Evinizde Kalabilir miyim?
Tek İstediğimiz Şey Bu: Sevgi, Sevgi ve Sevgi!
Waseem Ahmad Siddiqui, Çıplak Ayaklar Kumpanyası, İstanbul, 2025

On altı yaşındayken evden ayrıldım. Bir süredir, bu deneyimimi anlamak için ev, aidiyet ve sınırlar arasındaki yolculuğun birbiriyle ilişkisini yakalamaya çalışıyorum. Buraya, Türkiye’ye ilk geldiğimde bu sınırları aşan herkes gibi bir yabancıydım. Milyonlarca insanın bir yerden bir yere taşındığı iddia edilebilir. Ancak o zamanlar, göçü dünya çapında bir durum olarak kabul etmek için çok gençtim. Bu deneyim hayatım boyunca yaşadığım iç içe geçmiş deneyimleri ve daha genel olarak buluşmaları, duyguları, kalp atışlarını ve ilişkileri somutlaştırıyor. Burada hayatımın çok küçük bir bölümünü oluşturdum, buna da başka bir yuva diyorum ve sahip olduğum tek şey bu.

Bir kez daha bana seslenen bir ses duyuyorum. Bulmaca kutusundaki bir bilmece daha hafızamda beliriveriyor ama sonra bir anda kaybolup gidiyor.

Bu gezginlerin çoğu, memleketlerinde umutlarını yitirdikten sonra daha iyi bir gelecek arayışındaydı. Belki de vatanları barış içinde kalsaydı aşkları daha da güçlenirdi. Birikimlerinin çoğunu İran çöllerini geçen otobüslerle kaçmak için kullandılar. Yol, üzerinde sopaların hareket ettiği sivri uçlu taşlardan oluşan mezar taşlarının üstünden geçti. Diğer birçok mülteci gibi, harap şehirleri terk etmek, moloz yığınları arasında yol almak zorunda kaldılar.

Bir göçmen ne zaman mülteci olur?

Her göçmen gibi onlar da kendilerini evlerinde hissetmek istiyor. Dostluk ilişkilerini umutla bekliyorlar…

*

“Her şimdiki zaman, onunla eşzamanlı imgelerle belirlenir; her ‘şimdi’ belirli bir tanınabilirliğin şimdisidir.”1

Walter Benjamin’in “Tarih Kavramı Üzerine Tezler” adlı çalışmasında bahsettiği Jetztzeit [şimdi zamanı] kavramına dayanmayı amaçlıyorum. Bunun için kişisel bir nedenim var: Eğer geçmişte yaşadığım bir talihsizlik yüzünden şu anda endişeleniyorsam, geçmişte yaşandığı için değil, gelecekte de tekrar yaşanabileceği için. Açıkçası, bu geçmiş anlara dönüp baktığımızda aynı talihsizliklerin gelecekte tekrar yaşanabileceğini görürüz. Onlar herhangi bir zamanda gerçekleşebilir. Şu anda bahsettiğim sistematik tekrar veya zamanın tekinsiz tekrarı kavramı ise proleptik olarak şimdide ortaya çıkan bir tür “kaygı”dır. Geçmişte takılıp kalmanın talihsizliği şimdide kaygı olarak tezahür eder. Bu “şimdiki an” yerinden edilmiş insanların kendilerini travmatik bir durumda bulduğu andır da.

İster yönetimsel ister varoluşsal olsun, tekinsiz bir anın tekinsiz bir inkâr durumu doğurduğunu öne sürmek istiyorum. Şu anda talihsizliği veya adaletsizliği kabul ediyoruz, ancak bir şekilde tekrarın gücünü reddediyoruz. Tekrarın gücü, bugün ilerleme kaydettiğini düşündüğümüz geleceğin geçmişidir. İçinde bulunduğumuz anda yaşamanın veya kırılgan özgürlüğün dinamiğinde var olmanın ne anlama geldiğini kavramak için, Michael Foucault’nun sorduğu soruyu sormamız gerekir: “Şimdiki zamanımız nedir?”2

Arayışımız en iyi Foucault’nun görüşünde gözlemlenebilir. “[H]akikat analitiğiyle, yani gerçek bilginin üretmesi gereken durumla değil” diye yazıyor Foucault, “şimdinin ontolojisi ve kendimizin ontolojisiyle.”

