Hristos Tepesi,
fotoğraf: Waseem Ahmad Siddiqui
Evinizde Kalabilir miyim?
Şu an Hristos Tepesi’ndeyim!

Adını yeni duyduğum yer. Hava yavaş yavaş soğuyor, sonbahar ve rüzgârlı.

Kendimi hep Hristos Tepesi’nde buluyorum. Aslında Hristos Tepesi’yle ilgili derin duygularım var. Ne zaman burada yürüsem, karmaşık, iç içe geçmiş ve bazen kümelenmiş bir mekân ve zaman hafızası taşırım.

Bir yanda kendi hafızam, geçmişim, deneyimlerim, diğer yanda on yedi yıldır yaşadığım yerin hafızası var. Bir de benim hafızam ile Hristos Tepesi’nin hafızasının birleştiği şimdinin, tam da “şimdiki an”ın hafızası var.

Benim ve Hristos Tepesi’nin taşıdığımız tüm bu karmaşık anıların aynı anda ileriye doğru hareket ettiğine inanıyorum. Geriye bakarak ileriye doğru hareket ediyorlar. Dolayısıyla benim geçmişime dair taşıdığım hafıza ile Hristos Tepesi’nin taşıdığı hafızanın birbirinden farklı olduğunu söylemenin de kolay olmadığına inanıyorum. Başka bir deyişle, benim kişisel hafızam ile mekânın (Hristos Tepesi) hafızasının ayrı olduğunu söylemek zor. El ele hareket ediyorlar, çünkü bu anıları bir araya getiren tam da “şimdi” deneyimi. Şimdiki anda gerçekleşiyor.

Hristos Tepesi’ndeyken hafızamla birlikte buradayım. Buradayken şu anda yaşadığım kaygılarla da buradayım. Yirmi yıldır burada yaşamama rağmen bazen kendimi bir yabancı olarak buluyorum. Burası ailemin ve evimin olmadığı bir yer. Bu nedenle, Hristos Tepesi’ndeyken yalnızca mekânsal bir peyzajı deneyimlemiyorum; yani sadece tepeleri, vadileri ve çam ağaçlarıyla boş bir manzarayı deneyimlemiyorum. Aynı zamanda birçok başka duyguyu da yaşıyorum. Sadece bir kayanın üzerinde oturarak Pakistan’da yaşayan yaşlı annemi düşünüyorum. Erkek kardeşlerimi, kız kardeşlerimi ve rahmetli babamı düşünüyorum. Doğduğum Lahor’daki evimi düşünüyorum. Şimdi nasıl olduğunu hayal ediyorum. İlk kez on altı yaşında evimi terk edip Türkiye’ye göç ettiğim zamanı düşünüyorum. Türkiye’de yaşadığım zamanları düşünüyorum. Burada yaşayarak ilişkiler kurdum. Öyle ya da böyle burada bir yuva kurdum ve kendime soruyorum: Bu deneyim sonunda bana ne kazandırdı? Ben neye dönüştüm? Yanımda ne taşıyorum? Geride ne bırakıyorum? Tekrar annemle birlikte yaşayabilecek miyim? Annemi buraya davet edip onunla birlikte yaşayabilecek miyim?

Bu bir yabancının deneyimi: Buradayım ve başka bir yerdeyim. İkisi aynı anda gerçekleşiyor. Aslında bu deneyim burada bitmiyor, çünkü bir yabancı kendini bu yabancılıktan kurtarmak istiyorsa, şu anda yaşadığı yeri ve zamanı tanımak zorundadır. Bu yerin acılarına ve sevinçlerine eşlik etmek zorundadır. Yaşadığı ulus devletin vatandaşı olmasa bile, yabancı düşmanlığının, sistematik ayrımcılığın ve o yerin kültürel mirasını yok saymanın ya da bozmanın hukuka aykırı olduğunu dile getirmek ve sesini yükseltmek zorundadır. O yerin ahlaki ve etik değerini tanımak zorundadır, çünkü bunlar yabancının kendi varlığını tanımasını sağlayan eylemler. Ancak bunun bedeli, yabancı olunduğundan ötürü her zaman daha ağırdır. Belki de evde olmanın veya ev yapmanın bedeli budur. Burada tanıma meselesi bir aporia’dır. Homi K. Bhabha’nın The Location of Culture adlı ufuk açıcı çalışmasında defalarca değindiği gibi, tanınma sorunu “yabancının omuzlarında taşınan sürekli bir mücadeledir.” Artık ben ve öteki sorunu yoktur. Burada “öteki” kavramı ortadan kalkar. Öteki fikri bir şekilde müzakere edilebilir. Hristos Tepesi, ben ve ötekinin iç iç geçmiş, birbirine dolanmış ilişkisi üzerinden gerçekleşiyor. Hristos Tepesi artık benim için öteki değil, çünkü ben artık Hristos Tepesi için öteki değilim. Sanki bu ahlaki ve etik değerler yabancıyı yabancılığından kurtarıyor.

