fotoğraf: İnanç Ozan Zaimoğlu
Şehir Günceleri
Atina II

Vinçler

Muhtemelen bir akşam üstü, terastaki çiçekleri sularken veya bir kadeh beyaz şarabı yudumlarken, inşaatı hiç bitmeyecek zannettiğim bu binaya bakıp yine söylendim. Sabah kahvemi içerken de söylenmişimdir, hiçbir şey yapmazken de. Yıllarca sürdü çünkü, vinçler dolandı durdu, taş üstüne taş koyuldu. Vincin ucuna otursam da şehre baksam istedim ben de hep, bunu küçüklüğümden beri isterim. İnşaat bitince ne güzel olacak ama değil mi? Soranlara “National Gallery’nin tam karşısında oturuyoruz” deriz. Belki tepesinde bir kafe olur, arada orada oturur, bir şeyler içerken evimize bakarız.

Şehirler değişiyor, dönüşüyor, büyüyor, yaşlanıyor. Bitmez inşaat bitmiş, herkes başka şehirlere çekilmiş, yatak yorgan toplanmış, bir valize giysiler koyulmuş, gözyaşları dökülmüş. Evimizin önündeki o çorak, çimleri yolunmuş, kuru ağaçlı park Japon bahçesi olmuş. Müze açılmış inanmazsın. Vinç yok artık, vincin ucunda oturan bir ben yok. Hayat geçmiş. Pangrati’nin o sokağında o siyah araba duruyor, kelebek camı kırılmış. Yaptırmamış. “Biraz Pop Biraz Sezen” torpido gözünde muhtemelen. Kahveci oğlanlar sakince muhabbet ediyor, Arnavut bakkalın karısı dükkânda yine boktan bir Türk dizisi seyrediyor. Bense müzenin ikinci katındayım. Tsarouchis’in en ünlü eserlerinden “Neon”a bakıyorum önce uzun uzun. Gözümün sonra nereye kayacağını biliyorum. Tahmin ettiğim gibi müzenin ikinci katından terası görüyorum. Tek kişilik depresyon koltuğu duruyor, koltuğun arkasında büyükçe bordo çiçekleri olan bir bitki var. Onca sene geçti, yeni bitkiler gelmiş terasa hâliyle. O sarı örtüyü güneş gelmesin diye koca mandallarla sıkıştırıp asmış, yanında da bir beyaz örtü daha. İkisinin ortasında o iki fener tente direğine asılı duruyor.

Vincin ucuna oturup şehre tepeden bakamadım ama hayatımın o güneş açan dönemine, çiçek açan zamanlarına, hâlâ kulağımda çınlayan kahkahalarına selam verdim. Atina’da sokaklarım, ağaçlarım, köşelerim, yollarım, mezarlarım, bulutlarım var. Terastaki –hatırlamak istediğim– ışıl ışıl o hayat benim. “Neon”un önünde gülümser gibi duran o denizci oğlan gibi hiçbir şey yapmadan, bakar olduğum o “an” da benim.

Yeni ev eski sokak

Uzun zamandır evimizin önünden, sokağımızdan, mahallemizden geçmedim. O yeni, karanlık evimden çıkıp başka mahallelere yürüdüm hep, alıştığım yöne değil, bilmediğim yöne doğru zorladım kendimi, çirkin mahallelerden geçip çirkin binalar gördüm. Kendime sığınak olacak yeni bir mekân bellemek istedim başka semtlerde, o mekâna hep aynı saatte gidip aynı şeyi içmek istedim, mekân çalışanları artık beni tanısın, içtiğimi bana sormadan masama koysun istedim, balkonu güzel bir apartmana olur olmaz sevdalanmak istedim.