Tarihsel bir olayı günümüz ontolojisinin perspektifinden kavramak ne anlama gelir? Kendi ontolojimizi keşfederek tarihlerimizi nasıl yazarız?

Bu bir “şimdicilik” [presentism] değil. Şimdinin ontolojisi, yalnızca günümüzün hakikat koşullarına veya toplumsal şartlarına odaklanan ve tarihsel hatırlama veya gelecekteki ikilemler üstüne ahlaki spekülasyonlar yapma pahasına var olan bir şimdicilik olarak anlaşılmamalıdır. Bu nedenle tekrar etmek istiyorum: Söz konusu olan bir şimdicilik değildir.

Ne demek istediğimi biraz daha açıklamayı umarken, son zamanlarda okuduğum ve tam olarak anlayamasam da unutamadığım, W.E.B. Du Bois’un en iyi eseri Darkwater: Voices from Within the Veil aklıma geliyor. Aynı zamanda birkaç satırında şimdiki an kavramı da benim için yankı buluyor. Du Bois şöyle yazıyor: “Soluk benizli arkadaşım bana inanmaz bir ifadeyle, kıvrık bir dille bakıyor.” İtirafta bulunduğunda arkadaşının tepkisini de kayda geçiriyor. Her gün onursuzluk ve saygısızlık kaygısıyla yaşayan siyahi bir insan var: “Her gün başına gelenler bunlar mı?” diye soruyor soluk benizli arkadaşı, hafif bir ironi ve şaşkınlıkla. İşte o anda Du Bois şu kısa ve parlak cevabı veriyor: “Her gün değil, elbette değil. Ama şimdi ve sonra. Şimdi ve nadiren, şimdi ve aniden. Şimdi ve bir hafta sonra. Şimdi ve korkunç dakikalar zincirinde. Her yerde değil ama her zaman. Her zaman değil ama her zaman. Her gün değil; her hafta, her ay, her yıl.”3

Du Bois’un üstünde ısrarla durduğu şimdiki zaman kavramı, sanırım bahsettiğim şeyi biraz olsun özetliyor. O yinelenen an, o kısa an, zaten çok iyi bildiğiniz bir şeyin her zaman değil ancak her yerde tekrar olabilirliğinde temellenen o hazırlıksız olma anını ifade ediyor. Beni büyüleyen şey bu yaygın baskıdır. Siyasi bağlamın bu kısmını, inkârı, reddi göz ardı etmemeliyiz. Bunun bir olumsuz siyaset biçimi olmadığını biliyoruz, ancak bir olumsuzlama biçimidir bu.

Irk ayrımcılığının mekânsal bölünüşü benim için birdenbire tercüme olmadı. Bu, ırk ayrımcılığının zamansallığını aşıyor. Zamanın kendisi, yalnızca gözetlenen mahalle ve polis gettosu değil, travmatik, onur kırıcı davranışların ve bedensel yaralanmaların aracı hâline geliyor. Du Bois’un sözleriyle, “Korkunç dakikalar zincirinde, her zaman değil ancak her yerde” yaşanabilir, hazırlıksız olunan o anı hatırlatıyor.

