“Burası Maydān ash-Shuhadā. Burada adeta su fısıldıyor. Zaman artık tam anlamıyla bu sesle aktığını gösteriyor. Su gibi zaman da akıyor. Suyun kıyısına geri döner gibi dilerim bu zaman da tekrar döner ve yaşamın bu hatırasıyla beni kıyıya bırakır.”*
Askerler tarafından tekrar kovalandı ancak bu kez herkes İran’a kaçmayı başardı. Haberci sürekli hızlı koşmaları için bağırıyordu ve vadinin diğer tarafına gitmelerini işaret ediyordu. Karşı vadiye geçmeyi üç kez denediler. Yolda ayağı takılanlar ve düşenler oldu ama ne olursa olsun tepeye ulaşana kadar birlikte yokuşa doğru ilerlediler.
Herkes yorgunluktan kötü durumdaydı. Yolcuların çoğu askerlerden kaçarken çantalarını kaybetmişti ve kimsenin suyu kalmamıştı. Haberciler tarafından sürülürlerken, sersemlemiş bir şekilde ayaklarını sürüyerek, kıraç bir yaylaya doğru ilerliyorlardı.
Uzaktan evleri görebiliyorlardı. Burada İranlı Kürt halkı yaşıyordu.
Gün batımında bir köye vardılar. Hava kararınca arabayla Maku şehrine gideceklerdi. Artık İran’da oldukları için, haberciler yolcuların geçişine çoğunlukla göz yuman polis hakkında daha az endişeliydi. Geçen yaz, Kürt isyancılar ile hükümet arasındaki yumuşama sona ermişti ve ordu, kontrgerilla operasyonlarına yeniden başlamıştı. Açık bir günde Zagros Dağı’nın karlı zirvesinin görülebildiği Maku çevresindeki dağlarda, İran birlikleri, bazıları haberci bağlantılı olan hükümet yanlısı milislerle birlikte hareket ediyordu.
Güvenli ev, kirli halılar, battaniyeler ve yarım devrilmiş çatıyla tek katlı bir binaydı. Binanın kapısı kilitli ve bir Kürt tarafından korunuyordu. Göçmenler yolculuklarının bedelini ödeyene kadar tutsaktı.
Uzun bir bekleyişin ardından yanında oturan arkadaşı telefonla ailesine ulaşınca ablası rahatlayarak gözyaşlarına boğuldu. Annesine, ödemelerini emanetten alacak olan Kabil’deki arkadaşını aramasını söyledi.
Artık güvenli evdeki Kürtler kendilerine düşen payı beklemek zorundaydı. Ya ödemezlerse? Akrabaları parayı getirene kadar orada sözleşmeli işçi olarak tutulan, yemek pişiren ve temizlik yapan üç erkek çocuk vardı. Bir camı kırarak kaçmayı deneyebilirsin ama habercilerden biri seni yakalarsa pişman olursun.
Günde iki kez, ödeme yapan müşteriler bir minibüsle otogara götürülüp batıya gönderiliyordu. Her gece onların yerini başkaları alıyordu. Aralarında küçük çocukları olan Afgan aileler, ama çoğunlukla genç Pakistanlı erkekler vardı. Avrupa’ya sığınma şansları Afganlara göre daha azdı, ancak birkaç yıllık düzgün bir iş bile yolculuklarını karşılamaya yetebilirdi.
Pakistanlılardan biri “Avrupa zengin” diye şaka yaptı. “Atina’da bile günde iki yüz avro kazanabileceğini biliyor musun?” “Gerçekten mi?” dedi diğeri. Yunanistan’ın ekonomik kriz içinde olduğunu duymuştu. “Nasıl?” “Orada biryani [μπιριάνι] restoranı açarsan, sana tek biryani tabağı için otuz dolar verirler.” Diğerleri kahkaha attı.
Savaş gibi, haberci yolundaki hayat da çoğunlukla korku dolu anlarla noktalanan bir bekleyişten ibaretti. Güvenli evde geçirilen uzun süreler başlıca sefaletlerden biriydi. Maku’da günde iki kez sadece patatesli et suyu ve ekmek veriliyordu. İnsanlar kalabalık bir odada geceleri geçiriyordu. Bazılarının eşyaları kaybolmaya devam ediyordu. Birisi banyodayken pantolonunu kaybetmiş. Birisi birisinin şampuanını çalmış. Bu, o yerin günlük hikâyesiydi.
Bir keresinde pencereden dışarı bakan genç delikanlı, orijinal North Face tişörtünü giymiş, tespihini takmış ve dinden bahseden bir Afgan çocuğun minibüse bindiğini gördü. Bu durumu gören genç delikanlı panik içinde kapıyı çarparak “Onu nereye götürüyorsunuz?” diye bağırdı. Elbette boşuna bağırdı, çünkü o zamana kadar Afgan çocuğunu götürmüşlerdi.
Üç gece sonra haberciler paralarını aldıklarını söylediler. Onu ve diğer arkadaşını yan minibüse bindirdiler. Güvenli evin, otobüs terminalinden sadece bir taş atımı uzaklıkta olduğunu gördüklerinde şaşırdılar. Zaten orada bekleyen büyük bir göçmen grubu vardı; polis onları rahatsız etmedi.
Haberciler otobüsün kapasitesini iki katından fazlasına doldurdular, bu nedenle göçmenler sırayla koridorda durmak zorunda kaldı. Ama Maku’ya giden uzun yolculukta kontrol noktalarından sorunsuz geçtiler.
Bu sırada etraflarını saran Anadolu kırsal peyzajından geçiyorlardı.
O, bir zamanlar Pakistan’da sokakta biblo satan bir çocuğu düşünüyordu; dönüştüğü vatansız adam ve geride bıraktığı aşk, onu ileriye taşıyan yüzüydü.
* Bu satırları Şehitler Meydanı’ndan Doğu Akdeniz’e bakarken not etmiştim.