, kaç kişi okyanusa atıp kendini hızlıca çıktı sudan hatırlamıyorum. Kadınlar kuma saplanmış portatif sandalyelerden kalkıyor artık, aralarında yaşı en büyük olana el veriyor, yardım ediyor daha gençten bir diğeri. Sandalyeleri katlıyor, son şakaları yapıyor, kuma bata çıka ağır ağır gözden kayboluyorlar. Ben son geceyi planlıyorum kabaca; bu akşam genç adamın önerdiği Hosteria Romana’da yemek yer, neon ışıklı sokaklarda son bir kez gezinir, belki gözümüze kestirdiğimiz bir mekânda son bir şeyler içer, şehre veda ederiz. Belki bir fotoğraf kulübesinde poz verir, seneler sonra bir kitabın arasında kendimizi görür eğleniriz. Burada buluştuk, hasret giderdik ama birbirinden oldukça uzak evlerimize dönme vakti geldi.
Akşama doğru giyinir, süslenir, tatlı şakalar yaparsın. Neşen yerindedir, beni çok güldürürsün.
Uçağın tekerlekleri piste değdiğinde gök turuncu kızıl bir renkteydi pencereden baktığımda. Elimde sürüklediğim valizim, varış terminalinin kapısı açıldığındaysa karanlık çoktan inmişti şehre. Dışarıya çıkınca havanın o kadar sıcak olduğuna şaşırdım, etrafıma biraz bakındım. Birazdan evinde sadece bir gece kalacağım genç adam gelecek arabasıyla beni almaya. Sağımdan solumdan, önümden arkamdan geçen, İngilizce ve İspanyolca konuşan ne çok insan var. İnsanlardan biraz uzaklaştım, yeterince uzak, gereğince yakın olduğuma inandığım bir yerde sigaramı yaktım. Dördüncü kez adım attığım bu ülkede yine –benden– farklı bir dünyada olmanın o garip hissi var üstümde. Arabalar farklı, insanların ifadeleri, dilleri, vücut hızı, el hareketleri farklı; gülümsemeleri başka, hızlıca gözümün önünden geçen imgeler başka. Başka bir yerdeyim yine, o başka kıtada, başka ülkede. O ülkenin bu sefer çok palmiyeli, çok güneşli bir şehrinde. Arthur beyaz arabasıyla gelip beni aldı, geç olmuştu, çok uzun tutmadı muhabbeti, odamı gösterdi, iyi geceler diledi ve gülümseyerek kapıyı kapattı. Ben Miami’de, tek katlı bir evin küçük pencereli, fıstık yeşiliyle boyanmış, karanlık bir odasında mışıl mışıl uyudum o gece. Sabahında Arthur yoktu, annesi ve babaannesiyle günaydınlaştım banyoya giderken. Fıldır fıldır bana bakan dört tane göz, iki gülümseyen ağız, çokça bembeyaz güzel diş. Duştan çıktım, yanlarına gittim, daha onun uçağının inmesine vardı, kahve teklifini iştahla kabul ettim. Hayatımın en şekerli ama en lezzetli kahvesini tahminen biri 50 biri de 70 yaşlarında iki şahane kadınla içten kahkahalar atarak içtim. Kübalı iki kadınla ne konuşabilirdim, çok şey konuşulurmuş onu anladım. Utanmasam sarılırdım ayrılırken ama sadece gülümseyerek veda ettim tatlı kadınlara. O tek katlı evden sabah 11 gibi çıktım, çoktan sıcak inmişti şehre artık, evin bahçe kapısını çok ses çıkarmamaya çalışarak kapattım, havaalanı yürüyerek 15–20 uzaklıkta idi.
Sonra kavuştuk, uzun uzun sarıldık, sen ışıl ışıl gülümsedin bana, ne çok özlemişim seni, sana baktım heyecanla. Kiraladığımız arabayı teslim aldık önce, beyaz, sıkıcı, ortalama bir arabaydı işte. Şehir gözümün önünden aktı gitti, o uzun beyaz gökdelenler, o gösterişli binalar. Suyun üstünde inci gibi gözüken tekneler, yatlar.
Sheridan Avenue’ya girdikten bir süre sonra solda evi görüyor, arabayı tam önüne park ediyorum. Ev sahibimiz şehre yakışır bir adam; belli ki çok özen gösterdiği vücuduna beyaz polo yaka tişörtünü geçirmiş, altında beyaz şortu, beyaz ayakkabılarıyla karşılıyor bizi. Hava izin verse o geniş omuzlarına pastel renkte bir merserize de atardı. Hadi o da bebek mavisi olsun o zaman. Havadan sudan konuşma işinin keşfedildiği topraklardayız; nasılız, iyiyiz, o nasıl, o da çok iyi, hava çok güzel, evet çok güzel. Mahallede gösteriş budalası olmayan, pastel renklere boyanmış, verandalı, çoğu bakımlı, azı dökük, kimisi tek katlı, kimisi daha büyük müstakil evler var. Bu iklimle sevişen, adını bilmediğim, muhtemelen daha önce de görmediğim kocaman ağaçlar ve yapraklarının arasından fışkıran bin renkli çiçekler de. İlk gece kaldığım Kübalı ailenin evinin bulunduğu mahalleden biraz daha özenli, biraz daha zengin bir bölge burası belli. Üstelik artık anakarada değil, Miami’ye köprülerle bağlanmış bu ince uzun adada, Miami Beach’teyiz.