Artık bu şehirde hiçbir evi, hiçbir balkonu, hiçbir terası istemiyordum aslında. Sadece Pangrati’den vazgeçmem, Pangrati’yi unutmam gerekiyordu. Şehrin hiç sevmediğim bitmek bilmeyen sıcağında binlerce adım attım; yürürsem kurtulurdum, yürürsem rahatlardım, yürürsem terlerdim, terimi attıkça özlemimi de acımı da hasretimi de ruhumdan atardım. Üstümdeki giysiler tuz lekesi olana kadar terledim. Alnımdaki teri elimle sile sile, gözüme kaçan damla damla tere küfrede küfrede yürüdüm. Tüm bunların sonunda eve vardığımda içimde hâlâ tanımlayamadığım bir boşluk, ayaklarımda keskin bir ağrı oluyordu. Nefes nefese evin kapısını açıp, çantayı bir yere atıp buz gibi suyla duş alıyordum. Günün üçüncü tişörtünü kirli sepetine atıyordum. Uykum bir an önce gelsin istiyordum. Ne güzel olurdu bir dört beş saat deliksiz uyuyabilsem, kalktığımda omzumdaki yükü değil de içimin ferahlığını hissedebilsem. Lavanta yağı damlattığım perdelerden, yastık kılıflarından, pikeden mucize bekliyordum, kendimi yatağa atar atmaz huzurla uyumak, güzel rüyalar görmek istiyordum.

Aklımda hep teras vardı. Yüzlerce bitkinin varlığından şımarıkça şikâyet ederdim etmesine ama sabah erken saatlerinde kahvemi içerken her seferinde her birinin ne kadar güzel olduğunu bilirdim. Ayrılmamızdan sanırım bir ay önce kadardı, her zaman olduğu gibi akşam güneşi terasın her yerine vurmuş, sarı sıcak parlıyordu. O kadar çok çiçek açmıştı ki o bahar; rengârenk, iri iri çiçekler. İçim ne kadar karanlık olsa da fark etmemek imkânsızdı; yüksek sesle, kahkaha atarak selamlıyorlardı sanki beni her seferinde.

İşte o gün aniden fotoğraflarını çekmeye başladım, özenle, sabırla, teker teker her ağacın, her daldan çıkan yaprağın, yaprakların arasından iri iri beliren her çiçeğin. Zihnim unutacaktı çünkü biliyorum, ben kendime bu güzelliği hatırlatmalıydım. Bu evden çok yakın zamanda gideceğimi de onu bir daha görmeyeceğimi de biliyordum.

O ağustos sabahı, taksi hareket eder etmez kafamı hemen sola çevirdim. Apartmanın giriş kapısına baktım, 74 numara. Taksi bizim sokakta biraz yol aldıktan sonra sağa döndü. Sonra dümdüz devam etti, Spiro Merkouri’yi geçerek yeni evime doğru tam gaz gitti. Yunanistan’ın en ölü gününe, 15 Ağustos’a, ülkede herkesin tatile gittiği ay olan ağustos ayının ıssızlığı yetmiyormuş gibi bir de tatil gününe denk getirmiştim yeni eve taşınmamı. Sokakların boşluğu öyle sinir bozucu, öyle üzücüydü, boş boş baktım taksiden dışarı. Taksi şoförünün tertemiz, ütülü, bembeyaz gömleği vardı. Üç beş dakika sonra sakince indim taksiden, adama teşekkür ettim, adam benim kızarmış gözlerime baktı, kibarca iyi bir gün diledi, valimizi indirdi. Astydamantos’tan Menonos’a gelmiştim.

O sırada benden başka kimsenin yaşamadığına emin olduğum apartmana girip birinci kata çıktım. Ağustos ayında Atinalılar şehirden göçer. Yeni evime girince ilk işim ön balkon kapısını açmak oldu. İki sandalye ve bir küçük masanın anca sığdığı, sokağa ve karşımdaki apartmanın balkonlarına bakabildiğim minicik bir balkonum vardı. Yeni bir evi sevmek zorundaydım. Her zaman şikâyet ettiğim o eski, mermer evye yoktu mesela, o zor kapanan anneanne mutfağı dolapları da yoktu. 90’ların ruhsuz tatsız, şekilsiz ve çirkin ama günümüzü düşünürsek daha işe yarar öğeleriyle doluydu bu ev.

