Şehir Günceleri
Lizbon

Alfama’daki evin penceresinden kiremit çatıları, bembeyaz evleri, Tarus’un üstüne düşen güneşi, sokaklarında oynayan çocukları izledim. İki sokak ötedeki lokantada daha önce hiç görmediğim büyüklükte sardalyalar vardı, onları bir iştahla yedim. Tazesinden serin bir beyaz şarap eşlik etti sardalyalara, boğazımdan akan her yudum şarap bana iyi geldi. Şehrin meşhur 28 numaralı tramvayı semtin daracık sokaklarında kimbilir kaçıncı seferindeydi o esnada bilmiyorum. Şehir dedikleri kadar varmış diye düşündüm; övdükleri, sevdikleri kadar varmış gerçekten. Seneler önce Porto’da, gördüğüm ilk Portekiz şehrinde bir hostelde kalmıştım. Porto’nun köhneliğine görür görmez âşık olmuştum, aklım çıkmıştı. Hostelde çalışan genç adam bana Portekiz’in aslında ne kadar da yalnız bir ülke olduğundan bahsetmişti, onu anımsadım. Yüzünü okyanusa, sırtını tek komşusu İspanya’ya dönmüş bu küçük ülkenin ne kadar melankolik olduğunu gençliğimde okuduğum Fernando Pessao satırları bana anlatmıştı. Bana sorsan ben de yalnızdım. Zaten Fernando Pessoa da o genç adamın bana tavsiyesiydi. “Portekiz’i anlamak istiyorsan Pessoa okumalısın” demişti bana, ben hostelin bahçesindeki piknik masasında biramı içerken. O su bardağında şarap içiyordu, akşam olmak üzereydi. Ben akşamları severdim.

O zamanlar böyle şeyleri söyleyenleri hayranlıkla dinler, dediklerini en kısa zamanda yapmaya, gerçekleştirmeye çalışırdım. Şimdi olsa yine aklımın bir köşesinde tutarım tutmasına ama gidip koşa koşa dediğini yapar mıyım bilmiyorum. Döndükten sonra genç adamın tavsiyesine uydum ve Bağdat Caddesi’nde ne kadar kitabevinde ne kadar Pessoa kitabı bulduysam hepsini aldım. Yazarın o karanlık dünyasındaki en sadık muhafız oldum. Hayatımı başka bir ülkede kurduğumda o kitaplar hep yanı başımdaydı. Eindhoven’da yatağımın yanında bir beyaz komodin vardı, Huzursuzluğun Kitabı gecelerce o komodinin üstünde durdu. Seneler geçti, şehirler değiştirdim, eşyalar attım, yeni eşyalara kavuştum, koca teraslarda oturdum, yeni cümleler okudum. Artık Pessoa kitaplarının nerede bile olduğunu hatırlamıyordum. Lizbon’a o upuzun dönemin sonrasında düştü yolum. Ne ben o kadar yalnız hissediyordum kendimi, ne de Lizbon o kadar melankolik ve köhneydi. Ağustos güneşi şehrin renklerini bir tuvale özenle çiziyordu ama ben güneşin bu tatlı oyununa kanmadım. Lizbon’a geldiğimde şehirlerini sevmiş, evlerini kurmuş, yollara düşmüş, âşık olmuş, sevilmenin ne tatlı bir duygu olduğunu anlamış, bir yaz gecesi sevdiceğiyle yolları ayırmış, kendini tanımış biriydim. Şehir ise çok çok geçmeden kollarını uzatmış, ellerimden tutmuş ve usulca sarılmıştı bana. Lizbon güzelliğini insanın gözüne sokmayan, derinliğini insanı tedirgin ettirmeden hissettiren, sevgisini abartmadan gösteren bir şehirdi. Şahane bir eylül akşamüstü gibiydi. Ben eylül akşam üstlerine bayılırdım.

Azulejolar, o rengârenk, meşhur çiniler evlerin cephelerinde, beklenmedik köşelerde, kilise duvarlarında selam durdu bana. Benimle beraber şehre adımını atan milyonlara. Tüm şehrin hikâyesi bir yüzü sırlı bu levhalardaydı. Kimisi mavi beyaz renklerde bir kahramanlık hikâyesi anlattı, kimi eski bir apartmanın duvarında çiçeklerini açtı. Herkes gördüğü azulejoların fotoğrafını çekiyordu şehirde. Renkler, desenler, bitkiler, geometrik şekiller, hayvanlar vardı. Her şehrin kendini inkâr ettiği bir dönemi olur ya, burada da yaşanmış o dönem pek tabii. Lizbon pek zengin, pek çalımlı bir şehirken, azulejoların alt sınıfın ilgiye değmez işi olarak görüldüğü bir zaman olmuş; binasından sökenler mi dersiniz, üstünü kapatıp saklayanlar mı… Bir yüzü sırlı balçık levhalar direnmiş, bugünlere kendini saklamış.