Şehirlerin çokkatmanlı, çokyönlü, farklı derinliklerde habitatlar olduğuna inanan, bu konuda bilgiçlik taslamayı zaman zaman huy edinen ben, bu şehre gelmeden önce buradan –nedense– çok şey beklememem gerektiğini, göreceğim hiçbir şeyden çok hoşlanmayacağımı, her şeyi çok yapay ve estetik değerlerden uzak bulacağımı düşündüm. Miami dediğin yer herkesin çok zengin ve samimiyetsiz olduğu, beyaz uzun gökdelenlerde yaşadığı, insanın okyanus mavisinden gözünü alamadığı, lüks arabaların caddelerde dolandığı, tüm erkeklerin fit, yakışıklı, inci dişli ve tüm kadınların sarışın, havalı, bakımlı olduğu bir şehirdi. Ben tüm bu insanlara bakıp ne kadar yapay gözüktüklerini bıkmadan usanmadan söyleyecek, “öyle” biri olmadığım için şükredecek, içten içe ne kadar mutsuz olduklarından emin olduğumu iddia edecektim. Böyle düşünebilmek için ya televizyonda görünen hayatı gerçek zanneden bir aptal ya da hayatında ilk defa başka bir ülkeye ve şehre gitmiş biri olmalıydım. İkisi de değildim ama böyle düşünmekten kendimi alıkoyamadım.
Fakat ne güzel bir mekândı orası yahu, insanın içini açan bir avlu, ağaçlar arası asılı ampuller, rengârenk retro sandalyeler, oturma grupları, o güzelim süs havuzu. Karidesli kişnişli acı tatlı mayonezli sandviçler, misket limonlu, hindistancevizli kokteyller… Of, bundan tatlı gece mi olur?
Nasıl da beklemediğim kadar kanım ısındı buraya. Ben bu şehirle iyi anlaşamayacağımı düşünürken, doğduğum büyüdüğüm şehre bile benzettim haddimi aşarak. Sıcağı mı çekti, palmiyesi mi tanıdıktı, kendi hâlinde iki üç katlı, sarı sıcak yaza yakışan apartmanların balkonları mı buna sebep oldu bilmiyorum. Koşturarak, terleyerek ve bir aceleyle her köşesini tanımaya çalışmadığım için çok sevdim belki. Okyanusun dalgasında, gökten süzülen martının kanadında tanıdım biraz burayı. Aynı basamağa oturarak, üçüncü görüşümde artık merhaba demeye cesaret edeceğim kadınları izleyerek, bir havlu üstünde yan yana huzurla yatan çifti biraz kıskanarak, şehrin neon ışıklarının yanmış tenimi daha da güzel gösterdiğini zannederek tanıdım. Hem sonra Miami-Key West arası mavinin binbir tonuna şahit olduğum yolculuk var. Dünyanın en meşhur rotalarından biri; sağım solum okyanus, araba kullanmak ne keyifli; nefes kesici, akıl almaz, unutamayacağın bir deneyim. Bildiğin, alıştığın yerden çok uzak olmak ne korkutucu, ne heyecanlı, insana amma cesaret veriyor. Hem Key West dönüşü Bahia Honda’da geçen o iki üç saat bana ne iyi geldi. O yıkık tren köprüsünün ardında batan güneş yüzüme vurdu, ben beni içine alan dünyayı ne kadar çok sevdiğimi bininci kez fark ettim. Dikiz aynasına batan güneş turuncusuyla sığdı, ben gözümü biraz kısıp…
Belli ki uzağız, belli ki hiçbir zaman yine aynı mahallede yaşamayacağız. Başka yerlere göçtük; başka işler yapıyor, başka mutlulukları kovalıyoruz.
İri martılar, neşeli Yahudi teyzeler, kırgın sabahlar, yakışıklı adamlar, o damak çatlatan Cubano’lar, yol hikâyeleri, dalga sesleri, kıkırdamalar, kocaman palmiyeler, ağız dolusu gülüşler, silikonlu kocaman memeler, teri boynundan akarken hayran hayran baktığım adamlar, palmiyeler, o şahane sahiller, o gürültülü dalgalar, o arsız martılar, plajda duran, gülen, öpüşen, okyanusa sessizce bakan insanlar, pembesi, su yeşili, toz mavisi, sarısı eksik olmayan Art Deco binalar. “Ev”ime, –şimdi soğuktur– şehrime, daha çok değer verdiğim kendime bir yolculuğum var. O yolculuğa buradan, sizinle başlıyorum. Sizi içtenlikle, toz pembesi bir rengin içinde hatırlıyorum. Yollar, anılar, sohbetler ne güzeldi. Başka bir çukura düşüyor, oradan da iyi kötü kalkacağımı biliyorum.
{tüm fotoğraflar: İnanç Ozan Zaimoğlu}