Yatak odasında ortalama büyüklükte bir yatak, gereğinden görkemli ferforje başlığı ve üstünde yeni yıkanmış kılıflarla kaplı altı yastıkla bakıyordu bana. İlk işim en arkadaki iki yastığı alıp dolaba koymak oldu. Yatak odasının da küçük bir balkonu vardı, küçük bir avluya bakan; karşı apartmanların arka balkonlarında asılmış çamaşırlar, avluda gezinen kediler, birbirinden çirkin perdeler vardı. Bu karanlık, güneş almayan, iki balkonun kapısını da açtığımda rüzgârı ferahlatan, mavi duvarlı evi sevmekten başka çarem yoktu.

Tsarouchis

İlk ne zaman bir Tsarouchis eseriyle karşılaştığımı hatırlamıyorum. Atina’ya taşındıktan sonra boş zamanlarımda şehrin müzelerini, oturduğum ve yakın semt(ler)in galerilerini gezerken gözüme çarpmış olsa gerek. En olası senaryo bu ama ben böyle olmadığını biliyorum. O yakışıklı denizciler, o buğday tenli gözlerinde ateş olan oğlanlar, bakınca utandığım ve heyecanlandığım o vücutlar çok çok seneler önce girdi benim dünyama. İnsan dediğinin merakını, hevesini kimse durduramıyor zira. Ben bir dergide, bir bilgisayar ekranında, bir kitabın sayfasında, birinin heyecanla anlatırken kıpırdayan dudaklarının arasında, bir cümlede tanıştım Tsarouchis’le eminim. Ait olduğu dünyanın farkında olan ama o dünyaya teslimiyetini itiraf etmeye korkan herkes gibi ben de kendi yeraltı dünyamı yaratmıştım ve orada utançla karışık bir zevkle geziniyordum.

Yaşarken değil de şehre veda ettikten bir buçuk sene sonra kendimi ressamın şimdi müze olmuş, o köhne evinde buldum. Marousi bildiğim Atina semtlerinden değil, şehrin kuzeyinde, nispeten daha varlıklı insanların yaşadığı, daha yeşil mahalleleri olan bir semt. Metro istasyonundan müzeye yürürken koca balkonlu, üç dört katlı güzel apartmanlara, müstakil evlere bakıyorum. Müzenin kapısı kapalı; zili çaldıktan sonra benim yaşlarımda bir kadın açıyor. Bütün evi, müzeyi, Tsarouchis’in renklerini, oğlanlarını, boyalarını inceliyorum. Adımlarım parkeyi gıcırdatıyor.

Tsarouchis’in renklerini ve insanlarını düşündüğümde tek bir keskin an geliyor aklıma. O anın dışında küçüklüğümden bugüne eşlik etmiş figürlerin, bakışların, yüzlerin, gülüşlerin, renklerin verdiği cesaretle anacağım onun hayatını. Tek bir andan ziyade, benim hâllerimin tümünü kucaklayan bir hevesle anacağım. Bunu düşünerek çıkıyorum müzeden.

Günışığı

Bazı sabahlar, nadiren de olsa benden erken kalktığında, asla adını öğrenmek istemediğim o şarkıları dinledin. Sigaranı içerek, uzun uzun gökyüzüne bakarak, asık ve durgun suratınla. Oysa ne güzel gülerdin.

İtalyanca ve Fransızca, 60’lardan kalma şarkılar bunlar. Hüzün, acı, keder dolu; söyleyenlerin neredeyse ağladığı şarkılar. O şarkıları neden dinlediğini, neden bu kadar üzgün olduğunu anla(ya)madım, denedim ama başaramadım. Bu şarkıları sevmeyi de denedim ama yapamadım. Onlarca çiçekle dolu kocaman bir teras, gün içinde yapılan rutin şeyler, gülümseyerek günaydınlaşmak, –hâlâ– sarılıp uyumak, ara sıra bir yerlere gitmek; ısrarla, hüz(nü)ne iyi geleceğini düşündüğüm şeylerdi. İyi gelmedi. Ben o şarkıları duyduğumda genelde salona kaçtım, kulaklıklarımı taktım, kendi dünyamın şarkılarını dinledim. Artık hüznüne ortak olmak içimden gelmiyordu çünkü.

