ve Film Müzikleri
Anadolu’da “Üç günlük seyisliğin var, beş günlük at bokuyla oynuyorsun” derler. Bu metni okuyanlar arasında “Daha baba olalı yedi sene olmuş, oturmuş, haddin olmayarak babalık üzerine felsefe yapıyorsun” diyen çıkabilir. Bu yorumda elbette belirli bir haklılık payı olduğunu kabul ediyorum ama diğer yandan “oğul olma” tecrübemi de eklersek “babalık” olgusuyla neredeyse yarım asıra yakın bir ilişkim var. Daha da önemlisi “baba olma”, daha doğru bir deyişle “babalık yapma” üzerine, Aslı’nın Kerem’e hamile olduğunu öğrendiğim 2016 yılının bir Haziran sabahından itibaren düşünüyorum, kafa yoruyorum. Dolayısıyla naçizane, haddimi belli konularda ve alanlarda aşma pahasına da olsa, bu konu üzerine söz söyleme hakkını kendimde buluyorum. Ayrıca üzerine düşünülmesine de gerek yok: “Babalık görevi”ni ve sorumluluklarını üstlenen, başka bir deyişle “babalık pratiği” yaşamının önemli bir bölümünü kapsayan herkesin bu konuda söz söyleme hakkı olduğunu düşünüyorum.
En sevdiğim film olan ve ayrıca sinema tarihinin de en iyi filmi olduğuna inandığım The Godfather’da Vito Corleone oğlu Sonny’ye şöyle der: “Ailesiyle zaman geçirmeyen bir erkek gerçek bir erkek olamaz.”
Bu cümle bize babalığın erkek kimliği ve erkekliğin toplumsal düzeydeki algılanışı ve statüsü hakkında pek çok şey söyler. Etkisi günümüzde azalsa da özellikle geleneksel toplumlarda hâlâ evlenmek, evlendikten sonra hemen bir çocuk sahibi olmak ve o çocuğa da yine toplumun kuralları ve beklentileri doğrultusunda “iyi ve doğru ebeveynlik” yapmak temel ve neredeyse kutsal bir toplumsal norm olarak kabul edilir. Öte yandan babalık, annelik kadar kutsal görülmez. Babalık ve erkeklik arasındaki ilişki anne olmak ile kadınlık arasındaki ilişki kadar tartışılmaz değildir.1 Benzer şekilde, erkeğin baba olduktan sonra çocukla ilişkisinin anne ile çocuk arasındaki gibi “doğal, içgüdüsel ve aşkın” olması da beklenmez. Sigmund Freud da babayı basit bir gösterene, sadece metaforla var olan bir isme indirger.
Konu çocuk olduğunda anne ve babanın durumu kanunen de eşit değildir. Bu aslında eski zamanlara, Roma medeniyetine kadar götürebileceğimiz, insanlık tarihindeki en kadim olgulardan biridir ve hukuksal-felsefi bağlamını eski Roma kanunlarında bulur. Roma hukukuna göre anne zaten her zaman için kesindir: Mater semper certa est. Alman Medeni Kanunu da örneğin 1997’de Mutterschaft [Annelik] başlığı altında yapılan bir değişiklikle bunu şöyle ifade eder: Mutter eines Kindes die Frau ist, die es geboren hat. Tam Türkçe meali şudur: “Bir çocuğun annesi onu doğuran kadındır.” Her ne kadar yapay dölleme teknolojisindeki gelişmeler ve İngiltere’deki Freddy McConnell davası2 bu ilkenin tartışılmaya başlamasına neden olmuşsa da genel anlamıyla bir çocuğun annesi üzerinde tartışma yoktur; hukuki olarak bu ilkeye karşı bir kanıt öne sürülemez.3 Roma Kanunu anneyle ilgili bu tespiti yaptıktan sonra, babaya geldiğinde şöyle der gibidir: Anne nasıl kesinse ve gösterilmeye ihtiyaç duymuyorsa, baba da aksine belirsizdir. Romalıların tam deyişiyle: Pater est semper incertus.
