Safar (سفر) “Seyahat” *, siyah mürekkep ile beyaz kâğıt üzerine baskı, kolaj: Waseem Ahmad, 2021, İstanbul.
Evinizde Kalabilir miyim?
Yarın İstanbul’a
Uzun Bir Yol

Gökyüzünü ilk kez bu kadar yakından göreceğim. Onlara ilk kez bir uçak gördüğümü anlattım. Parlak mavi renkli uçak, geniş otoyolun önünde duruyordu. Dışarı çıktığımda, Lahor’da yaz o kadar sıcak ve kuruydu ki neredeyse ayaklarım hissedilmiyordu. Gitme(k) zamanıydı. Anneme döndüm ve yüzündeki yalnızlığını gördüm. Birbirimize sarıldık, içimi bir çaresizlik ve pişmanlık seli kapladı. Çantalarım omzumda terminale doğru yürüyen diğer yolculara katılırken, gözleri benim üzerimdeydi ama arkama bakamıyordum. Derin bir nefes aldım, son kez elimi salladım. (Dudakları) mırıldanıyordu, muhtemelen içinden dilekler tutuyordu. Yolun yarısında evimi geride bırakırken, uzlaşması güç bir kararla karşı karşıyaydım. Oysa annemin pes etmesini bekliyordum. Fikrini değiştireceğini umuyordum. “Özür dilerim” dedi annem sulu gözlerle. “Bu karar içime sert bir taş gibi oturdu.”

Günün yarısı çoktan geçti, gökyüzünde bir grup kuş kendilerini sıcaktan korumak için durmadan hareket ediyor, gölge arıyordu muhtemelen. İki saatlik zorlu bekleyişin ortasında, pencereden kuşlara bakarken, karanlık bir anı hatırladım. Yedi yaşındayım, uçurtma uçurmaya çok meraklıydım. Zengin bir aileye mensup olmama rağmen ailem hiçbir şey almazdı; tek odalı kiralık bir evde yaşıyorduk. Bir akşam, elektrik teline asılı olan uçurtmanın ipini yakalamaya çalışıyordum. Çatı terasımızda korkuluk yoktu. Eğilip o uçurtmaya ulaşmaya çalışırken bir anda yere düştüm. El bileğimi kırdım, iyileşmesi en az iki yıl sürdü. Etrafta kimse yoktu, annem çok sonra gördü. Bu travmatik bir deneyimdi, bugün bile ne zaman çatıya çıksam tekrar düşmekten korkarım.

Çocuklar doğaldır, içlerinden geldiği gibi davranırlar. O kadar ki benim yaşımdaki tüm arkadaşlarım kırık bileğimi taklit ederek benimle dalga geçmeye başladı. İşte tam orada, bu dalga geçmeler benim genel olarak yaşadığım hayallere olan tüm güvenimi kaybettirdi. Elbette bu onların hatası değildi. Ama ne olursam olayım insanların beni asla böyle algılamadığını fark etmeye başladım. Küçük yaştan itibaren “disleksi” ile mücadele ettim, temel metinleri bile okuyup yazamayacak kadar yetersizdim. İlk etapta bir şeyleri anlamamakla hep suçlanırdım. “Bu şekilde devam edersen geride kalacaksın ve kimse sana bakmayacak” diye uyarılmıştım. İşte uçmak için son günüme yaklaşmıştım, Temmuz 2005’di. Şimdi boş ve beyaz bir başlangıç bekliyordu beni ya da en azından umutlu bir başlangıç…

Sabah ışığında, kırmızımsı tepelerdeki ve vadideki sis parlıyordu. İlk başta pencerenin yanında durmuş, güneş ışığında yıkanmış dağlara bakıyordum. Sonunda bulutların üzerinde yemyeşil tepelerden ve okyanuslardan geçen güneş ışınlarının arasında uçuyorduk. Pakistan, Afganistan, İran ve Türkiye sınırına yakındık ama hangi ülkeyi gördüğümü hatırlayamıyorum. Okyanus dalgaları gibi kristalleşmiş, pembe ve pusluydu. Kar hattı yeryüzünün çatısıydı, Himalayalar’la yan yana uzanan tepe zincirleri, hayatım boyunca yorumlayamadığım bir rüya manzarasının panoramasıydı.

Bu bir rüya olmalıydı. Gözlerimi kapattım, çocukluğumda çizdiğim manzarayı hayal ettim. Dikkatimi pencereden dışarıya verdim. Annem orada oturuyormuş gibi hissediyordum. Bir bardak su doldurdum ve yine gül bahçesinin rüyasına gittim. İstanbul’dan henüz birkaç saat uzaktaydık. Ama gözlerimi tekrar kapattığımda onun yüzünü, annemin yüzünü görebiliyordum. Beni havaalanına bıraktığında elleri yüzümdeydi ve alnımı okşuyordu. “Çok geçmeden geri dön, gözlerim yolunu bekliyor.”