Yaklaşık dört sene önce bir yaz akşamı, bir parkın önünde elinde iki kahveyle bekliyordun. Dört senelik sürede, bir yere, üç dört kez benden erken geldiysen, o da o anlardan biriydi. Beyaz puantiyeli lacivert bir tişört, su yeşili bir pantolon, kahverengi sandaletler vardı üstünde. Çok nazlanmadan, beklemeden, korkmadan açıldık birbirimize. Kum rengi saçlarını, o çok güzel ellerini, ayrık dişlerini ve birbirinden farklı büyüklükte yorgun gözlerini o zaman da çok sevmiştim, hâlâ çok seviyorum. O gün çok kibar ve naziktin, bu dört sene içinde hep öyle kaldın. Hayatımda senin kadar zarif, senin kadar kabalaşmaktan, kalp kırmaktan, sesini yükseltmekten bu kadar imtina eden birini tanımadım.

Gönül dilinden başka kullandığımız bir dil vardı anlaşmak için, ikimizin de anadili olmayan. Hâkim olabildiğimce o dilde güzel şeyler söylemeye çalıştım sana, hitap ederken de o pek hoşlanmadığım abartılı, süslü kelimeler yerine, sana gerçekten yakışan kelimeleri seçtim. Gün ışığıydın benim için. Hüznün, derdin, hayata karşı aksiliğin, bazı zamanlar çok uzun süren suskunluğun bile, ışığını biraz olsun azaltmadı.

Birbirimizi çok sevmiş, binlerce kilometre yol gitmişizdir; onlarca yeni kasaba/şehir görmüşüzdür, çok dert paylaşmış, sayamadığım kadar kahkaha atmışızdır. Tüm bu yaptıklarımıza, bir akşam ağlayarak ayrılmayı da ekledik. Eklemişizdir.

Her şey bitti, ben hâlâ buradayım.

Geçmem dediğim sokaklardan geçtim, bir daha uğramayacağımı düşündüğüm yerlerde kendimi buldum. Atina bir balkondan uçakları görüp heyecanlandığım, babama sığındığım bir şehirden, firari olup aşka düştüğüm bir şehre dönüştü. Âşık olmayı, iyi insanları, gülen yüzleri burada buldum. Ne çok sıkıldım, ne çok terk edip gitmek istedim. Ne çok güldüm, ne kadar çok seviştim. Herkesin mandalina portakal zannettiği turunçlar gibiydi şehir. İştahla, hevesle ısırmak istiyordun, tadı acıydı. Bakmaya doyamazdın ama.

Şimdi ben yine buradayım. Bu sefer o sokaktan geçmedim, kendimle gurur duydum. Kelebek camı da tamir ettirmiştir artık. Şimdi ben yine buradayım, hep burada olacağım. O artık o evde yaşamıyordur, teras belki de bomboştur. Ben başka sokaklarda, başka adımlarla yürüyorum. Her şey içimde, her şey çok uzak. Hangi sokağın gölgesi en serindir, hangi an nerede durabilirim biliyorum. Beni bu şehirde ne mutlu eder, ne gözümü doldurur biliyorum.

Ben yaşadıkça yaz mevsiminde kendimi burada, bir günlüğüne de olsa bu şehirde, bu şehre uzak bir adasında bulacağım. Onunla selamlaşmazsam hatırım kalır. Ben öldüğümde de bu şehir, bu adalar, bu dalgalar, bu denizler, bu adalar olduğu yerde duracak. Ben onları göremeyeceğim sadece. Uğruna yüzlerce kelime döktüğün yerler sana usulca veda edecek, orada, o parkta, o evde, o müzede hep başkaları olacak. Başka nefesler, başka yüzler.

Sarı sıcak bir şehirdin Atina. Yaktın, terlettin. Nasıl kaçtığımı bilemedim. Göğün ne mavidir Atina. Parlak ve sonsuz. Nasıl kıskandım bilemedin.

{tüm fotoğraflar: İnanç Ozan Zaimoğlu}

aşk, Atina, İnanç Ozan Zaimoğlu, kent, şehir, yaz