Şimdilerde altın çağını yaşıyor azulejolar, Lizbon’u gezmiş birinin aklından kolay kolay çıkaramadığı onca görüntünün evvelinde onlar var, öyle güçlüler. Yoksa nehrin kıyısında yarı açık bir göz gibi yükselen, kıvrımlarını şehrin içine katmış MAAT, Alfama’daki katedral, Jerónimos Manastırı, hayran hayran gezmelere doyamadığım Calouste Gulbenkian Müzesi, şehrin en bilinen caddelerinden Rue de Augusta, karşı şehir Almada’ya kavuşturan zarif mi zarif 25 Nisan Köprüsü, Alfama’nın dik yokuşlu sokakları da pekâlâ bu şehrin akla ilk gelenleri olabilir. Ramiro’da silip süpürdüğüm onca şahane yemek de: mercan rengi karidesler, o kum midyeleri, deniz tarakları, o deniz tadan istiridyeler. Dünyada başka hiçbir şehirde görmediğim, o akıl almaz güzellikteki kaldırım taşları ve desenleri de.

Belém Kulesi dışarıdan baktığınıza taş bir mücevherdir ve yabancı, onun kendine özgü güzelliğini hem şaşkınlıkla hem de giderek artan bir takdirle görür. Danteldir, incecik danteldir, uzaktan beyaz renkte parıldayan narin taş işçiliği, nehre giren gemilerdeki tayfanın gözünden kaçmaz. İçerisi de daha az güzel değildir; balkonlarından nehir ve ötesindeki denizin kolayca unutulmayacak bir manzarası vardır. —Fernando Pessoa

Belém Kulesi’ne vardığımda gün sona ermek üzereydi. Çimlerde futbol oynayan yakışıklı genç oğlanlar vardı. Kule bir masalın geçtiği bir yerdi sanki. Sudan yansıyan cevval bir gün turuncusu onu süslemiş, daha da alımlı yapmıştı. Güneş gözümün önünden gidene kadar kuleyi izledim, genç oğlanlar futbol oynamaya devam etti. Ben o zamanlar Pessoa’nın kule için yazdığı satırlardan haberdar değildim. Dedim ya, Pessoa’yı unutmuştum bile. Lizbon’daki ilk saatlerimde sonradan haberdar olacağım satırların uğruna yazıldığı –incecik dantel– bir kuleye bakar oldum. Lizbon’da dört gün geçirdim. Onu başka bir şehre benzetemedim. Üstelik şehir nedir bilenlerden İstanbul’a benzediğini duydum hep. Tepesi olsun, Tarus’un adeta İstanbul Boğazı gibi akıp durması olsun, iklimi olsun benzerdi. Defalarca demişlerdi. Bana öyle gelmedi, Lizbon başka hiçbir yere benzemiyordu. Oysa ben bir şehri diğerine benzetmeye bayılırdım. Tek bir apartmanını görür, koca bir şehre o yüzden benzediğini düşünürdüm.

Alfama’daki evin penceresinden kiremit çatıları, bembeyaz evleri, Tarus’un üstüne düşen güneşi, sokaklarında oynayan çocukları izledim. İki sokak ötedeki lokantada daha önce hiç görmediğim büyüklükte sardalyalar vardı, onları bir iştahla yedim. Tazesinden serin bir beyaz şarap eşlik etti sardalyalara, boğazımdan akan her yudum şarap bana iyi geldi. Şehrin meşhur 28 numaralı tramvayı semtin daracık sokaklarında kimbilir kaçıncı seferindeydi o esnada bilmiyorum.

Ben evden çıktım, bir taksiye bindim. Taksi şoförü onca gün şehirde gezip “karşı” tarafa geçmediğim için biraz bozuldu. Orada yaşıyormuş meğer. En güzel plajların orada olduğunu, Lizbon’dan daha sakin, daha huzurlu olduğunu anlattı bana. Yıllarca başka ülkelerde yaşamış, aslında resim öğretmeniymiş ama şimdi daha çok para kazanıyormuş. Karşıya geçmeyenlerin ne olduğunu en iyi bilenlerdendim, bir sonraki Lizbon seferimde onun yaşadığı yerleri de göreceğime söz verdim. O plaja da gidecektim. Kendinden sihirli bu şehre veda vaktim geldi. Havalaanında taksiden inerken, beyefendi bana iyi dileklerini iletti, bense ona teşekkür ettim. Şehirlerden nasıl ayrıldığımı hiç unutmazdım. Lizbon’dan nasıl ayrıldığımı da hiç unutmadım.

{tüm fotoğraflar: İnanç Ozan Zaimoğlu}

azulejo, İnanç Ozan Zaimoğlu, kent, Lizbon, şehir