İlk başta uçak sessizdi, sadece birkaç yolcu vardı; İstanbul’a indiğimizde büyük ihtimal boş koltuklar doldurulacaktı. Bazı arkadaşlarımın savaş nedeniyle kaçtığının farkındaydım. Küçük bir teknede daha sonra Türkiye’den Avrupa’ya hareket ederek Ege Denizi’ni geçmeyi planlayanlar da vardı aramızda. Binlerce kişi zaten Yunan adalarına gelmişti ve muhtemelen daha birçoğu da yoldaydı, bizim gibi.

Küçük teknelerde olanlar çoğunlukla Suriyeliler, Afganlar, Pakistanlılar ve Iraklılardı. Çoğu kadın ve çocuktu ve onları durdurmak için yapılabilecek hiçbir şey yoktu. İran’dan sınırları ve okyanusları geçerek gideceklerdi. Haberler sürekli şehir meydanlarını gösteriyordu: “Bir yığın insan Avrupa yolunda.” Kara kutu bunu sürekli gösteriyordu, Avrupa’da olası daha iyi bir yaşam için sınırlardan geçen kitleleri gösteriyordu. Bu bazıları için bir rüya, diğerleri için kâbustu. Türkiye kuralları askıya almıştı ve göçmenlerin geçişine izin vermişti; şimdi başka ülkeler de yoldaydı.

Kim bilir? Ne kadar sürecek? Her gün binlerce insan hareket ediyor, küçük teknelerle okyanusları geçiyorlar. Bunlardan zorla iade edilenler ülkelerinden uzaklaşamaz. Çoğunlukla bu sert sınırlarda, zor şartlarla mücadele etmek zorunda kaldıkları yere atılırlar. Bir milyon insan Avrupa’ya ya geçer ya geçmez.

Eğitimimi tamamladıktan sonra Lahor’a döndüğümde ilk(in) annemi göreceğimi söylüyordum kendi kendime. Benim için daha iyi bir yaşam arzusu muhtemelen bir efsaneydi. Yola devam etmeye çalışıyordum ama evi terk etmenin son hatırasını da geride bırakamıyorum, o yüzden döndüğümde ilk önce annemi göreceğim.

* İlk kez “ev”den çıktığımda on beş yaşındaydım ve ondan tam olarak beş bin mil uzaktaydım. Bu çalışma, otobiyografi yazma olasılığını arayan ve “Bu, bu olasılığın geri dönmek için mücadele eden çarpık bir belleğe dönüşü mü yoksa ikisi arasındaki özgül ayrımlar mı?” sorusunu sorma girişimidir. Bu, yaşanmış, geride bıraktıklarım açısından “hatırladıklarım veya hatırlamadıklarım”, “Rasyonel çerçeveler tarafından her zaman haksız mı çıkarılır?” sorusunu sorma girişimidir. Bu tartışmayı bir “mesele” olarak kabul ederek “Evinizde kalabilir miyim?” ifadesi aynı zamanda otobiyografiye dönüş fikrinin bu dostluk tezahürüyle hem hayatın hem de metnin sınırlarıyla el ele yaşayabileceği bir niş arayışıdır. Bu nedenle, bu çalışma, yakın zamanda teslim ettiğim yüksek lisans tezimden çıkan anları/parçaları bir araya getirmeye ve bununla bağlantılı olan hayatı metinle yan yana getirmeye çalışır. Ayrıca Hintli sanatçı Zarina Hashmi ile diyalog içinde bulunan kısa bir otobiyografik metinle otoetnografik kolajlar; annem ve büyükbabamla yapılan biyografik röportajlar ve aile fotoğraflarından oluşan bir kolektif anlatıyla yukarıda sorduğum sorunun yanıtını inatla bulmaya çalışır.

{Editörün notu: Anadilimiz dışında bir dilde yazılı olarak duygumuzu aktarmak kolay değil ki benzer bir zorluk böyle bir metni düzenleyen için de geçerli. Nihal Boztekin’le metni düzenlerken Waseem Ahmad’in duygusuna olabildiğince sadık kalmaya çalıştık. Desteği için Nihal’e; hem cesareti için hem de daha dizinin ilk metninden Zarina Hashmi ile tanışmama vesile olduğu için Waseem Ahmad’a teşekkür ederim.}

ev, göç, göçmen, Waseem Ahmad Siddiqui, yol, yolculuk