Siz şövalyeler! Bu topraklara olan aidiyetiniz gerçek olduğuna ve derinden hissedildiğine göre, neden bu peyzaj hakkında şiirler yazmıyorsunuz?
Peyzaj. Neymiş o? Balkona doğru yürüyorsunuz. Akşam, sizi kendinizden alıyor ve bekçi sizi geri getiriyor. Polis arabasındaki delikten manzaraya bakarsınız. Mavi, yeşil ve turuncu birbirine karışmadan nasıl bir araya gelebilir? Renkler, benzerliklerinin yanı sıra bireysel güzelliklerinin bağımsızlığını da koruyor. Dağ moru kıyıya iner ve deniz başlar. Deniz biter ve akşam başlar. Akşam biter ve sorgulama başlar.
— Sizler şövalyesiniz, ey şövalyeler!
— Neden?
— Çünkü siz zamana inanmıyorsunuz.
— Ne demek istiyorsun?
— İki buçuk ay geçti ve talepleriniz hayalden başka bir şey değil.
— Hayale inanmayı sizden öğrendik.
— Ne demek istiyorsun?
— İki bin yıl geçti ve talepleriniz hayalden başka bir şey değil.
— Burası bizim ülkemiz.
— Ve bu bizim ülkemiz.
— Biz daha güçlüyüz.
— Siz şövalyesiniz, ey şövalyeler!
— Neden?
— Çünkü siz zamana inanmıyorsunuz.
— Ne demek istiyorsun?
Ve Haziran Savaşı’nın eli kulağındaydı.
Hepiniz bekliyordunuz.
Onlar da bekliyordu.
İyimserliğini koru ve Haziran’ı bekle.
Ani mutluluğunuzun kaynağı buydu. Ama günler sana mutluluğa karşı dikkatli olmayı öğretti, çünkü ihanet ettiğinde acı çekersin.
Şehrin sokaklarında yürürken kendinizi yalnız hissedersiniz. Kimliğinizi ilan eden derinizin rengi ya da polis tarafından kovalanmak değildir bunun nedeni. Sokağın kendisi sizi lanetliyor, kim olduğunuzu ilan ediyor, çünkü etrafınızdaki tek genç sizsiniz. O dönemde sokakta yürüyen herkes bizden başkaydı. Yaşlılar ve gençler sizi lanetliyor ve siz sokakta olmaktan utanır hâle geliyorsunuz.
Bütün falafel ve sandviç stantları boş, bütün sinemalar da. Bütün gençler ülkeyi boşaltmış. Etrafta bir sürü gazete var. Onları kimin dağıttığını ya da okuduğunu bilmiyorsunuz. Ama postaları ve süt şişelerini dağıtanların ilkokul çocukları olduğunu fark ediyorsunuz.
Size mutluluğa karşı temkinli olmayı öğrettiler, çünkü ihanet ettiğinde acı çekersin. Peki nereden geldi bu kadar aniden?
Bekleyişiniz patlama noktasına yaklaşıyor. Anneniz dikkatli olmanızı istiyor. Kader –senin kaderin– bir mermi şeklini alabilir. Savaşı görüyorsunuz ama ölümünüzü göremiyorsunuz. Anılar bir anda içinizden fışkırıyor. Önünüzde ne olduğunu hayal edecek zamanınız yoktur.
Kayıp isim sizi kayıp çağlara götürür. Sanki Akdeniz’in kıyısında uyuyan bir çocuk, onu büyüleyici ismiyle çağırdığınızda sarsılarak uyanır. Size eski okul şarkılarınızı ve onu öven devrimcilerin ve şairlerin hikâyelerini unutturdular. İsim, sonunda absürde yaptığı yolculuktan geri döndü. İlk sevgilinizin düğmelerini ilk kez çözer gibi açarsınız haritasını. Her şey gümüş gibi görünür.
Yazmayı seven kardeşiniz cenaze konuşmasını yaptı ve bir sonraki cenazenin bundan daha iyi bir talihle birlikte olacağına söz verdi: “Büyükbabanı –kuruyan ağacı– toprağa gömdün ve şimdi o istemediği bir mezarda. Yaşayanlar evlerinden ve topraklarından, ölüler de mezarlarından mahrum kaldılar.”
O günlerde artık sokağa çıkmıyordunuz. Odanızda oturuyor ve şehirlerinizin isimlerindeki tozu silkeliyordunuz.
