“At sunset, in the warm breath of the road I’ll go,
I came on foot, on foot I’ll go.”
Afgan mülteci ve önde gelen yazar Mohammad Kazem Kazemi, hayali bir ayrılıştan önceki acı bir veda olan “Return”* adlı şiirini 90’lı yıllarda İran’da yayımladı. Yaygın bir şekilde okunan şiir, İranlı entelektüeller arasında 1979 İslam Devrimi’nin ilk günlerinde karşılanan Afgan mültecilerin kaderi hakkında bir an derin bir arayışa neden oldu. Sovyetler’in Afganistan’ı işgal etmeye başladığı tarihten on yıl sonra ancak Ayetullah Humeyni öldüğünde, sınırları olmayan İslam, Afgan mültecilerin giderek daha fazla istenmeyen olduğu ülkede bir rejim hâline geldi. Serbest dolaşım ve çalışma hakları iptal edildi; belirli sıradan mesleklerle sınırlıydılar ve ülke içinde dahi seyahat etmek için izin almak zorunda kaldılar. Afgan çöpler suç ve hastalıktan sorumlu tutuldu. Göçmenler hakaretlerin hedefi oldu ve toplu hâlde savaştan zarar gören ülkelerine sürüldüler. Yine de emekleri hâlâ arzu ediliyordu. Her yıl yüz binlerce göçmen, Afganistan’dan yasadışı yolculuklar yaparak İran’ın şantiyelerinde, hurdalıklarında, çiftliklerinde ve mezbahalarında güvencesiz ancak patronlar için kârlı bir işgücü oluşturuyordu.
“And in your courtyard those nights of Eid, neighbor!
You won’t hear the sounds of weeping, neighbor!
The stranger without a penny will be gone
The child without a doll will be gone.”
Ertesi sabah Tahran’a giden on saatlik otobüs yolculuğuna çıktılar. O gün melek bıçağını bıraktığında, İbrahim’in inanç sıçramasının İslami kutlaması olan Kurban Bayramı idi. Tatil boyunca şölen ve aile ziyaretleri sürecekti. Haberci onlara devam etmek için tatilin bitmesini beklemeleri gerektiğini söyledi. Zaman geçirmek için birlikte parkta gezindiler ve çocukken sürgün sırasındaki yaptıkları ziyaretlere kıyasla metropolün ne kadar modern göründüğüne hayret ettiler. Birdenbire din polisinden korkmayan genç çiftlerin birbirine yakın oturduğunu fark ettiler. Akşamları sevgilinle yürümek ne tatlıydı…
“Burada (…) olsaydı ona külah(ta) dondurma alırdım” dedi yanlarında oturan biri. Buradaki ucuzluktan etkilenerek kendisi ve diğerleri için büyük boy sandviçler aldı. Akşam yemeğinde iki(şer) sandviç yediler.
Bayramdan sonra bir minibüse bindirildiler. Yaklaşık beş yüz mil kuzeybatıya, Maku’nun eteklerinde sınırın yakınında güvenli bir eve götürüldüler. Şansları olsaydı geçiş sadece bir iki gün sürerdi ancak Zagros Dağları’ndan geçmeleri gerekiyordu. Bir önceki kış göçmenlerdeki ani artış, kaçakçıların aşırı kalabalıktan kaçınmak için daha yüksek geçişleri kullanmalarına neden olmuştu. Geçenler patika kenarında donmuş cesetlerin, yaşlılarını beline kadar gelen karda terk etmek zorunda kalan ailelerin hikâyelerini sürekli anlatıyorlardı.
İran’ın göçmenlik yasaları daha da katılaştı; 2004’te hükümet Afgan mültecileri çoğu üniversiteden ve okuldan uzaklaştırdı. Onların Tahran’a gelişinden birkaç gün önce Şiraz’daki yetkililer bir parkta kafeslerde yasadışı göçmenleri sergilemişti. Hiç tanımadıkları bir ülkeye sınır dışı edilmekle karşı karşıya kalan İran doğumlu birçok Afgan, Batı’ya gitmeyi tercih etti. Avrupa’da sınır bir yıl önce açıldığından bütün aileler kendilerini yerlerinden koparıp dağları yaya olarak geçebilmek için Türkiye sınırına doğru yola çıkmışlardı. Etrafımızdaki sesler felaket anlarında gitgide yükseliyordu. Tıpkı yerel bir polis tarafından en az kırk üç mülteci çocuğun yakalanmadan önceki ağlama sesleri gibi.
Haberci, sabahın dördünde onları uyandırdı ve diğer iki Pakistanlı müşteriyi almak için durdular. Karanlıkta dağa çıktılar. Kemerlerinde tabanca olan adamlar tarafından korunan bir grup bekleyen göçmen bulana kadar izi takip ettiler. Sayıları seksen kişiye ulaşana kadar, diğer göçmenleri beklerken, ısınmak için birbirlerine sarıldılar. Çoğu Pakistanlı, spor ayakkabılı, sırt çantalı, güney çölünden İran’a gelen ve haftalardır seyahat eden genç adamlardı. Ortalık görülebilecek kadar aydınlandığında tek sıra hâlinde çalı ve tırtıklı kayalarla kaplı kırmızımsı tepelerden ve düzleştirilmiş sigara paketleriyle kaplı yol boyunca kaçakçıları yokuş yukarı takip ettiler. Bu sırada kimi zaman göçmenler selfie çekmek için duruyordu.
İki saatlik zorlu bir tırmanıştan sonra bir tepenin üzerinden geldiler ve aşağı, dar bir vadiye baktılar. Yanında akordeon tellerle çevrilmiş bir yol uzanıyordu. Burası Türkiye sınırıydı. Haberci onlara bir izci gönderirken oturup beklemelerini söyledi.
Yarım saat sonra adam bağırarak geri geldi:
“Koş! Koş! Polis! Koş! Geliyorlar!”
* Mohammad Kazem Kazemi’nin İngilizce karşılığı “On Foot I came” (Farsça: پیاده آمده بودم، پیاده خواهم رفت) anlamına gelen şiiri (İran, 1993) İngilizceye “Return” başlığıyla çevrilmiş. Yazarın metni, alıntılar ve tartışmalar için bkz. Zuzanna Olszewska, The Pearl of Dari: Poetry and Personhood in Young Afghans in Iran (Bloomington: Indiana University Press, 2015) 15, 57.
