Oturduğumuz apartmanın taş çatlasa otuz adım uzağındaki o çok sevdiğim barda büyükçe bir masanın çevresinde sıralanmışız. Ortak arkadaşımız tatilinin nasıl geçtiğini şen şakrak anlatıyor. Biralar tazeleniyor, çalışanlar masamıza gelip laf atıyor, sokaktan geçen ve tanıdığımız insanlar el sallayıp yürümeye devam ediyor. Biz bir süre sonra komşu olduğumuzu fark ediyoruz. O fark ediyor daha doğrusu, ben o esnada “Gözüm bir yerden ısırıyor” bakışlarıyla süzüyorum onu. O 24 numarada oturuyor ben 10, o Madridli ben İstanbullu. Birçok kez birbirimizi görmüş, belki şöyle bir gülümsemiş ve elbet merhabalaşmışız. O gece muhabbet muhabbeti açıyor ve bir süre sonra ortak bir noktamız olduğunu fark ediyoruz. İkimiz de İsveç’te okumuş ve şu an yaşadığımız bu iddiasız şehre oradan taşınmışız. O ülkenin en büyük şehrinde yaşamış, bense batıda küçük bir sanayi şehrinde. Nezaketen merhabalaşan komşudan ve arada görüşen iki insandan, iki arkadaşa dönüşüyoruz kısa sürede. Yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmiyor. Beraber geçirdiğimiz anlarda sık sık beraber İsveç’e gitmemiz gerektiğini, orayı çok özlediğimizi, gidersek çok eğleneceğimizi konuşup duruyoruz. “Ben kalacağımız yeri ayarlarım” diyor her seferinde. Bana kalsa bir otel ayarlayalım en kolayından, hiç uğraşmayalım. O ise arkadaşı sayesinde bir stüdyo öğrenci evinde çok daha ucuza kalabileceğimizi, hem böylece onun da bir zamanlar yaşadığı Lappis’i göreceğimi belirtiyor heyecanla. Lappis onun dört sene yaşadığı, yurt binalarının olduğu ve üniversite kampüsünün bitiminde yer alan bir bölge. Biriyle yakınlaşınca, hayatının bir döneminden belirgin izleri, anları ve mekânları gösterme, anlatma isteğini çok iyi biliyor, o yüzden hevesini kırmıyorum.
Bir haziran günü “Universitetet” metro istasyonunda iniyor, pek güzel, pek düzenli bir kampüsün içinden yürüyoruz neşeyle. İşte geldik, nihayet buradayız! Bir süre sonra üniversite binalarını, inekleri, gereğinden yeşil ve bakımlı çimleri ardımızda bırakıyor, Lappis’e ve öğrencilerin yaşadığı binalara ulaşıyoruz. Onun İtalyan ve –aman ne şaşırdım– çok konuşan bir arkadaşı karşılıyor bizi, üç gece kalacağımız daireye kadar eşlik ediyor bize. Küçücük mutfağı yaşama alanına entegre, taş çatlasa yirmi metrekarelik bir yer. İki haftalığına tatile giden bir arkadaşı yaşıyormuş normalde burada. Küçük valizlerimizi boşaltıyor, hızlıca kahve içiyor, duş alıp çıkıyoruz dışarı. İkimiz de bu ülkede yaşadık yaşamasına ama burada Fons’a teslim ediyorum kendimi. O burada doğmuş büyümüş, kendi havalı, arkadaşları karizmatik bir şehirli; bense yaşadığı kasabadan elinden geldiğince dışarı çıkmaya çalışan, büyük şehre hevesli, meraklı taşralı kuzeniymişim gibiyiz. Buraya ilk defa altı yaşında ailemle geldiğimi ve başka şehirde okurken de sık sık ziyaret ettiğimi üstüne basa basa söylesem de nafile, işe yaramıyor.