Hıntyrian Köşkü’nün çevre duvarı,
fotoğraf: Waseem Ahmad Siddiqui

Hatırlamak zor bir çaba olsa gerek: Geçmişimi unutacak kadar güçlü değilim. Hristos Tepesi’nde otururken aklımdan bir sürü anı geçiyor.

İlk yıllarım hariç, hayatımı Pakistan’dan uzakta geçirdim. Böylesi bir yerinden edilme, herhangi birimizin hayatında gerçek ve derin bir kopuş yaratabilir ve sonra bu kopuş hayatımızı tamamen değiştirebilir. Benim çocukluğum burada yaşayarak geçti. Son zamanlarda hatırladığım ve hatırlayamadığım şeylerin hafızasıyla uğraşıyorum.

Türkiye’de geçirdiğim zaman, geride bıraktıklarımı özlediğim bir dönemi hatırlatıyor. Bu zaman diliminde, yıllar geçtikçe geride bıraktıklarım sadece bir anı değil, aynı zamanda zamansal-mekânsal bir çöküşün gerilimi hâline geldi.

Pakistan uzun bir süre benim için kayıp bir gençliğin, kayıp bir evin masumiyetinin ve geçmişin kaybının sembolü oldu. Ancak son yıllarda zaman tersine döndü. Şimdi İstanbul’dayım. On yedi yıldır burada yaşıyorum. Birkaç yıldır da şu soruyu soruyorum: Evinizde kalabilir miyim?

Bu soru, on üç yaşındayken teklif manası taşıyordu. İlk kez evden uzaklaşmıştım ve yola çıkmıştım. Kalacak bir evim yoktu. Bu soru üzerine yeniden düşündüğümde, birbirimizi tanımak için bir davetti belki de: Bir umut.

Umut meselesi tamamen bu soruda somutlaşıyor. Şimdi böyle bir ifade, başarısızlığı değil, eleştiriyi de değil, hayal kırıklığına uğramış umudu temsil eden bir anı tanımlıyor. Burada hayal kırıklığına uğramış umut bir başarısızlık duygusu değil, enerjik bir tanıma anıdır. Bu terim, hayal kırıklığına uğramış umudun sürekli bir hayatta kalma mücadelesi anlamına geldiğini savunan Ernst Bloch’tan geliyor. Bu nedenle ki o, umudun koşulsuz olarak hayal kırıklığına uğratılması gerektiğini yazıyor. İlk olarak, bir yapının nasıl hareket edeceğini bilmediğimiz, olumsallığın hâkim olduğu, açık ve ileriye dönük bir yöndedir umut, ama aynı zamanda geleceğe dönük yöndedir. Hayal kırıklığına uğramış umut kendini zaten var olana yöneltmez ki bu, umut için bir askıya alma durumudur. Çünkü umut ettiğiniz şey her zaman askıdadır.

Bloch da şöyle yazar: “Hayal kırıklığına uğramış umut, onsuz yeni bir şeyin olamayacağı şans unsurunu içerir.” Risk kadar şans da. Bu nedenle, hayal kırıklığına uğramış umut kavramını, tanınmayla bağlantılı durumlar hakkında düşünmeye çalışırken son derece önemli buldum:

Şu an geçmişte yaşadığım bir talihsizlikten dolayı endişeliysem eğer, bu geçmişte olduğu için değil, gelecekte tekrarlanabileceği içindir. Açıkçası bu anlara dönüp baktıkça talihsizliklerin gelecekte tekrarlanacağı hissi de bir o kadar artıyor. Bu her an olabilir. Şiddetin sistematik tekrarı ya da az önce bahsettiğim anlamıyla zamanın tekinsiz tekrarı, günümüzde proleptik bir “kaygı” olarak ortaya çıkıyor. Geçmişe sıkışmış talihsizlik, şimdiki zamana kaygı olarak nüfuz ediyor. Tam olarak bu “şimdiki an” yerinden yurdundan edilmiş insanların travmatik bir hâl içerisinde kendilerini içinde buldukları andır. Bu, farkına varılması gereken bir andır!

Ernst Bloch, göçmen, Hristos Tepesi, Pakistan, Türkiye, umut, Waseem Ahmad Siddiqui