Evinizde Kalabilir miyim?
Bize Bakan An

Zaman geçtikçe, bize bakan an: Bekleme anıydı.

Limit (حد) “Sınır”, siyah mürekkep ile beyaz kâğıt üzerine baskı, kolaj: Waseem Ahmad, 2021, İstanbul

Şimdinin ötesine bakmanın bir yolu olarak, geçmişe geri dönmek asla mümkün olmadı. “Ama ben sık sık geçmişe, olası bir gelecek için, bir umut olarak bakarım.” Bana inanamayarak bakan adam, ince bir gülümsemeyle dudağını büküyor ve devam ediyor: “Bu gelecek, nereden geldiğimizi, bundan sonra nereye gideceğimizi anlamak için geriye bu keskin bakış nedeniyle şekilleniyor.”

Bu, Haziran 2006’da doğruydu:

O, hâlâ İran’ın küçük bir kasabası olan Maku’da bundan sonra nereye gideceğini düşünüyordu. Beklemek vazgeçilmez bir zaman kaygısı ve yük haline gelmişti. Onu esir alan endişe, yaşadığı “o” anın, gelecekte tekrar geri döneceği düşüncesiyle doluydu.

Ayrılma-kalma; yürüme-saklanma; bekleme-direnme; yalvarma-boğulma: Tam olarak ölüm ve yaşam arasında sürekli, tekrar, tekrar, tekrar eden… Acımasız bir döngü. Onun için beklemek zamanın durduğu yer değildi; aksine, zamanın kendi üzerine geldiği yer idi. Sadece o anda yaşanan bir talihsizlik değildi; gelecekte aynı talihsizliğin tekrarlanabileceği endişesinin bir işaretiydi.

Her adımda ölüm ile yaşam arasındaki sınırları zorlayan bir kısırdöngüye saplanıp kalmak gibi. Açıkçası, onun için zaman sürekli bir geçiş halindeydi, ancak bir adım öne çıktıkça tekrarlanabilecek karmaşık bir yük olarak [sürekli] geri dönüyordu.

İster kısa ister uzun ister hukuki ister varoluşsal…

Beklemek onun için her zaman bir geçiş yeri olmuştur; ancak bu belirsiz geçiş ona asla zaman tanımadı. Beklemek aynı zamanda onun için tekinsizdi ve çoğu zaman başkaları tarafından tekinsiz bir inkâra dönüşürdü. Çünkü izleyen herkes o anda karşılaştıkları talihsizliği veya adaletsizliği görebiliyordu, ama bunun tekrar yaşanabileceğini inkâr ediyorlardı.

Tekrarın gücü, o tekinsiz zamanda yaşanan yükün ve kaygının tanınmasına yönelik inkârdı! Bugünden yarına ilerlerken tıpkı sahne gibi izlenen ve görmezden gelinen “ilerici” bir inkârdı!

“At the start of his life, a man is always congested, drowned in contingency. The misfortune of man is that he was once a child.”1

Bir sabahın erken saatlerinde Bhabha’nın “Ölüm ve yaşam, ölüm ve yaşam; bizim zamanımızda atıyor”2 ifadesini tekrarladığını duydum. Bu tür metaforik ölüm yaşamının yansımaları şimdiye kadar bir şekilde bende kaldı. Sanırım proleptik ölümden bahsediyor; gelecekte olan ama şimdiden yaşanan bir ölüm. Etkileri tam da şu anda, şimdiden başlayan hayali proleptik ölüm. Gündelik hayatımızda var olan ölüm ile yaşam arasındaki bu ayrım, “bekleme” içinde çarpışır. Her şeyi beklemek; beklemek ve sonra hareket etmekle ilgili. Beklemek bu anlamda sadece hukuki ya da bürokratik bir terim değildir. “Beklemek”, kelimenin tam anlamıyla düşündüğünüzde, zaman içinde sıkışıp kalmış, ölümle yaşam arasında sürekli tekrar eden bir meseledir. Beklemek ve sonra harekete geçmek –ölüm ve yaşam– tamamen asimetrik olarak ilişkili iki deneyimdir. Bu, hayatımızda günden güne yaşanan karmaşık, duygusal ve kaçınılmaz bir meseledir. Beklemek yani yarın için duyulan bir umut, kucaklanmak için, arkadaş olmak için bir umuttur. Levinas, “ölüm-yaşam metaforu”na3 atıfta bulunarak, “Ölümde ‘öteki’ ile birlikte olmamız, ‘komşunun’ yaşamından sorumlu olduğumuzdandır” der. Bu asla mümkün olmadı. Bu ölüm ve yaşamın yan yana yakınlığı, günümüzün acil durumlarında –göç, ırksal ölümler, hedefli terör– tekrar etti.

İşte, İran’ın Maku kasabasındaki “bekleme odasında” kendi kendine sık sık tekrarladığı şey buydu...

Silinme, yanılsama, saklanma, hüsrana uğrama, umutsuzluk, baş dönmesi ve arada bekleme anları, bu bekleyişler arasındaki etkilerdir. Bu etkiler, onları bir gölge gibi takip eder. Karanlık denizde yapılan o tekne4 gezintisi sırasında bir “bekleme,” uçsuz bucaksız yol boyunca yapılan o uzun yürüyüş5 arasında da bir “bekleme” vardır. Beklemenin içsel tekrarını da görmezden gelmek kaçınılmazdır: Ayrımcı ve olumsuz olduğunu bilerek, böyle bir “bekleme” anıyla nasıl müzakere edilebilir? 

Zaman geçtikçe, bize bakan an: Bekleme anıydı. İster bir kamp, ister karanlık bir deniz ister ölüm ile yaşam arasındaki çizgi. Bunların her biri “bekleme” yeridir. Tüm amacı, denizin ortasına ya kampta ya da çetin sınırlar arasında beklemektir. Her şeyi beklemek, bir tedaviyi beklemek, iyileşmeyi beklemek, sarılmayı beklemek, dostluğu beklemek ve o bekleyişte eninde sonunda aşağı ineceğine, dostluğu kucaklayacağına ve hepimizi kucaklayacağına dair içsel bir umut var. Ama beklemek, tıpkı ölümü beklediğimiz gibi, hayatın yükünü taşıyarak her gün, her saat, her dakika, her saniye yaptığımız şeydir.

Bu metaforik anlamda beklemek, ölüm ve yaşam, yaralanma ve adaletsizlik karşısında “ironik bir azim” etiğidir.

1. Frantz Fanon, Black Skin, White Masks (New York: Grove Press, 1967), s. 206.

2. Homi, K. Bhabha, “Thinking the Burdened Life with Fanon, Baldwin, and Coates”, Nietzsche 13/13, 2017.

3. Emmanuel Levinas, Zaman ve Başka, çev. Özkan Gözel (İstanbul: Metis Yayınları, 2005), s. 115.

4. Helena Smith, “At least 78 people drown as refugee boat sinks off Greece”, The Guardian, 15 Haziran 2023. Shah Meer Baloch, “Grief-stricken Pakistani town mourns sons lost in Greek shipwreck”, The Guardian, 19 Haziran 2023.

5. Franziska Grillmeier, Katy Fallon ve Vincent Haiges, “Disappeared in the desert: bodies lie in the sand in Niger while Europe pours millions into blocking migration route”, The Guardian, 15 Haziran 2023. Rebecca Ratcliffe, “Stateless Rohingya could soon be the ‘new Palestinians’, top UN official warns”, The Guardian, 30 Mayıs 2023.

beklemek, göç, göçmen, ölüm, sınır, Waseem Ahmad Siddiqui, yaşam, zaman