On dört adanın üstüne kurulmuş bu şehrin en güzel adası, eski şehir Gamla Stan’da turist oluyoruz önce. Burayı defalarca görmüş, dar sokaklarında onlarca kez yürümüş, rengârenk binalarına çok kez bakmışız. Bir kez daha tüm bunları yapmak yüzümüzü güldürüyor. Telefonu çalınca bir heyecanla İsveççe selamlıyor Fons telefonun ucundaki diğer kişiyi; kim neredeymiş, nerede buluşmamız gerekiyor, onlar konuşuluyor. Önce Per geliyor yanımıza, göz altları balon balon, güzel bakan, güzel gülen bir adam. Ellerinde, dirseklerinin kenarında, yüzünde beyaz lekeler var. Çok geçmeden uzun boyunlu, ince bacaklı, kocaman ayaklı Jim el sallayarak yaklaşıyor bize. Dördümüz Holmsgatan’da onların çok sevdiği bir mekânda yemek yerken geveze İtalyan katılıyor aramıza. Yemek sonrası yürürken Else de gelince ekip tamamlanıyor. Holmsgatan’da neşeyle arkadaşlarıyla konuşan Fons’a bakıyorum arkadan. Hiç çekinmeden onlara dokunuyor, en tatlı şakalarını yapıyor, aralarındaki bir muhabbeti bana da anlatmak için arkasına dönüp düzgün söylemediği adımla bana sesleniyor. Debaser’a gidiyormuşuz, o zaman öğreniyorum. Bu güneşin bizi çok geç terk edeceği bembeyaz akşamda, onun çok özlediği bu şehirde, en sevdiği mekânlarda, onunla ve onun sevdikleriyle olmak beni mutlu ediyor.
Saatler sonra, gecenin belki de en güzel yerinde, orada, o uğultunun içinde birçok şeyi –tam da o esnada– anlamaya, hafızama kazımaya çalışıyorum. Çok mutluyum çünkü, ne kadar mutlu olduğumu unutmamam lazım. Bu çok sevdiğim kuzey şehrinde muhteşem bir yaz gecesi yaşıyoruz. Ben bir türlü kararmayan, pembesini morunu top top bulutlarla paylaşan gökyüzüne bakıyorum sık sık. Daha önce öğrenci olarak yaşadığım bu ülkeye artık işi gücü olan, başka bir kuzey ülkesinde yaşayıp parasını kazanan, hayatını inşa etmeye çok hevesli biri olarak gelmişim. Bir de üstüne kendimle iyi anlaşıyorum, kendimden memnunum, hayallerim ve umutlarım var. Tüm bunlar aklımdan geçerken masada biri yine coşkuyla “Skål!”1 diyor, tüm şişeler ve kadehler bilmem kaçıncı kez yine birbirine çarpıyor.
Ertesi sabah Fons’u uyandırmamak için sessizce çıkıyorum evden. Normalde yüzlerce öğrencinin yaşadığı Lappis üstüne sabah sessizliğini ve ıssızlığını giymiş, çıt çıkmıyor ortalıkta. Kahve alıyor, kiremit binaları ardımda bırakıyor ve ormanın içinden, tüm o görkemli ağaçların eşliğinde su kenarına doğru yürüyorum. Gözüme tek katlı, kırmızı, köhne bir ev çarpıyor, önünde eski bir araba park hâlinde duruyor. Evin pencereleri kapalı, bahçesi bakımsız. Şehirden hiç de o kadar uzak değiliz ama bu hiçliğin ortasında olma hâline, bu ıssızlığa bayılıyorum yürürken.
Ne güzel gece geçirdik, ne güzel eğlendik. Ne şanslıyım ki uzunca zaman boğuştuğum bir acının, özlemin ve içinden çıkamadığım karanlığın yarasını burada sarıyorum. Gece bir noktada durgunlaştığımı, bir zamanlar en iyisi olduğunu düşündüğüm, heveslendiğim ve heyecanlandığım hayatın bir parçası olamadığımı hatırlıyorum. Arada kendimi melankolinin içinde bulmak, ona kendimi teslim etmek hâlâ vazgeçemediğim kötü bir alışkanlık. Ama orada o gece, tam da o anda etrafıma bakıp içimdeki karanlığa bir ışık tuttum, beni sarmalamış o hüznü üstümden atmayı başardım. O anı dönünce yüzüm gülüyor, kahvemden bir yudum alıyor, önümdeki hiç beklemediğim kadar mavi suya bakıyorum. Benim dışımda üç dört kişi daha var etrafta, bir kişi de sabahın bu saatinde bir hırsla yüzüyor. Sabah serinliğine ve tepemde ışıldayan güneşe kendimi teslim ediyor, oturduğum piknik masasına bağlı sabit banka uzanıyor ve gözlerimi kapatıyorum.