Babalık öncelikle toplumsal ve hukuksaldır. Çocuk sahibi olmuş/bir çocuğun dünyaya gelmesine katkıda bulunmuş bir erkek için babalık kanuni-hukuksal bir yükümlülüktür. “Nüfusuna kaydettirmek/almak” olarak tanımlanan süreçle erkek, doğan çocuğun babası olduğunu kanunlar ve kamu otoritesi önünde kabul eder. Başka bir deyişle kendini “görünür” ve “belirgin” kılar, Freudcu psikanaliz bağlamında tanımlarsak da “gösteren” hâle getirir. Erkeğin çocuğu kabul kabul etmediği yani belirgin olmak istemediği ama annenin o erkeğin çocuğun biyolojik babası olduğunda ısrarlı olduğu durumlarda, gelişen genetik teknolojisi sayesinde gerçekleştirilecek bir DNA kontrolüyle mahkeme yani kamusal otorite bilimsel kanıtlara dayanarak erkeğe baba olduğuna dair tebliğde bulunabilir. Bundan sonra o kişi hukuk ve kanun önünde “baba” olur ve o andan itibaren bir babanın kanunlarla tanımlanmış tüm görevlerini/sorumluluklarını asgari olarak yapmakla yükümlüdür. Öldükten sonra mirası üzerinde o çocuk da diğer vârislerle eşit hak sahibi olur. Bazı durumlarda DNA testi çocuk tarafından, belirli bir kişinin babası olmadığını kanıtlamak için de talep edilebilir. Testin sonucuna göre de mahkeme nihai kararını verir.
Kanun emriyle “resmi olarak baba sayılan” erkek kamusal otorite ve toplum nezdinde baba kabul edilir ama o çocuğa “babalık yapmak” iradesini ve arzusunu göstermiyorsa hiçbir zaman gerçek bir baba olmaz. Örneğin Alain Delon, Alman model, şarkıcı, oyuncu Nico’yla kısa süren ilişkisinden 1962 yılında doğan Ari Boulogne’u hiçbir zaman oğlu olarak kabul etmemiştir. Delon’a iki kez babalık davası açan Boulogne bir röportajında büyük aktörün ona şunları söylediğini aktarır: “Sana bir şey anlatacağım: Benim gözlerime sahip değilsin, benim saçlarıma sahip değilsin. Benim oğlum değilsin, hiçbir zaman da olmayacaksın. Sadece annenle bir kere yattım.” Bu bağlamda tek örnek Delon değildir. Başka birçok vakada da görüldüğü gibi bir çocuğun biyolojik babası olmak ona gerçek anlamda babalık yapmak için yeterli değildir. Kanunun emrettiği şekilde çocuğun zorunlu ihtiyaçlarını karşılarsınız ve bu, kamu otoritesi için yeterli olur. Kanun size çocuğu sevmenizi, örneğin yaş günlerine ve özel günlerine katılmanızı emretmez. Hukuki açıdan bir gösteren olmuşsunuzdur ama Freud’un bir metafor, bir isim olarak ifade ettiği bir baba bile değilsinizdir. Baba olmak bir metaforun, bir ismin ötesine geçmektir ve bu da tam bir iradeyle ve rızayla mümkün olur. Asghar Farhadi’nin muhteşem filmi A Seperation’ın başlarındaki bir sahnede, boşanmak üzere olduğu karısı başkarakter Nader’e alzaymır olmuş babasıyla ilgili olarak “Senin oğlun olduğunun farkında mı?” diye sorduğunda Nader şöyle cevap verir: “Ben onun babam olduğunu biliyorum.” Babalık tam da budur işte: Kendi oğlunuzu bile tanımayacak hâle geldiğinizde dahi birine sizin hakkınızda “Babam olduğunu biliyorum” dedirtecek kadar babalık yaptıysanız, bir ismin, bir metaforun, bir gösterenin ötesine geçmişsiniz demektir.
Her şeyin ideal olduğu durumda olan şey şudur: (Evli veya değil) sevdiğiniz insanla, isteyerek, rızanız ve iradeniz dahilinde bir çocuk sahibi olursunuz. Erkek öznenin perspektifinden konuşacak olursak, bir gösteren olmayı gönüllü olarak kabul etmişsinizdir ve bundan da çok mutlusunuzdur. Bu, amiyane tabirle işin en kolay yanıdır. Asıl hikâye ondan sonra başlar. Ebeveyn-çocuk ilişkisi genel anlamıyla sorunlu ve karmaşıktır ama konu babalar ve oğullar olduğunda, Âdem ile Havva’dan beri en kadim ve sorunlu ilişki biçimlerinden birinden söz etmeye başladığınız kesindir.
