Ev bizim zamanımızdır, yer ise gözyaşlarımız.
Her şey dışımızda: şehirler, gözyaşları, bitmeyen akşam. İçimizde uçakları hedef alan silahlar ve ev özlemi yerine yerleşir. Evi ona yakışmayan tüm isimlerle çağırdık ve ona layık olduğumuzu bize yakışmayan şeyler üstünden ilan ettik: resim, şiir, ihanet ve ölüm.
Sokaklarımızda ve başarısızlıklarımızda dolaşabilecek, bize lanet okuyabilecek ve ağıtlarımızı yazabilecek tek bir söz bile üretemedik.
Lanet peşimizi bırakmazsa asla aklımız başımıza gelmeyecek.
Ve eğer ağıtlar bize ulaşmazsa, sevincin tadını asla bilemeyeceğiz.
Bırakın dursunlar. Dünün gözyaşlarına benzeyen bugünün gözyaşları dursun.
Yarının gözyaşları için başka bir renk arayalım, çünkü onları sahiplenecek bir duvarımız yok. Evimiz uzak çadırların, uzak sermayenin ve uzak şehitlerin yeridir. Bırakın dursunlar. Bugünün gözyaşları dursun.
Ben oraya cesaretle korunarak, cesaretten korkarak girdim.
Hayatımda yalnızca bir kez gördüm tarihi tüm bu vahşi zeytin dallarıyla donanmış hâlde. Bir insanın bir kayaya dönüştüğü hiç olmadı ve bir kayanın bir askere dönüştüğü de.
Yine de bu evde oldu. Şu andan itibaren cennet daha yakın. Cenneti evle değiştireceğim, çünkü cennet o kadar güzel ya da rezil değil ve henüz yanlış olduğu kanıtlanmamış bir vaat. Kim öğretti bana bu sessizliği ve kim öğretti sonu olmayan bir akşamla zamanı tutmayı? Bana bu cesareti kim öğretti? Ve tüm bu ironiyi?
Hayır. Ev gölge ile ağaç arasındaki bağ gibi değil. Ev bir kan ve akrabalık ilişkisi değil. Ev bir din ya da bir tanrı değil. Ev bu yabancılaşma. Bu yabancılaşma. Evde sizi avlayan bu yabancılaşma.
Bunun sonucu olarak cennet daha yakın.
Bu bir buluşma ya da veda değildi.
Buluşmayı vedadan ya da eti kemikten ayıran an: Evle tanıştığınızda işte buradasınızdır.
İntihar çılgınlığıyla üzerlerine çullanıyorsunuz. Eşyalarını kapıyor ve en yoğun sessizlikte bağırıyorsunuz.
Sırtınız, petrol ve ulusal radyo istasyonlarını bilmeden evvel, şövalye olunan zamanlardaki bir yay gibi eğilir ve belirsiz bir eyleme hazırlanırsınız. Başlangıçtaki eylem miydi yoksa söz müydü? Tereddüt ediyorsunuz.
Keşke sırtınız metalden yapılsaydı da çatlamasaydı.
Keşke sessizliğiniz metalden olsaydı. Ses çıkarsaydı, çınlasaydı.
Sonra bir rüya sizi şehrin kapılarına götürüyor: Bir zafer anında kim sizin tarihinizi bir süs olarak satın alacak? Bir süs eşyası. Siz direnişin bir hak, ölümün bir hak olduğuna inananların prensisiniz.
Ev hiçbir zaman bana ait olmadı. Ben her çağda ve her dilde habercisiydim onun. Ev hiçbir zaman bana ait olmadı. Bana başka gazeteler verin ve başka haberler iletin çünkü ben okumayı bilmiyorum.
(Gazete satıcısının söylediği buydu.)
Pencereleri hiçbir şeye bakmıyor.
Küçük bir rüyanın içinde, kendimi Kuh-e Dinar’da beni savaştan koruyan hücreden çıkarken gördüm. Beni gören oldu mu ki özür dileyeyim? Oraya geri dönmeyeceğim çünkü pencereleri beni ilgilendiren hiçbir şeye bakmıyor.
Genç bir asker beni durdurdu. “Ben savaşmıyorum” dedim ona, utanç duygumu gizleyerek, “ve namaz kılmıyorum.”
“O zaman buraya neden geldin?” diye sordu.
“Dua etmek için. Sağımda bir savaşın kalıntıları, solumda bir tanrının kalıntıları. Ama ben savaşmıyorum.”
“O zaman nesin sen?” diye sordu asker.
“Dua arasında bir piyango bileti.”
“Onunla ne yapacaksın ve eğer kazanırsan o sana ne yapacak?”
“Sevgilimin gözleri için bir renk alacağım.”
Asker benim şair olduğuma inandı ve gitmeme izin verdi.
“O zaman buraya neden geldim?” diye sordum kendime.
Kayalardan, yenilgiden ve nadir ağaçlardan oluşan bir hazine.
Şehrim şimdi yanımda olsaydı, boğazımı düşünmekten vazgeçer ve bir dağda yaşayan bir pınarın buz gibi suyunu içerdim.
Şehrim şimdi yanımda olsaydı, genellikle beş dakika erken gelerek katıldığım tüm randevularım için (ölümle yaptıklarım için bile) özür dilerdim.