Az önce zamanla ilgili belirttiğim bir şeyi biraz daha açmak istiyorum. Sistematik bir biçimde ırkçı olan anlatıları okuduysanız, ırkçı saldırının mekânsal bir olgu olduğunu görürsünüz. Risk tahayyülü mekânsaldır; mekân bu bağlamda her zaman vurgulanır. Ama şimdi tam tersini savunacağım; bunun tam da doğru olmadığını söyleyeceğim. Mekân bir olgudur ve mekânla bağlantılı eşitsizliği sorgulamak önemlidir; ancak duygular, onur kırıcı durumlar ve hümanizm söz konusu olduğunda zaman da çok mühim bir rol oynar. Zamanın genellikle ikinci plana atılması ironik olduğu kadar ilericidir, çünkü mahkemede önemli bir hâle gelen hep mekân olmuştur; mekân tanıklıklarda önemli bir yer edinmiştir. Mekân, zamandan daha baskın hâle gelmiştir… Her neyse, mekân ve zaman arasındaki ikileme, henüz çözülmemiş ilişkiye dikkat çekmek istedim.

Şimdi Zamanı! söyleşisi, Waseem Ahmad Siddiqui ve Uveys Humus, Depo İstanbul, 2025

Ayrılmak, kaçmak veya bir yerden başka bir yere taşınmak asla basitçe bir ayrılış veya yer değiştirme öyküsüne karşılık gelmez. “Geri dönmek” için hesaplaşma içinde olunan bir tarih veya geçmiş her zaman vardır: Tam da şimdiki anın hatırlatıcısı olan bir dönüş. Bu, gecikme veya zamanında olamama sorununa işaret etmeyen tekinsiz bir dönüştür. Tam tersine, özellikle zamanın kendi içinde geri döndüğü tarihi bir anla ilgilidir. Bu, bize zamanın geride bırakılan bir şey olmadığını, sürekli geri dönen şimdi olduğunu hatırlatmak için gelen bir zamandır. Dolayısıyla geri dönüş, tanık olarak geri gelen, bizimle kalan ve geçip giden bir şey olmayan belirli bir anla ilişkilidir.

“Her şimdiki zaman, onunla eşzamanlı olan imgelerle belirlenir, her ‘şimdi’ belirli tanınabilirliğin şimdisidir.” Buradaki “şimdi” artık geçmiş veya gelecekle ilgili değil; aslında her ikisiyle de arasındaki mesafe azalmış. Şimdi, Benjamin’in “bu zamanda” bir “şimdi kavramı oluşturmak” olarak adlandırdığı şeyle karşı karşıyayız.4

Bu anlamda şimdiki zaman kavramı, temel olarak sözü edilen ana bir öneri getirir. Şimdiki zaman şimdinin anısıdır, ancak on altı yaşındayken ilk kez evden uzaklaştığımda aklıma gelen teklifin de anısıydı. Kalacak bir evim yoktu ve teklif şuydu: Evinizde kalabilir miyim? Şimdi!

Çünkü ben kendiminkini çoktan geride bırakmıştım. Bu teklifi tekrar düşündüğümde, belki de aynı zamanda “yan yana” yaşayıp “şu anda” birbirimizi tanımaya bir davetti. Bu bir umuttu. Umut, umut ve umut…

Fakat: “Neyi bekliyoruz? Ve bizi ne bekliyor? Hiç doyup doymayacağını bilmediğiniz bu umut.”5 Bu umudun ikircikliği bu teklifte tamamen somutlaşıyor. Böyle bir ifade, başarısızlığı değil eleştiriyi, edilgenliği değil belki de hayal kırıklığına uğramış umudu temsil eden bir ikircikliği tanımlıyor. Buradaki hayal kırıklığına uğramış umut bir başarısızlık duygusu değil, eylemlilikle hemhâl kılan enerjik bir güçtür. Bu terim, hayal kırıklığına uğramış umudun hayatta kalmada ısrar olduğunu savunan Ernst Bloch’tan geliyor. O, umudun koşulsuz olarak hayal kırıklığına uğramaya müsait olması gerektiğini yazıyor. Umudun nasıl var olacağını bilmediğimiz, olasılıkların açık olduğu ve geleceğe dönük bir yönelim. Hayal kırıklığına uğramış umut, hâlihazırda var olana yönelmez, çünkü bu umut bir askıya alınma hâlidir. Umduğunuz şey her zaman askıya alınmıştır; sürekli askıdadır.