Enis Batur “Sorunun benimle babam arasında olduğunu sanıyordum. Sorun oğlumla benim aramdaymış” der. Batur’un bu sözleri babalar ve oğullar arasında insanlık tarihi boyunca çeşitli boyut ve formlarda ama bir şekilde hep var olan bir soruna işaret eder. Freud’un Totem und Tabu’da4 teorileştirdiği baba kompleksi ve babalar ve oğullar arasındaki mücadelenin kuşaklar, çağlar, kültürler ötesi bir döngü oluşturduğunu da net bir şekilde ortaya koyar.
Bu sorun önemli ölçüde oğuldan kaynaklıdır. Dert oğulundur, babanın oğluyla varoluşsal bir derdi olmaz. Babanın oğluyla derdi toplumsaldır; bir otorite figürü olarak toplumsal statüsünün korunmasının peşindedir o. Dolayısıyla da bu ilişkinin ölümcül ve ağır yanı oğul tarafında kalır. Derdini çözmesi gereken oğuldur ve bu çözüm Freud’un “ertelenmiş itaat” olarak tanımladığı bir döngü içinde, çoğunlukla baba öldüğünde veya yaşlandığında gelir. Oğul yıllarca yaşadığı baba kompleksini, sevgi beslemesine rağmen Ödipal karmaşa döneminde rakip olarak gördüğü ve öldürmek istediği babasıyla meselesini ona yenilerek, ertelediği itaati göstererek aşar. Bu yenilgi baba olmak için de gereklidir. Böylelikle doğduğunuz ama bir süre sonra sizin için unheimlich [tekinsiz]5 hâle gelen eve geri dönüp o evin reisi/koruyucusu yani baba olursunuz. Bu yenilginin öyle sert olmasına da gerek yoktur. Babaların “Hele bir çocuğun olsun, sen de ana baba olduğunda anlarsın” dendiğinde burun kıvrılan bu sözlerini baba olduğunuzda anladığınız an zaten yenilmişsinizdir. Ertelediğiniz itaat başlamıştır. Peki, bu kadar uzun süre ertelediğiniz itaatsizliğinizi, karşı çıkışınızı, babanızı öldürmediğinize ve çoğunlukla da çok aykırı durumlar hariç normlar içinde bir ilişki sürdürdüğünüze göre nasıl olup da gerçekleştirdiniz?
Genelde oğul iki yol seçer: Ya babanın yapmak isteyip de yapamadığı şeyleri başararak ya da ondan çok farklı biri olarak. İlk bakışta “Her iki yol da biraz İkarus olmayı gerektirir” diye düşünebilirsiniz ama benim hikâyemin de gösterdiği gibi, İkarus olmada da bu itaatsizlik yollarından biri mümkün. Benim hikâyem ikincisi.
Çoğu baba kendi çapında bir Daedalus olmak ister; bu belki de en iyi bildikleri babalık yapma yoludur. Diyelim ki her baba içinde bir Daedalus potansiyeli taşır. Ama her oğul bir İkarus mudur?
Oğulların pek çoğu içten içe bir İkarus olmak ister. Bir kamyon yazısında dendiği gibi, oğulların bir bölümü babaları Daedalus rolüne soyunduğunda “Nasihatlar bilenlerin olsun, biz yaşayıp öğreniyoruz” der veya bunu açık açık diyemediği durumlarda da içinden geçirir. Öte yandan gerçek bir İkarus olmak, hele de ekonomik ve toplumsal koşullar düşünüldüğünde zordur bu topraklarda. Buna karşın her potansiyel İkarus kendi oğulları olunca Batur’un sözüne göndermeyle birer Daedalus’a dönüşme eğilimi gösterir. Örneğin bende hiç İkarus kumaşı olmadı ama daha yedi yaşında olmasına rağmen Kerem kendi çapında şimdiden bir İkarus. Ben de elbette bir Daedalus.