Günün ilerleyen saatlerinde Moderna Museet2 yollarındayım. Metrodayken Fons’la mesajlaşıyor, günün devamında neler yapacağımızı planlıyoruz. O diğer arkadaşlarıyla buluşacakmış. Müzeyi gezdikten sonra nerede ve kimlerle ise yanına gider, bir şeyler yer içer, çok uzatmadan ayrılırım oradan. Sonrasında şehirle yalnız kalmak istiyorum çünkü. Hangi sokak hangi bina beni kendine çağırıyorsa o çağrıya kulak verdiğim; vitrinlere, evlerin perdelerine, balkondaki masalara, önümde yürüyenin ayakkabısına baktığım iki üç saatlik bir yürüyüş yapmak istiyorum. Müzeye girdiğim gibi karşıma bir müzik grubu çıkıyor. Üç kişiler; biri çello, biri gitar, biri saksafon çalıyor. Çello çalanın yüzünde gamzeleri var, bilekleri incecik, gülümsemesi narin. Dünya yanmış, ardından gülümsüyor ve o marifetli elleriyle, nefesleriyle yangını kutluyor gibiler, hayran hayran onlara bakıyorum. Ben de yakmak istiyorum dünyayı, ben de gülümsemek istiyorum alevlere bakarak. Sturtevant sergisini geziyorum dikkatlice; duvarda Andy Warhol çiçekleri, karşımda Roy Lichtenstein kadınları var. Program kitapçığında Sturtevant’ın 1960’lı yıllarda ünlü yapıtların röprodüksiyonlarını üretip gerçeğe çok yakın bir sonuç çıkardığını ama yapıtı gerçeğinden ayırmak için –bilerek– tek bir hata yaptığı yazıyor. Her şeyin ne kadar –bilerek– yanlış ve hatalı olduğuna bakıyorum, tüm yanlışı, tüm hatayı, tüm yanılsamayı anlamak istiyorum. Warhol mezarında ters dönüyor, kendisine çok da üzülmüyorum. Yoko Ono’nun dilek ağacı var tam karşımda, beyaz kâğıtlara insanlar bir şeyler yazmış çizmiş, ağaca asmış. Ben de bir şeyler karalamak için kâğıdı kalemi alıyor ve bir süre sonra aldığım yere bırakıyorum. İçimden bir şey dilemek gelmiyor, hâlimden memnunum şimdilik. Dünyaya fazladan bir yük olmak ya da bırakmak istemiyorum.
Kırk dakikalık bir yürüyüş sonrası Södermalm’daki mekânı buluyorum. Bir zamanların harabelerle dolu, kenar mahallesi artık herkesin bildiği bir şehircilik masalı yaşamış ve bohem, alternatif bir yere dönüşmüş, soylulaştırılmış. Herkesi hızlıca selamlıyor, çok uzatmadan hemen bir şeyler ısmarlıyorum. Masanın diğer ucunda oturan Per bira şişesini alıp karşımdaki boş sandalyeye oturuyor, gülümsüyoruz birbirimize. Masada dönen muhabbete karışmaya çalışıyor ama daha çok birbirimizle konuşuyor ya da sessizce duruyoruz. Grup başka bir mekâna geçmeye ve orada içmeye karar veriyor, ben onlara katılamayacağımı belirtiyorum. Per bir anda “Sen ne yapacaksın?” diye soruyor. “Yürüyeceğim” diyorum. Benimle yürümek istediğini, bir sakıncası olup olmadığını soruyor. Şehirle yalnız kalmayı istiyorum istemesine ama onunla yürüme fikri hoşuma gidiyor, mekândan beraber çıkıyoruz. O “Buradan gidelim” diyor, oradan gidiyoruz. O sokağa da gireriz, o duvar resmine de bakarız, o ışıkları geçerken dikkatli de oluruz. Dur, şuradan bir bisiklet geliyor, dikkat et.
Gökyüzü biraz bulutlanmış, hava serinlemiş, şehrin renkleri ara ara canlanıp ara ara soluyor. Küçük küçük cümleler kuruyor, sesini hiç yükseltmiyor. Attığımız her adım, o güzel sokaklar, konuşur konuşmaz hâlimiz, ondan duyduğum bir çocukluk anısı mutlu ediyor beni. Bir süre sonra ona her şeyi anlatırken buluyorum kendimi; ailemi, şehirlerimi, karanlığımı, beklentilerimi, olmayanları, olmasını istediklerimi anlatıyorum. Bir yabancıya her şeyi anlatıyor olmanın o muazzam hissini iliklerimde hissediyorum. Bir süre sonra Stockholm belediye binasına varıyoruz. Meşhur kulesine, o görkemli cephesine yine hayranlıkla bakıyorum. Kemerlerle çevrilmiş avlusundan bahçeye çıkıyoruz. “Biraz oturalım mı?” diyorum, sakince kafasını sallıyor. Önümüzde mavi gri bir su, üstünde göz kamaştıran parıltılar var.