İronik bir şekilde Bloch, hayal kırıklığına uğramış umudun şans unsurunu da içerdiğini ve bu olmadan yeni bir şeyin olamayacağını söyler: Şans veya risk. Bu nedenle, hayal kırıklığına uğramış umut kavramını, durumlar ve taahhütler üzerinde düşünürken son derece önemli buldum. Çoğu durumda “Daha iyisini yap!” demek faydasızdır. Hayal kırıklığına uğramış umut bir tür dirençtir ve aslında yalnızca sevilmek isteyen insanların çocuksu doğasındadır. Hepimizin tek istediği şey bu: Sevgi, sevgi ve sevgi!

“Sorunumu burada çözemem, çünkü sorunum burada başladı. Arkadaşlık arıyorum. Yalnız kalmak istemiyorum. Tanınmam sana bağlı.”

Şimdi, bitirirken başa dönmek istiyorum. Bir sanat eseri her zaman deneyimimizin ve anlayışımızın sınırlarında yaşar: O büyük resme bakmanızı istiyorum. Sadece bakmanızı, dalıp gitmenizi, beklemenizi ve biraz da güzellikten ağlamanızı ve yine biraz da hayal kırıklığına uğramış umudu hatırlamanızı istiyorum. Bu resmi çoğunuz biliyor ancak büyük resmin tuhaflığını hatırlamak da zor olmalı, çünkü unutmak neredeyse imkânsız.

Eski ustalar acı konusunda asla haksız olmadı. Onun insaniliğini iyi anlamışlardı. Birisi yemek yerken ve siz izlerken… Sadece görmezden gelerek yürürken… Birisi mucizevi doğumu koşulsuzca beklerken… Özellikle doğurmak istemeyen çocuklar her zaman olur; örneğin Pieter Bruegel’in İkarus’un Düşüşü Sırasında Bir Manzara’sında gördüğümüz, ormanın kenarındaki bir gölete düşmüş çocuk gibi. Her şey felaketten nasıl da yavaşça uzaklaşıyor.

Bu bir felaket ve kimse ona bakmıyor. Çiftçi sıçrama sesini duymuş olabilir: Tanrı aşkına! Bana bak. Terk edilmiş çığlık, bana bak! Ama bu, onun için önemli bir başarısızlık değil. Güneş beyaz uçurumda batması gerektiği gibi battı. Yeşil suya ve muhteşem bir ufka açılmış olması gereken gemiye doğru kayboldu. Gökyüzünden düşen bir çocuğun ulaşacağı bir yer vardı ve sakince yoluna devam etti o. Boğuluyor ve kimse bakmıyor… Boğuluyor… Hayal kırıklığına uğramış umut?*

Waseem Ahmad Siddiqui, …Şimdi! (Evinizde Kalabilir miyim?), Depo İstanbul, 2025

* Bu metin Çıplak Ayaklar Kumpanyası’nda yaptığım sunum ve Depo İstanbul’da gerçekleştirdiğim …Şimdi! (Evinizde Kalabilir miyim?) adlı sergiden esinle yazılmıştır.

1. Walter Benjamin, “Theoretics of Knowledge; Theory of Progress”, Benjamin: Philosophy, Aesthetics, History içinde, ed. Gary Smith, çev. Leigh Hafrey ve Richard Sieburth (Chicago: University of Chicago Press, 1989), 50-51.

2. Michael S. Roth, “Foucault’s ‘History of the Present’”, History and Theory 20(1) (1981): 32–46.

3. W.E.B. Du Bois, Darkwater: Voices from Within the Veil (New York: Dover Publications, 1999), 221-222.

4. Benjamin, age.

5. Ernst Bloch, The Principle of Hope, çev. Neville Plaice, Stephen Plaice ve Paul Knight (Massachusetts: The MIT Press, 1995), 2-3.

Ernst Bloch, göç, göçmen, ırkçılık, mekân, Michel Foucault, mülteci, sevgi, şimdiki zaman, Walter Benjamin, Waseem Ahmad Siddiqui, W.E.B. Du Bois, zaman