Bir oğulun İkarus olma potansiyelinin gerçekleşip gerçekleşmemesinde ne tür bir babaya sahip olduğunun da etkisi vardır. Bazı babalar düşeceğinizi, sonunuzun kötü olabilme ihtimalini bile bile sizi İkarus olmaya iter, hatta bunu zorunlu kılar. Benim babam mesela, bir İkarus olmamı meşru kılacak bir baba değildi. Şeker gibi, daima neşeli, yaşama bağlı, anı yaşayan ve eğlenmesini bilen bir adamdı. Alacağım eğitimden yapacağım mesleğe, kiminle evleneceğimden ne zaman çocuk sahibi olacağıma, neredeyse yaşamıma dair hiçbir konuda bana karışmadı. Bunda bu sorumlulukların tamamını anneme yüklemesinin etkisi de var elbette. Uzun yıllar yarı profesyonel futbol oynamıştı ama beni futbola yönlendirmedi örneğin. Daha doğrusu yetenekli olmadığımı ve futbolla pek de ilgilenmediğimi anladığında bir daha konuyu açmadı. Çok iyi ve saygın bir inşaat mühendisiydi, toplu konutlardan büyük ölçekli baraj ve sulama projelerine imza atacak kadar mesleğinde iyiydi ve bunu ifade etmekten ve (çok iyi bir futbolcu olmasından sonra tabii) bu niteliğinden bahsedilmesinden çok hoşlanırdı. Öte yandan entelektüel değildi, hiç kitap okumazdı. Ve bunu söylemekten çekinmezdi de. Muhtemelen mesleğindeki başarısının getirdiği toplumsal prestijin ve bir kuşağın yerel-bölgesel futbol belleğindeki unutulmaz yerinin verdiği özgüven sayesinde böyle konuşabiliyordu. Nitekim en sevmediğim özelliği buydu ve ben de kolayına kaçarak onunla yüzleşmeyi ve çatışmayı, başka bir deyişle ona karşı itaatsizliğimi ve karşı çıkışımı bu alanda yapmayı seçtim. Bu noktada “Entelektüel eğilimlerimin tek nedeni babamdır” demiyorum tabii. Dedem ve annemin etkisi daha yüksektir, yalnız bir çocuk oluşum da etkilidir ama (itiraf edeyim) babam bilinçaltımda yarattığı etkiyle bu süreci güçlendirmiş ve hızlandırmış olabilir.
Babam adeta bir refleks gibi beni ders çalışmadığım tüm zamanlarda kitap okurken gördüğünde niçin tatil zamanı kitap okuduğumu, dışarıya çıkıp gezmediğimi, arkadaşlarımla vakit geçirmediğimi sorar dururdu. Bir keresinde çok kızmıştım, öfkeyle “Benim arkadaşım yok” dedim. O da tam da kendisinden beklenecek şekilde “Peki oğlum” dedi ve odamdan çıktı. Onun bir entelektüel olmamasından dolayı mesleğindeki başarısı umrumda değildi. Dönemin koşulları içinde refah ötesi bir hayatımız vardı. Ne istesem alınırdı. Ağırlıklı olarak üst baş, ayakkabı, kitap ve kaset (o zaman kaset vardı, evet) almak için harçlık istediğimde, hiç sorgulanmadan harçlığım veriliyordu. Diğer taraftan piyano derslerimin ücretini de ödüyordu babam, hatta annemin zoruyla da olsa yıl sonu resitallerime geliyordu. Bu da benim için yeterliydi. Yurtdışına gitmek istediğimde de hiç sorgulamadı, finansal gücü doğrultusunda hep destek oldu bana. Ben ise ilk kez, mesleğinde ellinci yılını tamamladığı için ödül aldığında içimde babama dair bir gurur hissettim ve bunu ona da göstermek amacıyla kutlamak için aradım. Hatta ödül sonrası bizi ziyarete geldiğinde de onuruna ufak bir bir yemek düzenledik. İtiraf edeyim ki bu gururu hissetmek ve göstermek için bayağı geç kalmıştım. Zaten oğullar babalarını anladıklarında, dolayısıyla da onlarla sorunlarını çözdüklerinde hep geç kalmış olmazlar mıydı? Ben de babamla çocukluğumda, gençliğinde ve yetişkinliğin ilk döneminde kuramadığım bağı evlendikten sonra kurabildim. Baba olduktan sonra da hepten yeni bir ilişki gelişti aramızda. Babamla kavgamı kaybetmenin, ona yenilmenin rahatlığıyla. Yeniden hatırlatayım: Babaya yenilmeden baba olunmaz. Böylece çok samimi ve huzurlu bir ilişki kurmayı başardım babamla. Tabii ki bunun için geç kalmıştım. Hem geç olmuştu hem de güç.