Sürekli konuştuğum için benimle yürüdüğüne –bence– bin pişman olmuş ama kendi hayatından da birkaç küçük ayrıntı paylaşmış bu sessiz, güzel adam yürüdüğümüz caddede bir noktada sözümü kesiyor. Sağımızda birbirine benzeyen, çok pencereli, büyük balkonlu, abartısız ama göz okşayan tasarımı olan binalar sıralanmış. “Bak!” diyor bana, “Bu binalara funkis deniyor.” Funkis, İsveççe fuktionalism (fonksiyonalizm) kelimesinin kısaltmasıymış meğer. 1930’larda Stockholm gerçekleşen fuardan sonra bu mimari akım ülkeye ve şehirlerine damga vurmuş. Bu evler, bu apartmanlar, mutlaka her odada pencere olacak ve her oda ışık alacak şekilde tasarlanmış; her daire aynı büyüklükte imiş, ev sahibi olmak için toplumun her gelir kesimindeki insana göre finansal düzenlemeler yapılmış. Funkis birazcık dünyayı değiştirmek istemiş aslında; herkesin güzel bir evde yaşamasını, büyükçe bir pencereden bakmasını, ışık görmesini, mutlu olmasını, rahatça yaşamasını istemiş. Dikkatlice dinliyor, apartmanlara alıcı gözle bakıyorum. Her şehirde olduğu gibi bu şehirde de bir evim olmasını istiyor, o evi hızlıca döşüyor, koltuğunu, duvar renklerini seçiyor, balkonda oturunca manzaramın nasıl olduğunu hayal ediyorum. Binalar ardımızda kalıyor, solda su kenarında bir park görüyoruz. “Bak” diyor Per, “Yarın Midsommar kutlamak için bu parka geleceğiz.”
Plastik bardaklar ve biralar benim sırt çantamda, Fons marketten çilek ve hazır salatalar, atıştırmalıklar almış, Per sabah Systembolaget’e3 gitmiş, votka ve cin almış, parkın yakınındaki evinden içecekleri soğuk tutan o çantayı da getirmiş. Üç farklı örtü seriliyor yemyeşil çimenlerin üstüne, güler yüzlü, bizim yaşlarda, daha önce görmediğim iki kadın ellerinde şarap şişeleriyle katılıyor aramıza. Kim kimin arkadaşı, kim neden bu gruba dahil hiç merak etmiyorum, herkes gülüyor nasıl olsa. Kafamı her kaldırdığımda birisi selam ediyor ve kendini tanıtıyor, kaç kişi olduk saymıyorum. Bugün Midsommar kutluyoruz; tüm ülke, tüm şehir zaten dışarıda. Birileri Midsommar’ın olmazsa olmazı çiçekleri toplamış, bize dağıtıyor. Çiçeklerden taç yapıp başına takanlar bile var çevremizde. Evet belki bir orman ortasında, ülkenin bilinmeyen bir yerinde, kocaman bir masanın etrafında toplanıp salamura ringa balığı, topraktan yeni çıkmış tazecik patatesler yemiyor, iki üç yudumda insanı sersemleten likörler içmiyoruz. Ebedi aşkımızı bulmak için önceki akşamdan yastığımızın altına yedi farklı çiçek koyup rüyalara da dalmadık ama her şey yolunda. Bu masal gibi yaşanan günü bir şehirde ne kadar iyi yaşayabilirsek yaşıyoruz. Çok sarhoş olursak etrafında dönerek dans edeceğimiz üstü yapraklarla kaplı, upuzun tahta bir bahar direği bile var parkın ortasında. Rålambshovsparken, Marieberg semtinde, şehirdeki birçok diğer benzeri gibi suya kıyısı olan büyükçe bir park. Öğleden sonra bin neşeyle başlayan günümüz çiçek açarak devam ediyor. Ben arada kalkıp parkta yürüyüş yapıyor ve başkalarına bakıyorum. Doğanın izinden giderek günü ve anı kutlamak çok değerliymiş, onu hatırlatıyorum kendime. Debaser’da hissettiğim duygular burada çok daha güçlü bir şekilde sarıyor beni. Hayatı kolaylaştırmak, hayata daha çok ışık sığdırmak istiyorum. Koca bir dünyanın, masmavi bir gökyüzünün bir parçası olmak, güzel insanlarla karşılaşmak istiyorum.
Suya yaklaşıyorum iyice, solda funkis binalarını görüyorum. Kafamı kaldırıyorum, turuncuya dönmüş alev alev gökyüzünü selamlıyorum. Bizimkilerin yanına dönüyorum, plastik bardağımı alıyor, bu sefer ben kaldırıyorum kadehi.
{tüm fotoğraflar: İnanç Ozan Zaimoğlu}1. İsveççe: Şerefe!
2. Stockholm Modern Sanat Müzesi.
3. İsveç’te alkol yüzdesi yüksek içkilerin alınabildiği, devlet kontrolünde satış yapılan içki dükkânları.