Verandah (دالان) “Veranda”, siyah mürekkep ile beyaz kâğıt üzerine baskı, kolaj: Waseem Ahmad, 2021, İstanbul
Evinizde Kalabilir miyim?
Burada, Yatıyorlar!

İsimleri çoktu ve ölümleri tekti. Yorgundular ve gün batımı çabuk geldi. Kolayca ve hiçbir şey söylemeden yere düştüler, çünkü belirlenen zaman aniden gelmişti. Ya onlara söylenmiş olsaydı? Neyin gerekli olduğunu biliyorlardı. Bütün aile işten eve dönüyordu ama dünya onlara göre değildi. 

Burada yatıyorlar. Belirsiz bir suçtan dolayı cezalandırıldılar. Bir gösteriye katılmadılar, dua etmek dışında yaşamı ve toprağı savunmadılar. Sefaletlerini sabah erkenden terk ediyor ve gün batımından önce geri dönüyorlardı. Yağmur bekliyorlardı ama ölüm şiddetli bir yağmur gibi üzerlerine yağdı.


Burada uyuyorlar. Gün batımı büyür ve kuru ağaçlardan oluşan ormanlara dönüşür. Ölümlerini anmak için ne bir saat ne de bir fırsat var. Taşların kendisi zaman, solgun gün batımının genişliği de. Onlara ne isim vermeliyiz?



Bu bir anma günü değildir ve unutkanlığın galip geleceği geçici bir dönem de değildir. Aksine, Herzl’in kılıcını Tevrat’tan çekip Doğu’nun yüzüne savurduğu andan itibaren başlayan bir nefretin tarihidir. Bu ezilmiş ve ihmal edilmiş köyün sakinleri, düşman olmaya gönüllü olanlar da dahil olmak üzere, kimsenin öfkesini uyandıracak bir şey yapmadı. Onlar sadece acımasız doğaya ve kara umutsuzluğa karşı savaştılar. O zaman neden öldüler? Onlar bizim iyiliğimiz için ölmediler.



Bu onların iki yönlü trajedisi ve bizim onlar için duyduğumuz iki yönlü kederin kaynağıdır. Zulme ve gaspa karşı nefretimiz daha da artsın ve toprağa tapınmamız derinleşsin diye öldüklerini söyleyebiliriz. Böyle vahşi gerçeklere ihtiyacımız yok. Sevgi ya da nefret duygularımızı bu boş yere ölüm olmadan da geliştirebiliriz. O zaman ne için öldüler?



Evet! Bu sorunun yanıtı yok. Bunun hakkında bir şey yazamayız. Bir hikâye ya da şiir yazamayız, çünkü kullandığımız bu dil burada meydana gelen bu çirkin olayı sessizlikle geçiştirmeyi reddediyor. Bu dilin doğası ve niteliği budur.

Diyorlar ki konuyu mahkemeye taşıyacağız. Ve bu işi bitireceğiz. Kanun konuşacak ve hükmünü verecektir. Diyorlar ki bütün bunları hukuka bırakalım. Bu yeterli değil mi? Hayır. Bu yeterli değil.

Adalet tükenmiş bir kelimedir, çünkü suçun hukuku uyandırması mümkün değildir. Ama yargılamadan önce de sonra da bu davada önemli bir ilke eksik kalacaktır. Bu tür bir alçaklığın yaşandığı bir insan toplumunun öfke titremesi olmaksızın var olması mümkün değil. İnsanlığın ve bireyin öfkesini ifade eden kolektif bir öfke. Erkeklerin ve kadınların öfkesi. Çünkü bu olmadan adalet, programlanmış ve otomatik, mekanik bir tepkiden başka bir şey olmayacaktır. Duyguları uyanmış bir halk arasında değil, bir boşlukta gerçekleşen bir tepki.



Şimdi! Başka bir şey için bekliyorsunuz. Bekleme koşulu, yıl boyunca geçerliliğini koruyan ama saçmalığı her zaman mayısın on beşinde ortaya çıkan taleplere duyduğunuz inançtır. Tek mazeretiniz budur.


Geçmişte olan hiçbir şeyden sorumlu değilsiniz. Geçmiş sizin tarafınızdan ya da sizin yaptığınız hatalarla oluşmadı. Ama bu sizin mirasınız.

Yaşadığınız bu kenti anlatan şiirleri okudunuz. Ama onu görmenize izin verilmedi. Onu görmek için duyduğunuz büyük arzu önemsiz mi? Şehirlerinizi görme izni almak için mücadele etseydiniz direnişiniz boşa mı giderdi? Hayır. Ama bekliyorsunuz. Yatağınızda yatan radyo uyanıkken siz uyuyorsunuz.



Radyo istasyonlarındaki tüm spikerlerin isimlerini biliyorsunuz ve haber bültenleri, Kuran tilavetleri, müzik ve tiyatro programlarını biliyorsunuz. Ve bunların hepsi çok güzel. Bu radyoların yaptığı her şey güzeldir, çünkü onlar desteğinizdir. Hiç kimse hosteslerin seslerine itiraz etmez, uçağın herhangi bir şehre inmek üzere olduğunu duyururken hepsi güzeldir. Tüm yayınlar ve radyoda çalışanlar size hayallerinizdeki şehirlere güvenli iniş sözü verdi. Şimdi gerçeği bilmeye hakkınız yok, çünkü gerçek, bekleme hakkınızın sonu anlamına gelebilir.

adalet, öfke, ölüm, Waseem Ahmad Siddiqui