Metnin başında söylediğim gibi, babaların oğullarıyla varoluşsal bağlamda bir dertleri yoktur. Bugün mesela, düşündüğümde babamın yalnızken de başkalarının yanındayken de benden hep gurur duyduğunu hatırlıyorum. Bunu da o kadar açık ve keskin ve doğuştan gelen bir özellik gibi hissettirmiş ki kırklı yaşlarımın ortasında, artık ona hiçbir ihtiyacımın olmadığı bir dönemde bile varlığını düşündüğümde içimde bir güven hissi doğuyordu.
Bugün babamla ilişkimi değerlendirdiğimde çoğunluğu pişmanlıklardan örülmüş bir anılar ağının içinde kayboluyorum. “Her şey şu Freud denen adamın başının altından çıkmış zaten, beter olsun” demek istiyorum bazen kendimi avutmak için ama şaka bir yana, bir biçimde ona yaptığı babalığın karşılığını verdiğimi düşünüyorum. Sadece bir İkarus olmayarak değil… Ece Ayhan “Mor Külhani” adlı şiirinde “Oğullar oğulluktan sessizce çekilmesini bilmelidir abiler” der ya, işte öyle bir şey yapmayarak: Oğulluktan çekilmeyerek…
{fold içindeki imge: Bülent Tunga Yılmaz arşivinden}1. Bu görüşe karşı çıkan ve ikinci kuşak feminizmle birlikte 1960’larda ortaya çıkan erkek hareketinin içinden doğan “babalık hareketi” çocuk üzerinde babanın da en az anne kadar “eşit” hakkı olduğunu iddia eder. Özellikle boşanma davalarının artmasıyla birlikte babalık hareketi içinde yer alan bazı kuruluşlar, örneğin Fathers 4 Justice, babalık haklarında önemli hukuki düzenlemeler için çalışmalar yapmaktadır. 1960’larda ikinci kuşak feminizm içinde önemli bir yere sahip olan ve sonrasında da erkek ve baba hareketinin teorik altyapısını oluşturan en önemli teorisyenlerden ve aktivistlerden biri kabul edilen Warren Farrel da değişen cinsiyet rolleriyle birlikte anne ve babalık tanımının değişmesi gerektiğini, çocuğun anne ve babayla beraber yaşama hakkı olduğunu ifade etmektedir. Bu konuda bkz. Warren Farrel’ın 2001 basımı kitabı Father and Child Reunion: How to Bring the Dads We Need to the Children We Love’ın birinci ve ikinci bölümü.
2. Freddy McConnell doğum yapan bir İngiliz trans bireydir. Hukuki olarak “erkek olmak” için yaptığı başvuru kabul edildikten sonra testosteron terapisini hamile kalmak için bırakmış ve bir oğlan doğurmuştur. Çocuğun doğum sertifikasında “baba” olarak kayıt yaptırma talebi reddedilmiştir. Mahkeme İngiliz kanunlarına göre resmi olarak cinsiyeti ne olursa olsun bir çocuğu doğuran kişinin onun annesi olduğu ilkesine dayanarak bu talebi uygun bulmamıştır. İkinci kere hamile kalan McConnell bu kez çocuğunu baba olarak kaydolabilmek için İsveç’te doğurmak istemiş ama doğumu acil olarak yine İngiltere’de yapmıştır.
3. Hukuki tanımıyla: Praesumptio iuris et de iure.
4. Freud’un teorileriyle ilgili bilgi edinmek isteyenler 1991 tarihli Taschenbuch baskısı Totem und Tabu’ya göz atabilir.
5. Bu konuyla ilgilenenler Jamie Ruers’in “The Uncanny” başlıklı makalesine bakabilir.